Büyüyünce size borcumu kuruşu kuruşuna ödeyeceğim, diye yalvardı sokakta iskelet gibi kalmış küçük kız, elinde bir kutu süt için bir iş insanına, açlıktan sesi yitmeye başlamış bebek kardeşi kucağında. Adamın verdiği cevapsa, caddede yürüyen herkesi dondurdu, sanki zaman durmuştu.
Bu hikâye, kendi içimde yaptığım bir darbenin hatırasıne devlete, ne bir rakibime, yalnızca başkalaşmış kalbime Yıllar yılı, İstanbulun siluetinde küçük bir dev olmuştum; gökdelenlerin çeliğiyle, camının soğukluğuyla örülmüş bir adam. Beni Sessizliğin Mimarı derlerdi; bu ünvanı taşırken kimseye gereksiz bir kelime fazla etmez, hislerimi defterime karıştırmazdım. Başarı, benim için çevremde inşa ettiğim duvarlarla ölçülürdü, insanın duyguları o duvara çarpar, geri dönerdi.
Dünya bana göre sıfır toplamlı bir oyun, kuralı acımasızca yazılmış bir hesap kitabi gibiydi; hak ettiğini almak için dişini tırnağını geçirmek gerekirdi. İşte, İstanbulun kalbindeki iş kulelerinin birinde, boğazın rüzgârı camları sarsarken, kırk beş yıldır geliştirdiğim yalnızlığımın çözülmeye başladığını anlamamıştım; ta ki bir kutu süt, buzdan tahtımı tuzla buz edene dek.
BÖLÜM 1: CAMDAN KALE
O gün, normalde öfke krizine sokan türden bir başarısızlıkla başladı. Aylardır üzerinde uğraştığım dev bir birleşme milyarlarca lira dönüyor, Anadolu Rezidans Grubunu alacaktık. Son anda işler çöktü. Yönetim kurulu, bana korku ve beklentiyle bakıyordu; Mimardan yeni bir çıkış, öfkeye otantik bir hamle, ya da hiç olmazsa baskıyı biraz azaltacak birkaç keskin cümle bekliyorlardı.
Hiçbirini yapmadım. Sadece deri kaplı dosyamı kapadım, pencereye döndüm.
İş bitti, dedim. Sesim telefonda otomatik kayıt gibi soğuk. Başlangıçtaki varlıkları elden çıkarıyoruz, sonraki projeye bakıyoruz. Hayalet kovalamıyoruz.
Onları odaya veda ederek yalnız kaldım. Ve ilk defa, o sessizlik üstüme ağırlık gibi çöktü. Pantolonumdaki ütü çizgisine, kolumdaki altın saatime, odanın korkunç boşluğuna bakıp anlamadığım bir özlem duydum: Dışarı çıkıp nemli, kesif İstanbul havasını solumak, hissedebilmek istiyordum.
Sekreterime yaya gideceğimi söyledim. Şaşkın şaşkın baktı, sanki bana Boğazı yüzerek geçmemi önermişim gibi. Benim gibiler kışın Şişliden yürüyerek evine gitmezdi, özel araçta, koyu camlar ardından şehre dokunmadan yolculuk ederdi.
Efendim, dışarısı buz gibi, dedi endişeyle.
İyi, dedim. Belki anlarım hâlâ yaşıyorum.
Bina kapısından çıkıp rüzgârın yüzümü kesmesine izin verdim. İstanbulun kokusu: is, yeni pişmiş simit, telaş Lüks mağazaların önünden geçip, otellerin girişindeki selamlayan personellere başımı sallayarak, sonunda ışıkları matlaşmış küçük bir bakkala kadar geldim.
En alt basamakta, çökmüş ceketine tutunan bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Sekiz yaşında bile olmadığı belliydi. Ceketi yıpranmış, bir emniyet pimiyle tutturulmuştu ve botları eskimiş, adımladıkça altı açılıyordu. Kucağında ise mavi, solmuş bir battaniyenin içine sarılmış bir bebek.
Yoluma devam etmeliydim. İç dünyam bana, Bu senin işin değil, diyordu. Şehirde kurumlar, sosyal sistemler vardı. Benim zamanım dakikada on beş bin lira ediyordu. Ama göz göze gelince, binadaki tüm duvarlar bir ânda binlerce kilometre ötede kaldı. O gözler çocuk değil, kaybetmiş bir asker gibiydi.
