“Neden onu kurtardın? O zaten bitkisel hayatta! Şimdi hayatın boyunca onun bakımını üstleneceksin, ama ben gencim, bana bir adam lazım!”
diye bağırıyordu nişanlısı yoğun bakımda. Doktor Elif ise sessiz kaldı. Çünkü biliyordu ki, bu hasta ‘bitki’ değildi; orada yatan, onu duyan tek insandı.
Elif Hanım, 38 yaşında bir beyin cerrahıydı. Hayatı ameliyathanede geçiyordu. Kişisel hayatı sıfırdı. Eşi ise beş yıl önce, veda ederken, “Elif, sen bir bisturi gibisin; soğuk ve keskin. Senin yanında insanın içi üşüyor,” diyerek, genç ve enerjik bir pilates eğitmenine gitmişti.
Elif ise aslında soğuk değildi, sadece odağını kaybetmeyen biriydi. Başkasının beyninde çalışırken duygular gereksiz bir yüktü, biliyordu.
O nöbette, korkunç bir trafik kazasının ardından bir genç getirildi. Motosiklet kazasıydı. Kafa travması geçirmişti, komadaydı. Yaşama şansı milyonda birdi.
Meslektaşları başını salladı:
Elif, bu hasta yaşamaz. Yaşasa da ağır engelli kalır, dediler.
Ameliyat edeceğiz, dedi Elif kararlılıkla.
Altı saat ameliyat masasında kaldı. Kafatasını topladı, damarlarını dikti. Sanki yakınıymış gibi bir mücadele verdi. Nedenini kendisi de bilmiyordu. Onun ödem olmadan önceki yüzüne bakınca; genç, inatçı, yakışıklı, içinden “Henüz değil,” dedi sadece.
Gencin adı Mertti. 29 yaşındaydı.
Mert hayatta kaldı. Ama bilinci yerine gelmedi. Komadan çıktı ancak bitkisel hayata geçti. Tüplere bağlandı, solunum cihazıyla nefes alıyordu.
Yanına nişanlısı geldi. Sarı saçlı, gösterişli, dudakları dolgun bir kızdı.
Mert’i görünce suratını buruşturdu.
Bu mu yani?
Evet, dedi Elif monitörleri kontrol ederken. Durumu hala ağır, henüz bir tahminde bulunamam.
Ne tahmini ya! Görmüyor musunuz, ölmüş neredeyse! Düğünümüz var bir ay sonra! Kapadokya tatili yandı, burada sürünüyor!
Genç hanım, biraz insaflı olun, dedi Elif sessizce. Sizi duyuyor.
Ne duyması!; Beyni çorba gibi! Sahi, bunun fişini çekmenin yolu var mı? İnsan da çekemez böyle bir ıstırap; ben bakıcı olmak zorunda değilim!
Elif onu dışarı çıkardı, hem de sert bir şekilde.
Hemen buradan çıkın. Eğer tekrar gelirseniz güvenliği çağırırım.
Kız topuklarını vurup çekip gitti, bir daha da uğramadı.
Mert yalnız kaldı. Zaten ailesi de yoktu; yetiştirme yurdunda büyümüştü.
Elif, nöbet sonrası hastanede kalmaya başladı.
Başta sadece değerlerini kontrol etti. Sonra Mert’le konuşmaya başlamıştı.
Merhaba Mert. Bugün yağmur var, hava kasvetli ama temiz. Bugün bir teyzeyi kurtardım, beyin anevrizması vardı…
Ona kitaplar okudu, kedisinden, eski eşinden, yalnızlıktan bahsetti.
Dışarıdan bakınca tuhaf duruyordu: Hiç tepki vermeyen biriyle dertleşmek… Ama Elif Mertin varlığını hissediyordu.
Elif, Mertin el ve kol kaslarının körelmemesi için masaj yaptı. Onun telefonunu bulup oldukça hareketli şarkılar çalmaya başladı; en sevdiklerinden.
Diğer doktorlar kafalarını salladı:
Elif çıldırmış, bir sebze parçasına aşık oldu, dediler arkasından.
Ama Elif, odaya girdiğinde Mertin kalp atışlarının değiştiğini görüyordu.
Dört ay geçti böyle.
