10 Yaşındaki Kızımın Babası O, Üç Yaşındayken Vefat Etti—Yıllarca Birlikte Hayata Tutunduk. Sonra Da…

On yaşındaki kızım Işılın babası, o daha üç yaşındayken vefat etmişti. O günden beri, sanki dünyaya karşı yalnızca ikimiz varmışız gibi yaşıyorduk.

Sonra Erdemle evlendim. Işıla kendi kızıymış gibi davrandı onun için beslenme çantası hazırladı, ödevlerinde yardımcı oldu ve her akşam sevdiği masalları okudu.

Her bakımdan onun babasıydı, fakat Erdemin annesi, Semiha Hanım, asla bu şekilde görmedi durumu.

“Gerçekten kendi kızınmış gibi davranman çok tatlı” demişti bir keresinde Erdeme.

Bir başka sefer de “Üvey çocuklar, hiçbir zaman gerçek aile gibi hissettirmez” demişti.

Ve en içimi titreteni: “Senin kızın bana hep ölen eski kocanı hatırlatıyor. Bu sana zor gelmeli.”

Erdem, annesinin her lafını susturuyordu ama bu laflar hiç bitmiyordu.

Biz de huzurumuzu korumak için uzun ziyaretlerden kaçınıp sadece nazik, yüzeysel sohbetlere giriyorduk.

Ta ki Semiha Hanım, ölçüyü aşıp kelimelerdeki zehrini gerçek kötülüğe dönüştürene kadar.

Işıl hep merhametliydi. Aralık yaklaşırken, bir sabah heyecanla açıkladı: hastanede yılbaşı geçirecek çocuklar için 80 bere örmek istiyordu.

YouTubedaki videolardan tığ işinin inceliklerini öğrendi ve ilk yünlerini haftalık harçlığı ile almıştı.

Her okul çıkışı, aynı ritüel: ödevler, bir tabak yoğurt, ardından usulca ve düzenli şekilde çıkan tıkırtılar.

Onun bu kararlılığı ve vicdanı ile gurur duyuyordum. Ama birdenbire her şey paramparça olacaktı, hiç beklemediğim bir anda.

Her yeni bereyi bitirince bize gösteriyor, sonra yatağının başucundaki büyük torbaya koyuyordu.

Erdem, iki günlük bir iş gezisine gitmişti. O sırada Işıl, 80. beresini örüyordu; hedefinin sonuna gelmişti, artık bir tanecik beresi kalmıştı.

Ama Erdemin yokluğunda, Semiha Hanım için saldırıya geçmek adına mükemmel bir fırsat doğdu.

Erdem her iş seyahatine çıktığında, Semiha Hanım “kontrol” etmeye gelirdi. Evin düzenini mi izlerdi, yoksa onsuz davranışlarımızı mı takip ederdi, bilmiyorum ve anlamaya da çalışmaktan vazgeçtim.

O gün, Işılla market alışverişinden döner dönmez, Işıl koşarak odasına gitti, bir sonraki berenin renklerine karar verecekti.

Beş saniye sonra, bir çığlık yükseldi.

“Anne… Anneee!”

Aldıklarımı bıraktım, koridordan koştum.

Yerde, odasında çökmüştü, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yatağı bomboştu, bütün berelerin olduğu torbası da kayıptı.

Yanına diz çöküp sarıldım, ne olduğunu anlamaya çalışırken boğuk feryatları bir türlü dinmiyordu. Ardımda bir ses duydum.

Semiha Hanım ordaydı, en güzel fincanımla çay içiyordu, sanki TRTde eski bir Osmanlı dizisinde kötü karakter oyunculuğuna seçilmiş gibi.

“Eğer bereleri arıyorsan, onları çöpe attım,” dedi ters ters. “Boşuna zaman kaybıydı. Niye başkalarına para harcamak istesin ki?”

“80 tane hasta çocuk için örülen bereleri çöpe mi attın?” Ağzım açık kalmıştı, ama dahası da vardı.

Semiha Hanım gözlerini devirdi. “Çirkinlerdi. Renkleri uyumsuz, dikişler kötü… Hem benim soyumdan değil, benim ailemi temsil etmiyor. Ama yine de onu böyle faydasız uğraşlara teşvik etmemen lazımdı.”

