NATASHA’NIN HAYATINDAKİ FIRTINALAR: Kocasının “Seni Sevmiyorum” Sözüyle Yıkılan Bir Kadının, Oğluyla…

Zamanında, yıllar önceydi, Nalan başına gelenleri uzun süre anlamakta zorlanmıştı. Eşi, hayat arkadaşı, tek güvendiği insan, bir sabah gelip ona bakıp sadece şu iki kelimeyi söylemişti: Seni sevmiyorum. O an öyle bir donup kalmıştı ki, elleriyle saçlarını tutmuş bir şekilde masanın başında oturan bir heykel gibiydi, çevresindeki her şeye yabancı. Oğlu Kuzey ilkokul birinci sınıfa başlamıştı; bir yanda yakın zaman önce ansızın kaybettiği babasının ardından yas tutan annesine ve küçük kız kardeşine, Zeynepe bakmak zorundaydı. Zeynep, 18inde bir kazadan sonra sakat kalmıştı. Tüm aile Balıkesirin yakın bir kasabasında yaşıyordu. Haziran ayında Nalanın çalıştığı fabrika kapanınca işsiz kalmıştı. Şimdi de kocası, Yalçın 

Başını ellerinin arasına alıp mutfak masasına oturdu, gözyaşlarına boğuldu. Allahım, ben şimdi ne yapacağım, nasıl devam edeceğim? Aman kuzum, Kuzey, onu okuldan almam lazım… Gündelik sorumluluklar onu paçasından çekiştirip kaldırdı yerinden. Anne, ağladın mı? dedi Kuzey, eve geldiklerinde. Yok oğlum, yok. Dedemi mi özledin? Ben de çok özlüyorum. Ben de, yavrum. Ama güçlü olmalıyız. Dedemiz hep öyleydi Şimdi Allahın yanında, rahatta. Hiç dinlenmemişti, şimdi hakkını aldı. Peki baba nerede? Babam Yine iş seyahatine gitti herhalde. Okulda nasıldı bugün? 

Hayat devam ediyordu, zorla güzellik olmuyordu işte. Nasıl olmuştu da gözünden kaçmıştı? Kuzey oyuncak askerleriyle oynarken, Nalan Yalçının bilgisayarına bakmayı aklına getirdi. Daha önce hiç yapmamıştı. Giriş kolaydı, sol köşedeydi. Yalçın son yazışmalarını silmeye bile fırsat bulamamıştı. Aşk dolu satırlar Kendisiyse artık sevilmeyen. On yıl boyunca güneşim olmuş, sekiz yıllık mücadeleden sonra anne olduktan sonra bizim annemiz diye hitap edilmişti. Şimdi ise her şey değişmişti ve alışmaktan başka çaresi yoktu. 

Ama önce iş bulmak gerekiyordu. Diplomanın kimseye faydası yoktu burada; İşkurdan alınan üç beş kuruşluk işsizlik maaşı hiçbir yarayı sarmıyordu. Ne olmuştu da, o her daim güvenilir kocası bir anda bu kadar yabancılaşmıştı? Tek düşündüğü, Yalçının aklını yitirdiğiydi. Tuğla tuğla ördükleri ev hâlâ bitmemişti. Neyse ki, başlarını sokacak bir odaları vardı. Ey iş, sana ne çok ihtiyacım var! dedi. Ağlayacak vakti kalmamıştı. Günlerce iş aradı, ama sonuç nafileydi. Birinci sınıfa giden çocuğu ve yalnızlığı işi daha da zorlaştırıyordu.

Bir akşam, Kayserideki eski komşusu Ömer aradı: 
Nalan, ne oldu, döndü mü Yalçın? 
Hayır.
Depoya bakıcı aranıyor, olur mu?
Ciddi misin?
Ciddiyim, sende şaka kaldıracak hâl yok artık. Vardiyalı, arada gidip Kuzeyi okuldan alabilirsin. Maaş 25 bin TL. Az ama sıfırdan iyidir. Yarın da sana biraz patates, soğan ve tavuk getireceğiz.
Ömerciğim, benim kümesteki tavuklar var. Onlar yumurtluyor, besliyor zaten.
Kıyamam, tavukları kesme sakın, yaşasınlar.
Sağ olasın. Nasıl Gülizar abla?
Fena değil, dayanıyor. Güçlüdür o.

