Mutfakta bulaşıkları yıkıyordum, o sırada Erhan içeri girdi. Gelmeden önce mutfağın ışığını kapattı.
Hâlâ gün ışığı var, boşuna elektrik yakmaya gerek yok, diye yüzünü asarak söylendi.
Ben çamaşır makinesini çalıştıracaktım, dedim ben de.
Gece çalıştırırsın, dedi sertçe. Elektrik daha ucuz o zaman. Bir de suyu bu kadar açmana gerek yok, Nurten. Çok fazla harcıyorsun, vallahi çok. Böyle olmaz. Farkında mısın, bu şekilde paramızı hunharca akıtıyorsun.
Erhan suyun ayarını kısınca ben umutsuzca ona baktım. Sonra suyu kapattım, ellerimi kurulayıp masaya oturdum.
Erhan, kendine dışarıdan baktığın oluyor mu hiç? diye sordum.
Her gün sadece kendime dışarıdan bakıyorum, dedi sinirli sinirli.
Peki sence kendin hakkında ne dersin? dedim.
İnsan olarak mı? diye sordu tekrar.
Evet, hem koca hem de baba olarak.
Koca işte, dedi Erhan. Baba da işte baba. Gayet sıradan biriyim. Ne iyi ne kötü, herkes gibiyim. Neden bu kadar üstüme geliyorsun?
Yani diyorsun ki tüm kocalar, tüm babalar senin gibi mi? diye üsteledim.
Neye çalışıyorsun? Kavga mı çıkaracaksın? dedi Erhan.
Artık geri dönüşü olmadığını biliyordum. Bu konuşmayı sürdürmem gerek, ta ki ona gerçekten onunla yaşamanın ne büyük bir eziyet olduğunu anlatana kadar.
Biliyor musun Erhan, neden hâlâ beni terk etmedin? dedim.
Niye terk edecekmişim seni? diye soruyla cevap verdi, alaycı bir gülüşle.
Çünkü beni sevmiyorsun, deyiverdim. Çocuklarımızı da sevmiyorsun.
Erhan hemen karşılık vermek isterken ben devam ettim.
Hayır, hayır, inkar etme. Kimseyi sevmiyorsun sen. Ve bu konu hakkında da tartışmak istemiyorum, vaktimizi harcamayalım. Ben sana başka bir şeyden bahsedecektim. Neden hâlâ beni ve çocukları bırakmadığından.
Ee, neyden?
Cimriliğinden, dedim. Fena hâlde pintisin sen. Çünkü, Erhan, senin için benimle ayrılmak para kaybından başka hiçbir şey değil. Kaç yıldır evliyiz? On beş mi? Ne elde ettik on beş senede? Eşim oldun, tamam, çocuklarımız oldu, peki başka ne?
Hayatımız önümüzde, diye mırıldandı Erhan.
Hayır, Erhan, o kadar da uzun değil. Kalanı önümüzde. Biz seninle evlendiğimizden beri bir defa bile tatile deniz kenarına gitmedik. Bir defa bile. Yurt dışını geçtim, memlekette dahi bir yere gitmedik. Tatilimizi hep bu şehirde geçirdik. Mantar toplamaya bile çıkmadık. Neden? Çünkü pahalı.
Para biriktiriyoruz, dedi Erhan. Geleceğimiz için.
Biz mi biriktiriyoruz, yoksa sen mi? dedim şaşkınlıkla.
Sizin için uğraşıyorum, dedi.
Gerçekten mi, bizim için mi? Benim ve çocukların için yani? On beş yıldır her ay kendi paramı ve benimkini alıp kendi hesabına mı yatırıyorsun hem de bizim için?
Tabii ki, dedi. Sayemde kaç lira oldu, biliyor musun?
Bizim mi? Yoksa senin mi orada paran var? Neyse, belki de anlamıyorum… Bir bakalım. Ver bana biraz para, ben kendime ve çocuklara yeni kıyafet alacağım. Zira hâlâ evlendiğimdeki elbiselerle geziyorum, ya da büyük ağabeyinin eşinin eskilerini giyiyorum. Çocuklar da keza aynı. Hep kuzenlerinin eskilerini giyiyorlar. Ve en önemlisi! Artık ayrı bir ev tutmak istiyorum. Senin annenin evinde yaşamaktan bıktım.
Annem bize iki oda verdi, dedi Erhan. O konuda şikayet etmene gerek yok. Kıyafet meselesine gelince… Ne gerek var ki, ağabeyimin çocuklarının küçülenleri bizimkine iyi geliyor.
Ya ben, bana kiminki oluyor? Ağabeyinin karısınınki mi? dedim.
Sen kime süsleneceksin ki? dedi alayla. Komik olma. İki çocuk annesisin! Otuz beş yaşındasın. Kıyafet düşüneceğine başka şeylere kafa yor.
Neye kafa yorayım mesela? diye sordum.
Hayatın anlamına, dedi. Kıyafetin, ıvır zıvır şeylerin dışında önemli konular var… Daha yüce meseleler.
Neymiş o? anlamadım.
İnsanın manevi gelişimi, dedi Erhan. Gerçekten değerli olan şeyler var. Bilincini bu gündelik dertlerin üzerine çıkarmalısın.
Güzel, dedim. Sen de zaten bütün parayı kendi hesabında tutuyorsun, bize vermiyorsun, mutlu geleceğimiz için. Manevi büyümemiz için. Doğru mu anladım?