Beyefendi, diye fısıldadı. Sesi rüzgârdan ince. Büyüyünce ödeyeceğim. Sizi bulacağım. Kardeşim için bir kutu süt istiyorum sadece. Dünden beri ağlıyor, elimde avucumda hiçbir şeyim yok
İçimde bir korku dolandı. Acıma değildi, sanki bir aynada kendimi görür gibi.
BÖLÜM 2: TENEKELİ MAHALLE HATIRASI
Kaldırımda öylece durdum, etrafımızda iş insanları ve turistler hızlı adımlarla geçerken. Onlar için kız sokaktaki bir gölgeydi; benim içinse, çocukluğumdan çıkıp gelmiş bir hayaletti. Birden, tüm safhalarını unuttuğum geçmişim çatladı; ben artık ünlü iş insanı Erol Demir değildim, Yeşilköyde dökülen bir apartmanda yaşayan altı yaşındaki Erol olmuştum. Annemin boş buzdolabına bakarkenki yüzü, geceleri sesi çıkmasın diye ağlayışı, midemi kemiren o açlık Hepsi geri geldi.
Başarıya ulaşmak için kendi gücümü abartmaya alışmıştım; ama Emily Hayır, Sema Yılmazdı adısonradan öğrendimbana tek farkımızın zaman ve şans olduğunu gösterdi.
Kucağındaki bebek yorgun bir iniltiyle tekrar ağladı. O sesi duydum; bu, hayatı biten bir çocuk ağlamasıydı.
Bir an bile tereddüt etmedim. Hesap yapmadım. Kızın sımsıkı tuttuğu boş torbayı aldım.
Gel, dedim. Sesim soğuk toplantı odası tonunda değil, öfkeli ve kadim bir tondaydı.
Bakkala girdik. İçerinin sıcaklığı, tarçın ve sabun kokusu yüzümü yaktı. Kasada, adında Hüseyin yazan yaşlı bir adam vardı. Kızın saatlerdir dışarıda oturduğunu biliyordu ama bana görünce şok olduo sabah gazetenin iş dünyası ekindeydim.
Erol Bey? dedi, elleri titreyerek. Bir problem mi var? Az önce kızı kovacak
Sepet ver, dedim. Hayır, üç tane ver. Hemen getir.
Alışveriş yapanlar yavaşladı. Telefonlar açıldı, fısıltı yayıldı: Bu Erol Demir mi?
Kirli fayansın üstüne diz çöküp Semaya baktım. Yalnızca dilenci değil, bir ortak gibiydi.
Yalnızca süt almıyoruz Sema, dedim usulca.
Kredi kartımısimsiyah, şirketin sınırsız kartıkasaya koydum. Hayatımda ilk defa gerçekten birisine değdiğimi hissettim.
BÖLÜM 3: RUHUN ALIŞVERİŞİ
Sepetleri doldurun, dedim Hüseyine. En iyi süt tozundan, en yumuşak battaniyeden, vitamin, mama, kutu kutu yiyecek Beş dakikada her şeyi bitireceksiniz.
Hüseyin tereddüt edince, Aksi hâlde bu mahalleye yeni bir bakkal gelir, dedim.
Sema bana yaklaşmadı, sarılmadı, sadece bir hanımefendi gibi elinde battaniyenin ucunu tuttu. Yiyecekler kasaya yığıldıkça gözleri parladı ama hâlâ bir vakara sahipti.
Biraz sonra getirdikleri sıcak sütü eline verdim. O kadar dikkatle besledi ki kardeşini, elleri titrerken bebek nihayet sustu.
Duvardan çözülen bir hayatın ortasındaki sessizliği yaşadım orada. Size borcumu ödeyeceğim, dedi Sema yine, sanki bir yemin eder gibi. Sizi bulacağım. Annemin mezarının başında yemin ederim.
Ayakkabılarıma, Semanın elindeki delik paltosuna baktım. Ödedin bile, dedim fısıltıyla. Kim olduğumu hatırlattın bana.
Çıkarken bir taksiyi çevirip sürücüye 5 bin lira verdim, Nereye istiyorlarsa götüreceksin. Yoksa seni bulurum, dedim.
O gün aldıklarım, hesabımda bir virgul kadar değerli görünmese de, insanlığımı yeniden hissettim. Eve döndüğümde artık Sessizliğin Mimarı değildim. Artık aklımdan Sema ve battaniyesi asla çıkmıyordu.
BÖLÜM 4: TEMELDEKİ ÇATLAK
Pazartesi günü, şirket toplantısında değişmiş bir Erol oturuyordu. O hafta sonu şirketim üzerindeki gücümü sorguladım.
Kuzey Yakası Lüks Projesinden elli milyon lirayı çekiyorum, dedim.