Ömer hep böyleydi; eşi Gülizar ağır ameliyatlar geçirip kemoterapi görse de, bir defa oflamamıştı. Hep her şey iyi derdi. Nalan şükür etti; Allaha, en güvenilir Dosta; Ömere 

Depo işi açıktı ve çoğunlukla tek başına kalabiliyordu. Zamanla içini döküp gözyaşı döküp neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu Günler, haftalar, aylar eriyip gitti. Bir yıl sonra Nalan yemek yemeye, uyumaya, gülmeye, oğlunun başarılarıyla sevinmeye başladığını hissetti. Eski yara hâlâ kanıyordu, Yalçın Kuzeyi hafta sonları almak için geldikçe, ona karşı bir şey demedi; çocukları bundan mutsuz etmenin anlamı yoktu. İçinden sormak istiyordu Neyim eksik? diye, ama aslında sebebin bu olmadığını da biliyordu. Sonradan duyduğu bir film repliği gibi: Aşk ilk kavşağa kadardır, sonrası hayattır. O, aşk ve hayatı bir tutmuştu. Yalçın için öyle mi olmuştu? 

O yıl sonbahar Egede yazı aratmıyordu; ağaçlar yemyeşil, bahçede yıldız çiçekleriyle kasımpatılar renk cümbüşüydü. İşte tam böyle bir günde, Nalanı dikkatle izleyen bir çift göz gördü, o günün öbür günlerden farkı yoktu, belki güneş daha parlaktı; belki hayatta yalnızlıklarını buluşturmak için kader pusuda bekliyordu. 
Hanımefendi, yardım edeyim, bu kadar yük taşınır mı?
Alıştım.
Böyle güzel bir hanıma yük taşımak alışkanlık olmuş, kötü.
Bütün hanımlara mı yardım edersiniz? Nöbet mi tutuyorsunuz market önünde?
Hep bekledim bu anı, sonunda gördüm güzeli.
Nalan gülmeden edemedi. Birlikte kahkahalara boğuldular.
Benim adım Murat, dedi adam ve elini uzattı, gözlerinde gülücükler parlıyordu.
Ben de Nalan.
Nalan, Nalan, başkasının sevdası diye türkü var, duydun mu?
Hayır. Ama eşi değilim.
Ne şans! Hayalimdeki kadını buldum, hem de bekar. Herkes kör mü, deli mi anlamadım ki.
Espriden yana genişsiniz belli. Ciddi meselelerde nasılsınız?
Onda da iyiyim. Nalan, bugün sinemaya gidelim mi, konuşalım?
Üzgünüm, şimdi oğlumu okuldan almam lazım.
Şaşırdım, oğlunuz mu var? Otuz beş göstermezsiniz, yirmi yaşındasınız sanki!
Durumumuz aynı; ben de otuz beşim.
Ama sizi çok genç sandım.
Peki şimdi?
Herkes çocuk ister, ben bile! Siz bekarım diyorsunuz, babası peki?
Şimdi o konuya girmek istemem.
Tamam, konuşmayalım. Hafta sonu olur mu, oğlunu da al, çocuk seansına gidelim.
Hafta sonu babasında olacak.
Sizi rahatsız etmek istemem. Ama azıcık vaktiniz olursa arayın. Kartım burada, numara var. Ayrıca ben hekimim, çocuk hematoloğu.
Daha ciddisi yoktur.
Zaten güzel aramaya vaktim yok.
Sağ olun Murat Bey, ararım, dedi Nalan, içtenlikle.
Bekliyorum.

O sonbahar bir armağan gibiydi: yumuşacık güneşi, renk cümbüşüyle ağaçları, tüm parkları gezdiler. Her geçen gün yaklaştıkça, Nalanın Murata gönlü ısındı; ilk karşılaşmalarının üzerinden neredeyse kırk gün geçmişken, Nalan Çaya gelsene bana, dedi çekinerek.

Nalan, darılmazsan bu akşam gelemem. Şu olup bitenler benim için çok kıymetli. Ağırdan almak isterim. Bana güvenir misin?
Hafta sonu olduklarında Murat onları yakınlardaki Kazdağlarında bir koruluğa götürdü. Küçük bir dağ evi kiralamıştı; içi sade, ama sıcacık ve huzur doluydu; Nalan, Muratın kocaman kahverengi gözlerinden başka hiçbir şey göremiyordu. O sevgiyle dolu anlarda, iki insanın arasındaki mahremiyetin bu kadar tatlı olabileceğini Nalan asla hayal etmemişti.
Muraaat, bu nedir, bana ne oldu böyle, sanki öleceğim Seni nasıl bu kadar çabuk sevdim, sensiz nasıl yaşadım ki?
Ne güzelsin! Ne kadar mesudum

Aylar su gibi aktı. Ayrılmak zorlaşınca Murat evlenme teklif etti:
Nalan, benimle evlenir misin?
Muraaat, ay sonunda boşanma davam sonuçlanacak.
Sonra hemen evleniyoruz. Yoksa kızımı başkası alacak.
Sahibi kendisi, herkesin değil. Sevdiği biri var. Sade istiyorum, nikah yeter, o ilk günkü dağ evinde sonsuza kadar senin olayım.
Tamam güzellik, nasıl istersen.