“Faydasız değildi,” diye mırıldandı Işıl; kıyafetime daha taze gözyaşları akıyordu.

Semiha Hanım tükenmiş ve bıkkın bir şekilde içini çekerek çıktı odadan. Işılın yüreği onun acımasızlığıyla paramparça olmuştu, çığlık çığlığa ağlıyordu.

Onun peşinden gitmek, hesap sormak istedim, ama Işıl benden vazgeçemezdi. Onu kucağıma aldım, sımsıkı sarıldım.

Işıl biraz durulduktan sonra kendimi bahçeye attım; kurtarabileceğim ne varsa kurtarmak için.

Kendi çöpümüzü, komşuların konteynerlerini karıştırdım, ama berelere dair bir iz yoktu.

O gece Işıl, uyuyana kadar ağladı.

Yanında oturdum, nefesi sonunda düzene girince sessizce salona geçtim. Duvarda bir noktaya bakarak, ben de kendime gözyaşı hakkı verdim.

Defalarca Erdemi aramayı düşündüm, ama sonunda vazgeçtim; işine odaklanmaya ihtiyacı vardı, dedim.

Ama bu kararımız, ailemizi kökünden sarsan bir fırtınaya dönüştü.

Erdem nihayet eve döndüğünde, sessizliğim için kendime kızdım.

“Nerede benim Işılım?” diyerek sevgiyle içeri girdi. “Bereleri göreceğim! Yokken sonuncuyu bitirdin mi?”

O an berelerin lafını duyan Işıl tekrar ağlamaya başladı.

Erdemin yüzü düştü. “Işıl, ne oldu?”

Erdemi mutfağa çekip her şeyi anlattım.

Konuştukça, yorgun ve sevecen yolcudan, korkuya, sonra şiddetli ve nadir bir öfkeye döndü.

“Ne yaptığına emin bile olamıyorum! Çöpte de yoktu. Demek kendi binasındaki çöpe atmış,” dedim çaresizlikle.

O, tekrar Işılın yanına gitti, başını omzuna yasladı. “Kızım, burada olamadığım için üzgünüm ama söz veriyorum bir daha anneannene seni incitmesine izin vermeyeceğim. Asla.”

Kızını alnından öpüp, az önce vestiyere bıraktığı anahtarlarını aldı.

“Nereye gidiyorsun?” dedim.

“Her yolu deneyip bunu düzelteceğim,” diye fısıldadı bana. “Birazdan dönerim.”

Neredeyse iki saat sonra geldi.

Aşağıya indim, ona sormak üzereydim ki, mutfakta telefonu elindeydi.

“Anne, eve geldim,” diyordu. Sesi korkutucu bir sakinlikteydi, siniri ise yüzünde fırtına gibiydi. “Gel bakalım. Sana bir sürprizim var.”

Yarım saat sonra Semiha Hanım çıkageldi.

“Erdem, sürprizim nerede!” diyerek, benimle göz göze gelmekten kaçındı. “Akşam yemeği rezervasyonumu iptal ettim, umarım değmiştir.”

Erdem eline büyük bir çöp poşeti aldı.

Açınca gözlerime inanamadım!

Poşet, Işılın ördüğü berelerle doluydu!

“Senin apartmanının çöp kutularını didik didik ettim,” dedi Erdem, torbadan pastel sarı bereyi göstererek, Işılın ilk yaptığıydı bu. “Bu bir çocuğun hobisi değil sadece hasta çocuklara umut vermek için bir çaba. Sen ise her şeyi mahvettin.”

Semiha Hanım güldü. “Çöpte bere arayacak kadar düştün mü? Abartıyorsun gerçekten, hem hepsi çirkindi.”

Bereler için olan öfkesinin üstünde başka bir acı vardı Erdemin. “Çirkin değil! Sen yalnızca bir örgüyü değil…”. Sesi çatladı. “KIZIMI aşağıladın. Onun kalbini kırdın ve…”

“Saçmalama!” diye öfkeyle bağırdı Semiha Hanım. “O senin kızın değil.”