Mali işler müdürü İsmail şoke oldu. Ama Erol Bey, ana projemiz o!
Önemi yok. O parayı Demir Çocuklara Güven Fonuna aktaracağız. Açıklama yok, gala yok. Her Semayı bulup, yere düşmeden elinden tutacağız.
Bu kararlılıkla, sonraki birkaç yıl kendime karşı gizli bir saboteur oldum. Fonu paravan altından çocuklara, ailelere, adım adım ulaştırdım. Semayı asla aramadım, gölgemin ona zarar vereceğini biliyordum.
Zaman geçti, onlarca aile kurtuldu, yeni klinikler kuruldu, koruyucu aile sistemi güçlendi.
Yetmiş yaşına gelmiş, saçlarım Beyoğlu kışı kadar ağarmıştı artık. O gün, masamda zarfsız, elle yazılmış bir mektup buldum. Yirmi senedir katılmadığım bir gala davetiyesiydi.
BÖLÜM 5: HAYALE GALA
Cemal Reşit Rey Salonu o gece pırıl pırıl ve neşeyle doluydu. Demir Vakfı’nın yirminci yılıydı. Köşede bir maden suyuyla duruyordum; insanlara karışmayan, gölge bir bağışçıydım.
İçimi bir yalnızlık bıçak gibi kesti. Acaba değer miydi bunca yalnızlığa?
Kaçmaya niyetimeyken bir ses duydum: Erol Bey?
Arkamda, siyah sade bir elbise giymiş, başı dik, otuzlarını süren bir kadın duruyordu. Gözleri İşte o çocuk; ama şimdi başka bir güçle parlıyorlardı. Yanında bir üniforma giymiş, sapasağlam bir genç adam. O eski bebek.
Dördüncü reyonu hatırlıyor musunuz? dedi, hafifçe gülerek. Yer döşemesinin kokusunu, mavi battaniyeyi?
Elimden kadeh neredeyse düşecekti. Gökyüzü, salon, ışık Silindi.
Sema dedim, adı dilimde kayıp bir dua gibi.
Seni bulacağımı söylemiştim, dedi. Ve borcumu ödeyeceğimi.
Çantasından bir kâğıt çıkardı. Çek beklerdim, teşekkür notu beklerdim. Ama bir özgeçmiş verdi.
Sivil Toplum Yöneticiliği bölümünden dereceyle mezun oldum. Altı yıldır en büyük mahalle merkezini yönetiyorum. Kardeşim Burak, askeri okuldan mezun olacak. O bir kutu süt, hayatımızdı.
Bir adım daha yaklaştı: Teşekkür etmeye gelmedim, çalışmaya geldim. Demir Vakfı’nı yönetmek; mimarın mirasını yaşatmak için burada borcumu ödeyeceğim.
Onlara, şehre, göğe baktım. O gün toplamlarım sonunda dengelenmişti.
BÖLÜM 6: SON DEFTER
Bir ay sonra, şirketin günlük işlerinden çekildim, anahtarları Sema Yılmaza teslim ettim.
Vakıf onun dokunuşuyla bir hayırdan öte, yaşayan bir umuda dönüştü. Sema, Süt Sözü Programını başlattı: Yoksul mahallelerde acil süt noktaları, sıcak bir el gibi her çocuğa uzandı. Artık İstanbul yalnız binalar değil, insanlar için de ayakta duruyordu.
Ömrümün sonunda, Gülhane Parkında oturup geçenleri izlerdim. Artık Sessizliğin Mimarı değil, bir çocuk tarafından kurtarılmış bir adamdım.
Vasiyetimi bıraktım; mirasımın tamamı Semanın liderliğinde Demir Yılmaz Vakfına geçti. Yeni vakıf binasının girişinde bir bronz levha asıldı. Üzerinde diz çökmüş bir adam ve bir kız çocuğu kabartma hâlinde. Altında eski İstanbul Türkçesiyle şu satır:
Birini yukarı çekmedikçe, ona yukarıdan bakma. Açlıkla verilen söz, umutla ödenir.
O gün Sema, yanında kendi kızıyla o plak mazar oldu. Usulca fısıldadı: Sana borcumu ödedim, Erol. Şimdi, biz sonsuza kadar başkalarına ödeyeceğiz.
Rüzgâr hâlâ Boğazdan sert eser, ama artık şehirde soğuk eskisi kadar acıtmaz. Çünkü bir yerlerde, bir market reyonunda ya da bir apartman merdiveninde, bir kutu süt, yeni bir efsaneye dönüşmeyi beklemektedir.