Ömer ve Gülizar nikah şahidi oldular. Annesiyle Zeynep, telgrafla kutladılar. Muratın tuttuğu iki odalı eve taşındılar, beraber el birliğiyle boyayıp yuvalarını döşediler. Murat özellikle Kuzeyin odası için ince düşündü. Ama Kuzeyin kalbi, annesi ve babası iki yarım elmaydı, Murata alışmakta çekingen davrandı.

Bir gün,
Nalan, korkma ama, Kuzeyin kan değerlerine baksak mı? Çok solgun sanki.
Murat, üzülüyor çocuk. Biz boşandık ya, çok zor geçti onun için. Boşanma çocuk için ölümden betermiş diye okudum bir yerde.
Haklısın. Ben de çocukken annemle babam ayrılınca dünyanın sonu gibi gelmişti. Ama kan tahlilini yapalım, değil mi aslanım?
O gün Murat eve başı önünde geldi.
Nalan, sakin ol. Kuzeyin kanında sıkıntı var. Korktuğumuz başımıza geldi. Yarın hastaneye götürmeliyim.
Bu artık adil değildi. Mutluluğun bedeli mi olmalıydı? Hem de böyle bir bedel! Lösemi. Korkunç bir kelime.

Farklı bir hayat başladı. Nalan işten ücretsiz izin aldı, çünkü Kuzeyin yanında olmadan dayanamazdı. Elini hep tutup, Dayan kuzum, benim en iyi dostum sensin, hep beraber olacağız! diye teselli verdi.
Çok yorulunca Murat onu dinlenmeye zorluyor, Kuzey ile yalnız kalıyordu. Yatabiliyor, ama uyuyamıyordu.
Bir gün Yalçın aradı, yarım kalan evin tapusundan onu sildirmek istiyordu.
Oğluma ben bakarım. Kendi evinde gelsin.
Oğlunu bir ziyaret etsen?
Mümkün değil, iş seyahati.
Murat omzuna dokunup,
Nalan, geçmişe takılma, biz kendimiz kazanırız. Her anını Kuzeye ver. Ben hep aile istedim, Allah şahidim. Oğlunu senden almaz.
Murat, tahliller?
Elimizden geleni yapıyoruz. Henüz iyi değil.
Nalan sessizce ağladı, Kuzeyin anlamasından korktu.

Amca Murat, benim kanımda ne var?
Senin kanında kırmızı ve beyaz gemiler var. Mücadele ediyorlar.
Kim kazanıyor?
Şimdilik beyazlar.
Sonra ne olur?
Kırmızılara can ver.
Anne, beni bir yere götürün. Çok yoruldum.
Nalan, ben de düşündüm. Hadi, o dağ evine gidelim, şimdi havası güzel, orman gezelim.
Bahar gelmiş, ağaçlar çiçek açmıştı. Üçüyle birlikte ormanda dolaştılar, otlara, çiçeklere dokundular, hayata tutundular. Bazen Kuzey sessizleşiyor, duruyordu.
Ne oldu oğlum, kötü müsün?
Anne, dokunma, deniz savaşı oynuyorum.

Tatil çabuk bitti. Kuzeyde ferahlık, yanaklarında pembe gölgeler belirdi.
Anne, babam nerede?
İş seyahatinde oğlum.
Yine mi? Tamamdır.

Dönüşte tekrar tahlil yaptılar. Laboratuvar şefi bizzat geldi.
Dr. Murat Bey, oğlunuzu nereye götürdünüz?
Yalovaya, ormana. Ne oldu?
Kanı çok iyi. Remisyona girdi.

Murat gülerek odaya girdi:
Kuzey, ne yaptın da iyileştin? Ağlama Nalan, oğlun kurtuluyor. Neydi o oyun oğlum?
Baba, sen gemiler anlatıyordun ya; kırmızı gemilerimle savaşı hep kazandım!

Rate article
Lifequest
NATASHA’NIN HAYATINDAKİ FIRTINALAR: Kocasının “Seni Sevmiyorum” Sözüyle Yıkılan Bir Kadının, Oğluyla…