Benden Uzak Dur! Ben Seninle Evlenmeye Söz Vermedim! Hem Nereden Bileyim, O Çocuk Kimden?! Belki de…

Uzak dur benden! Sana evlenme sözü vermedim! Hem ben nereden bileyim o çocuk gerçekten benim mi?

Belki de hiç benim değildir

O yüzden sen gönlünce takıl, ben de yoluma bakayım, dedi Sinan, iş gezisiyle geldigi köyde, şaşkın Zeynepin gözlerine bakmadan.

Zeynep, ne duyduğuna ne gördüğüne inanabiliyordu. Bu, ona aşkım diyen, el üstünde tutan Sinan mıydı gerçekten? Zeynepciğim diyerek ona gökten yıldızlar vadeden adam mıydı? Karşısında soğuk, şaşkın, yabancı bir adam duruyordu

Bir hafta ağladı Zeynep, Sinana sonsuza dek el sallayarak, ama yaşı otuz beş olduğu ve görünüşü sıradan olduğu için artık ikinci bir şansının zor olacağını bilerek kendi kendine anneliğe karar verdi.

Zamanı geldiğinde Zeynep, sağlıklı bir kız çocuk dünyaya getirdi. Adını Elif koydu. Elif sakin, uyumlu ve annesine hiç zorluk çıkarmayan bir çocuktu.

Sanki, ağlasa da bağırsa da değişmeyecek şeyler olduğunu biliyor gibiydi Zeynep kızına fena davranmazdı; yedirir, giydirir, oyuncak alırdı. Ama gerçek bir anne şefkati, ekstra bir sarılma, öpücük, el ele parka gitmek yoktu. Küçük Elif ne zaman annesine koşsa, annesi bahaneler üretirdi: Çok işim var, yorgunum, başım ağrıyor. Zeynepin içinde annelik duygusu bir türlü uyanmamıştı.

Elif yedi yaşındayken, köyde herkesi şaşırtan bir olay oldu: Annesi bir adamla tanıştı. Üstelik onu evine getirip birlikte yaşamaya başladı! Bütün köy dedikoduya başladı: Aaa, Zeynep de amma rahat kadınmış!

Adam ciddi biri değildi, köylüden değildi, düzenli işi bile yoktu. Kim bilir neci?

Zeynep, köy bakkalında çalışırken adam da oraya gelen mal kamyonunu boşaltmak için iş tutmuştu. Orada başlayan tanışıklık kısa sürede samimiyete dönüştü.

Kısa sürede Zeynep, bu yeni adama, evinin kapılarını açtı. Komşuların dillerinden düşmedi:

Kim olduğu belli olmayan adamı getirmiş! Kızının geleceğini de düşünmüyor! Bir de konuşkan değil, hep sus pus duruyor!

Ama Zeynepe laf geçmiyordu. Belki de kadınlığını ve sevgiyi bulmak için son şansı olduğunu hissetmişti

Görüşler zamanla değişti. Adamın adı Mehmetti. Erkek eli görmeyen ev harap haldeydi: Mehmet önce kapıyı tamir etti, sonra damı onardı, yıkık bahçe duvarını düzeltti.

Her gün evi elden geçirdikçe ev güzelleşti. Beceriyle ellerini kullandığını gören köylüler yardım istemeye başladı. Kimisine şöyle dedi:

Eğer yaşlıysan ya da gerçekten imkanın yoksa, bedava yardım ederim. Ama iyice durumu olanlar karşılığında ya para verir, ya da domates, yumurta, süt gibi yiyecek getirirdi.

Bir yandan parayla, bir yandan turşu, peynir, et, yumurta alırdı. Zeynepin bahçesi vardı ama hayvanı yoktu, önceden Elif pek ev yoğurdu ya da süt göremezdi. Şimdi ise buzdolabında kaymak bile bulunurdu.

Mehmet gerçekten altın elliydi. Zeynepin yüzünde ilk defa mutluluk ışığı parladı; daha yumuşak, daha narin biri oldu. Kızına bile daha içten davranmaya, gülümsemeye başladı. Yanaklarında çukur olduğunu ilk defa o zaman gördüler.

Elif büyüyor, ilkokula başlamıştı. Bir gün kapının önünde otururken Mehmetin bir işin ortasında olduğunu izledi. Sonra komşu Esranın evine oyun oynamaya gitti. Akşamüstü eve döndüğünde gözlerine inanamadı: Bahçede yeni yapılmış bir salıncak sallanıyordu! Hafif rüzgârda sallanan bu salıncağa bakakaldı

Bu bana mı, Mehmet amca? Bana mı yaptınız gerçekten? dedi hayretle.