O cümleyle Erdem dondu kaldı. Ona öyle baktı ki, sonunda annesinin gerçek yüzünü gördü, çünkü hiçbir zaman Işılı kabul etmeyeceğini fark etti.

“Defol git. Bitti bu iş.”

“Ne?” diye inledi Semiha Hanım.

“Duydun. Artık Işılla görüşme yok. Onu gönül rahatlığıyla evimize alma yok.”

Semiha Hanımın yüzü pancar gibi oldu. “Erdem! Ben senin annenim! Birkaç yün için beni kovuyorsun!”

“Ben de on yaşındaki kızımın babasıyım. Ve onu SENDEN koruyorum.”

Semiha Hanım bana döndü, alay edercesine. “Buna izin mi vereceksin?”

“Tabii ki. Zehir saçmayı sen seçtin Semiha Hanım, bu sabırlı sonu fazlasıyla hak ettin,” dedim sakince.

Yüzü dondu, bana bakamadı. Anladı ki, kaybetti.

“Bunu daha çok arayacaksınız” diye homurdandı ve öyle bir kapıyı çarptı ki, tablolardaki çerçeveler sallandı.

Ama iş orada bitmedi.

Onun ardından birkaç gün sessizce geçti. Işıl bereler konusu açılmasın diye konuşmuyordu, bir tane bile ilmek atmadı yeni yünle.

Semiha Hanımın davranışı onu dipten vurmuştu, çözüm yolunu da bilmiyordum.

Günün birinde Erdem kocaman bir kutuyla geldi. Işıl mutfakta mısır gevreği yiyordu, önüne koydu kutuyu.

Gözlerini devirerek baktı. “Bu da ne?”

Erdem kutuyu açtı; yepyeni yün ipler, tığlar ve paketleme malzemeleri.

“Tekrar başlamak istersen… Yardımcı olacağım. Tığ işinde iyi değilim ama öğrenmeye hazırım, beraber yapabiliriz.”

Tığı eline alıp, acemice tuttu: “Bana da öğretir misin?”

Işıl, günlerdir ilk defa güldü.

Erdemin ilk denemeleri komikti elbette, ama iki hafta sonra Işılın 80 yeni beresi oldu. Bereleri kargoyla hastaneye yolladık, hiç beklemeden Semiha Hanımın tekrar karşımıza dikileceğini.

İki gün sonra, hastanenin başhekimi bir e-posta attı; Işıla bereler için teşekkür ediyor, çocukların yüzlerindeki gerçek sevinci anlatıyordu.

Fotoğrafları sosyal medyada paylaşmak için izin istediler.

Işıl, utangaç ama gururlu bir tebessümle onay verdi.

Hastanenin paylaştığı post viral oldu.

Birçok kişi “bu iyi kalpli kız kim” demek için yorum bıraktı. Işıl, benim hesabımdan cevap verdi:

“Çok sevinçliyim, bereler onlara ulaşmış! Babaanem ilk seferde hepsini attı ama babamla birlikte tekrar ördük.”

Aynı gün Semiha Hanım ağlayarak Erdemi aradı, tamamen panik halinde.

“Herkes bana canavar diyor! Erdem, insanlar bana saldırıyor! O paylaşımı kaldırın!”

Erdemin cevabı sakindi: “Hiç paylaşım yapmadık. Hastane paylaştı. İnsanlar neler olduğunu bilmesini istemiyorsan, baştan doğru davranmalıydın.”

Ağladı, daha da ağladı. “Beni bezdirdiler! Korkunç bu!”

Erdemin son sözü kısa ve netti: “Bütün bunları hak ettin.”

Şimdi, Işılla Erdem her hafta sonu tığ işi yapıyorlar. Evimiz yeniden huzurlu ve, iki tığın rahatlatıcı tıkırtısı arasında güvenle dolu.

Semiha Hanım hâlâ her bayram, her doğum gününde mesaj atıyor. Hiç özür dilemedi, hep arayı bulmaya çalışır gibi sorar: “Barışsak mı?”

Erdemin cevabı hep aynı: “Hayır.”

Evim yeniden huzurlu.

Rate article
Lifequest
10 Yaşındaki Kızımın Babası O, Üç Yaşındayken Vefat Etti—Yıllarca Birlikte Hayata Tutunduk. Sonra Da…