Bir akşam masasının başında dosyalarla uğraşırken,
“Var ya Mert, beni bölüm başkanı yapmak istiyorlar. Korkuyorum. Sürekli evrak… Ama ben hasta kurtarmak istiyorum, dedi usulca.
O anda bir dokunuş hissetti. Çok hafif.
Mertin parmakları, Elifin elini tuttu.
Elif donup kaldı. Başını kaldırdı.
Mert ona bakıyordu. Gözleri bilinçliydi.
Konuşmaya çalıştı, boğazındaki trakeostomi engel oldu, dudakları sessizce şekillendi:
“Te… şa… kkür…
Bu, tıbbi ve insani anlamda gerçek bir mucizeydi.
İyileşme süreci çok zordu. Mert yeniden nefes almayı, yutkunmayı, konuşmayı, ellerini kullanmayı öğrendi.
Elif hep yanında oldu. Artık sadece doktoru değil, fizik tedavi uzmanı, psikoloğu ve arkadaşıydı.
Mert ilk kez konuştuğunda şunları söyledi:
Sesini hatırlıyorum. Remarquedan kitap okumuştun, bir de kedin Nazlıdan bahsetmiştin.
Elif yıllar sonra ilk kez gözyaşlarını gizlemedi.
Altı ay sonra Mert taburcu oldu. Tekerlekli sandalye ile hareket ediyordu ama doktorlar zamanla yürüyebileceğini söyledi.
Elif, Merti evine aldı. Çünkü ne başka gidecek yeri vardı, ne de yalnız yaşaması mümkündü.
İkisi birlikte yaşamaya başladılar. Biri doktor, diğeri hastası. Ama aralarında başka bir bağ oluşuyordu.
Mert bilgisayar mühendisiymiş. Sandalyeden de olsa uzaktan çalışmaya başladı.
Bir gün sana o hayalini kurduğun mavi kabanı alacağım, Elif, diyordu.
Boş ver, paranı tedavine harca, diyordu Elif.
Bir yıl sonra Mert bastonla, topallayarak da olsa yürümeye başladı.
O gün kapıyı biri çaldı. Nişanlısı.
Sosyal medyada Mertin fotoğrafını görmüş ayakta, yakışıklı, güçlü duruyordu.
Elifin evine gelmişti.
Mertim! Canım! Sana neler çektim! Öleceksin sandım, çok üzüldüm! Lütfen affet! Hala seni seviyorum!
Boynuna sarıldı, pahalı parfümler sürmüş.
Elif kapıda sessizce bekledi, ellerini yumruk yaptı.
Mert usulca ama kararlı şekilde kolları çözdü:
Sibel, o gün her şeyi duydum. Yoğun bakımda söylediklerinin tek tek farkındaydım. O sebze, tatil, fişi çekelim dediklerin hepsi.
Şoktaydım, ne dediğimi bilmiyordum!
Hayır. Gerçekten sendin o. Şimdi çık lütfen.
Ama ben…
Git artık.
Kız öfkeyle söylenerek çıktı gitti.
Mert, Elife döndü:
Biliyor musun, neden geri döndüm?
Neden?
Çünkü sen çağırdın beni. Karanlıkta, hep senin sesini takip ettim. Sen benim deniz fenerimdin.
Aksayarak yaklaştı, Elife sarıldı.
Sen soğuk değilsin Elif. Bu hayattaki en sıcak insansın.
Düğünleri sessiz sedasız oldu.
Mert tam anlamıyla iyileşti. Şimdi ise bir çocukları var Elifin yıllar önce ameliyat edip, annesi-babası tarafından terk edilen küçücük Korayı evlat edindiler.
Elif artık bölüm başkanı. Ama zor hastaların yanında hep biraz daha fazla vakit geçiriyor. Çünkü biliyor ki; bazen beden susar, ama ruh hep duyar. Ve bazen, bir merhametli söz, en keskin neşterden bile şifalıdır.
Hayat dersi:
İnsanları sadece teşhisle ya da dışarıdan gördüklerimizle yargılamak kolaydır.
Ama sevgi ve inanç, en büyük iyileştiricilerdendir. Zor zamanda terk eden kişi asla unutulmaz, çünkü o kişinin gerçek yüzü orada ortaya çıkar.
Gerçek sevgi ise ne tatilde, ne şık salonlarda sınanır; hastane köşelerinde, o karanlıkta el tutmayı gerektirir.