Sana tabii Elif. Beğendin mi? dedi Mehmet, ilk kez bu kadar neşeyle.

Elif hemen salıncağa oturdu, ileri geri hızla sallandı, rüzgâr kulaklarında uğulduyordu; o an dünyanın en mutlu çocuğu oydu

Zeynep sabahları erkenden bakkala gittiği için mutfağın yükünü de Mehmet almıştı. O kahvaltı, öğle yemeği hazırlar, nefis börekler yapardı; en güzel kek, enfes sebze yemeklerini ondan öğrendi Elif.

Yetenekleriyle örnek olan Mehmet, Elifin sofrada düzen, yemek pişirme gibi şeyleri öğrenmesini de sağladı. Suskun sandıkları adamdan ne cevherler çıktı!

Kış gelince günler kısaldı; Mehmet, Elifi okula götürüp getirmeye başladı. Çantasını taşır, yol boyu hayat hikâyeleri anlatırdı. Hasta annesinin bakımını, ona yardım etmek için sattığı evi, sonra da üvey kardeşi tarafından evinden atılışını anlattı.

Elife sabahın erkeninde balık tutmayı öğreten de oydu. Yaz günleri birlikte akarsuda saatlerce oltalarını bekletir, sessizlikte sabrı öğrenirdi Elif.

Yaz ortasında ise Mehmet, Elife ilk bisikletini aldı, düşe kalka sürmeyi birlikte öğrendiler. Elifin yaralanan dizlerini tentürdiyotla temizlerken, annesi söylenirdi:

Mehmet, kız paramparça olacak!

Olmaz, derdi Mehmet, düşmeyi de ayağa kalkmayı öğrenmeli.

Yeni yıl geldiğinde Elife beyaz, yepyeni paten aldı. O gece, Elifle birlikte sofra kurdular, gece yarısını beklediler, gülerek kadeh kaldırdılar. Herkes mutluydu.

Sabah olunca Elifin çığlığıyla uyandılar:

Patenlerim! Gerçekten yeni patenlerim var! Çok teşekkür ederim! diyordu heyecan ve mutlulukla. Elif patenlere sarılırken gözlerinden yaşlar dökülüyordu.

Sonra, buz tutan dereye beraber gittiler. Mehmet buzda karları temizlerken Elif yardım etti, sonra birlikte kaymayı denediler. Elif düştükçe Mehmet sabırla elinden tuttu, ayakta durmayı öğrenene kadar bırakmadı. Sonunda hiç düşmeden uzun uzun gidebildi; sevinçten çığlık attı.

Dönüşte Elif kendini Mehmetin boynuna attı:

Her şey için sağ ol Teşekkür ederim, baba

Bu kez Mehmet ağladı, gizlice silmeye çalışsa da gözyaşlarını tutamadı

Yıllar geçti, Elif büyüyüp üniversiteyi kazanıp şehre gitti. Hayatı boyunca zorlu günler yaşadı, sıkıntılara düştü. Ama Mehmet hep yanındaydı.

Mezuniyet töreninde oradaydı. Şehre ona alışveriş torbaları taşırdı, aç kalmasından korkardı.

Evlenırken, koluna girip gelinliğinle yürüttü kızını. Birlikte hastane penceresinde beklediler Elifin bebeğinin haberi için. Torunlarına öyle bir şefkat verdi ki, öz dedeleri yetemezdi belki.

Yıllar sonra Mehmet de göçüp gitti bu dünyadan, bizlerin gideceği gibi. Cenazede Elif annesiyle başucunda bir avuç toprak bırakıp, içten bir nefesle şöyle fısıldadı:

Hoşça kal, canım babam Sen dünyanın en güzel babasıydın. Seni hep yüreğimde taşıyacağım

Artık Elifin kalbinde sadece Mehmet Amca değil, BABA olarak kaldı. Çünkü baba bazen kan bağı olan değil; gerçekten seven, emek veren, acı ve sevinçte yanında duran kişidir.

Hayat bazen, kan bağı olmayan birinin hayatınızı nasıl değiştirebileceğini gösterir. Sevgi ve şefkat, kan bağından daha güçlüdür ve gerçek aile bazen emekle, anlayışla kurulur. Herkes, hayatındaki gerçek sevgiyi ve değeri görebilmeyi hak eder.

Rate article
Lifequest
Benden Uzak Dur! Ben Seninle Evlenmeye Söz Vermedim! Hem Nereden Bileyim, O Çocuk Kimden?! Belki de…