Size para bırakırsam hemen harcarsınız! diye sesini yükseltti Erhan. Sonra bir şey olsa neyle geçineceğiz düşündün mü onu?
Ne zaman geçinmeye başlayacağız peki? dedim. Şu an zaten senin varsaydığın o durumdayız gibi yaşamıyor muyuz?
Erhan sessizce bana bakıyordu.
Sabun, tuvalet kağıdı, peçeteden bile kısarsın. Fabrikadan sabun, el kremi getiriyorsun.
Damlaya damlaya göl olur, dedi kuru bir sesle. Küçükten başlamak lazım. Pahalı sabunlar, peçeteler, tuvalet kağıdı almak anlamsız.
En azından bir müddet söyle, daha ne kadar sabretmek gerek? On yıl? Yirmi? Ne zaman bu biriktirdiklerinle insanca yaşamaya başlayacağız? Otuz beşimdeyim, herhalde vakti gelmemiştir!
Erhan yine sessizdi.
Tahmin edeyim, kırk? O zaman başlıyor muyuz yaşamaya?
Cevap yoktu.
Saçma sapan konuşuyorum yine, pardon dedim. Kim kırkında yaşamaya başlar ki!
Yine sustu. Belki elli? dedim. Elli olunca başlıyor muyuz? Hâlâ cevap yoktu. Erken tabii… Belki altmış? O zaman iyi bir tuvalet kağıdıyla, yeni kıyafetlerle başlarız? O zamana kadar iyi para birikmiş olur. O zaman yaşarız gerçek anlamda. Olur mu?
Erhan susuyordu.
Bak Erhan, sesim titriyordu. Şimdi bir şey düşündüm. Ya altmışa kadar biz yaşamazsak? Bak, çok normal olabilir bu. Senin pintiliğin yüzünden kötü besleniyoruz, sürekli ucuz ve kalitesiz şeyler yiyoruz. Farkında mısın, hep bol bol yiyoruz çünkü yediklerimiz ucuz şeyler, miktar olarak çok yenilebilen türden. Farkında mısın bu sağlığa zararlı? Aslında daha kötüsü, sürekli moralimiz bozuk. Farkına varıyor musun? Ama kötü ruh haliyle uzun süre yaşanmaz.
Annemden ayrı eve çıkarsak ve daha iyi beslenirsek para biriktiremeyiz, dedi Erhan.
Biriktiremeyiz, doğru, dedim. İşte sırf bu yüzden senden ayrılıyorum. Çünkü para biriktirmekten bıktım. Artık istemiyorum.
Nasıl geçineceksin ki? dehşetle baktı bana.
Geçinirim, endişelenme. Belki de şimdikinden iyi olur. Çocuklarla eve çıkacağım, yaşarım. Benim maaşım seninkinden az değil. Ev tutacak kadar var. Hem giyime, hem yemeğe param kalır. Ve en güzeli, bir daha tasarruf dersi dinlemek zorunda olmayacağım, ne elektrikten, ne gazdan, ne sudan. Gündüz çamaşır makinesi çalıştıracağım. Işığı kapatmayı unutsam da üzülmem. En iyi tuvalet kağıdını alacağım. Masamda her daim peçeteler olacak. Markette ne istersem alacağım, indirim beklemeden.
Hiç para ayıramayacaksın! paniğe kapıldı Erhan.
Neden ayıramayayım? dedim. Hatta ayırabilirim bile. Senin çocuklara vereceğin nafakaları biriktiririm. Ya da vazgeçtim, haklısın, hiç ayırmayacağım. Çünkü artık istemiyorum. Bütün parayı harcayacağım. Senin nafakaların da dahil. Hiç kalmayacak param. Maaşı bekleyerek yaşayacağım. Hafta sonları çocukları sana ve annene getireceğim, bana da büyük ekonomi. O gün sinemaya, tiyatroya, kafelere giderim. Yazın denize tatile giderim. Nereye gideceğime daha karar vermedim. Ama mutlaka karar veririm. Bir senden bir kurtulayım, gerisini düşünürüm.
Erhanın gözleri karardı. Büyük bir korkuya kapıldığını anladım. Ne karısına, ne çocuklarına, kendine endişelenmişti. Kafasında hemen hesap yaptı; nafaka sonrası elinde ne kalır, çocukların masrafları, hafta sonları derken… Asıl canını yakan ise benim seyahat harcamalarım oldu. Erhana göre bu, havaya saçılan para değil, bizzat onun parasıydı.
Bir şey daha var, dedim. O hesapta tuttuğun parayı da bölüşeceğiz.
Nasıl yani? dedi şaşkınlıkla.
Yarısı benim, yarısı senin, dedim. O parayı da harcayacağım. On beş yıldır birikmiş parayı. Hayatım için değil, bizzat yaşamımda harcayacağım.
Erhan ağzını oynattı, bir şeyler diyecek oldu, ama olmadı. Korkudan dili tutulmuştu.
Biliyor musun, Erhan, en büyük hayalim ne biliyor musun? Hayatımın sonu geldiğinde banka hesabımda tek bir kuruş bile kalmasın isterim. O zaman bilirim ki, elimdeki her kuruşu kendim için harcamışım.
İki ay sonra Erhanla boşandık.
Valeria mutfakta bulaşıkları yıkıyordu, o sırada mutfağa giren İvan, ışığı kapattı. — Hâlâ hava aydı…




