Türk Kadınının Kaderi: Mariye’nin Hikâyesi Babaannesi Nazife Hanım’ın vefatıyla Mariye’nin dünyası …

Kadın Kaderleri. Meryem

Meryemin hayatı, en çok değer verdiği insan, anneannesi Naciyenin ölümüyle iyiden iyiye yalnızlaştı. Kaynanası onu bir türlü evine layık görmedi: hem çok zayıf, hem çok çalışkan değil, hem de belli olmaz, bu çatlak kızdan torun gelir mi, gelmez mi?

Meryem alınan, kırılmış bir şekilde hep sabretti. Gönlü iyice daraldığında, koşarak Naciye Nineyle dertleşmeye giderdi. O, Meryemin dünyadaki en değerli yakını olmuştu; hem kaybolan babasının yerine hem de on yıl veremle uğraştıktan sonra ölen anası yerine.

Kocasını, Yavuzu, köydeki herkes şaşkınlıkla izlerdi. Genç, yakışıklı, güçlü, evi bereketli… Ama niye gariban, kimsesiz bu kıza tutulmuştu ki? Anası Şerife Hanım, köylülerle konuşurken Meryemden kimsesiz dilenci diye bahsederdi.

Meryem, kaynanasına yaranmak için elinden geleni yapardı. Evde dört döner, iş ayırmazdı. Ama ne yapsa yaranamazdı. Yavuz evdeyken ortama tahammül edilirken, o gider gitmez Meryem evden kaçmak isterdi.

Sabret yavrum Meryem, diye nasihat ederdi Naciye Nine, zamanla alışılır…

Ama Naciye Nine de göçüp gitti. Yıllar geçtikçe Şerife Hanımın Meryeme kini artarak büyüdü. Nasıl olurdu? Oğluna yıllardır zengin, gösterişli bir kız aramıştı, oğlunun burada köksüz bir kıza gönül vermesi büyük ayıp olmuştu!

Ama Yavuz inatçıydı, babasından miras güçlü karakteriyle sözünü esirgemez, kendi evini kendi yönetirdi. Annesine saygılıydı ama sözünden de dönmezdi.

Meryemi de deli gibi seviyordu. Onu ilk gördüğünde narin, beyaz yüzlü, masmavi gözlü, minik burunlu, zarif bir kızdı Meryem. Sevgisini en saf, en temiz haliyle önüne sermek istemişti.

Ama Meryem, Yavuzun annesinin huyunu biliyordu. Eve gelince kaynanasının her kötü lafına, bakışına, iğneli lafına sabretti. İçine atamayınca, dertleşmek için Naciye Nine’nin yanına kaçar, dizlerine başını koyup usul usul ağlardı. Ninenin elleri saçlarını okşar, başını sevgiyle sıvazlardı, dua ederdi ikisi için.

Bir saat öyle oturup dertleşirlerdi, o zaman sanki içindeki karanlık bir nebze azalıyordu. Ama Naciye Nine de gidince sırtını dayayacak hiç kimsesi kalmadı.

Derler ya Zamanla acı diner. Yok, dinmezmiş… Aradan yıllar geçse de, içi sızladığında Naciye Ninenin dokunuşunu özler, gözlerinden yaşlar süzülürdü.

Yavuz’un evindeki gerginlik her yıl arttı. Şerife Hanım, Üç yıldır hazır yiyor, bir de çocuk bile doğurmuyor,” diye iğnelerdi torun bekleyememenin acısını. Meryem için bu konular cehennem azabından beterdi. Her köylü, Yavuz ne çocuk sahibi olacak, bu kız kısır! diye konuşurdu.

Yavuz köyde konuşulanlara kulak asmasa da, laflar kulaktan kulağa dolaşırdı. Eve gelince tüm mutsuzluklarını bir yana bırakır, Meryemi sevgiyle sarardı.

Belki Meryemin duaları, belki de büyük aşkları mucize yarattı; Meryem hamile kaldı. Şerife Hanım daha da öfkelenmişti, Yavuz ise her zamankinden daha çok karısını sever olmuştu.

Şerife Hanım evin içinde kara kuş misali dolanır, Meryemi her köşe başında yakalardı.

Yatıyor musun yine, tembel! Yoksa karnın büyüdü diye hiçbir şey yapmayacağım mı sandın? diye çıkışırdı, Meryemin sabah dinlendiğini görürse.

Estağfurullah anne, diye çekinir Meryem, sadece oturdum, sabahtan beri çalışıyorum.

Çalışıyormuş! diye hırlardı Şerife Hanım. Uşak mı var evde? Varsa yoksa su çekilecek, odun kırılacak, hayvanlar bakılacak! Eğer yapamıyorsan, çık git, oğluma hasta bir karı lazım değil!

Meryem sessizce kalkar, omzuna değnek, eline kova alarak suya giderdi. Karnı burnunda ağır kovaları taşırken, komşu nineler kafasını sallar, Şerife çok zalim oldu, hamile kızcağıza hiç acımıyor! derdi.

Ve sonunda Meryemin bir oğlu oldu. Ama çocuk çok zayıf doğdu, babasının kuvvetinden eser yoktu. Ara sıra mosmor olur, nefesi kesilirdi.

Kendi gibi avare, çocuğu da öyle doğdu işte, diyerek küçümserdi Şerife Hanım.

Anne, bu sizin kanınız, torununuz, derdi Meryem ağlayarak. Yavuzun oğludur.

Ha sakın doğarsa! diye alayla karşılık verirdi. Belki yakında erkek mezarını bile kazmamız gerek…

Meryem kaynanasının bu acımasız sözlerinden yıkılır, gözyaşı dökerdi. Şerife Hanım ise, Oğlu Yavuz, bu zavallı kızdan bıkarsa, zengin bir kız bulurum, hayaliyle fitneyi körüklerdi.

Yavuz akşama evine geldiğinde karısını dinlendirir, oğlunu büyük elleriyle sarıp severdi. Küçücük bebek, babasının kucağında huzur bulur, gülümserdi.

Her ne kadar narin olsa da, bizim gücümüzü herkese göstereceğiz, derdi Yavuz kendi kendine.

Çocuğa isim koydular: Orhan. Zaman geçti ama çocuk yine güçlenmek bilmezdi.

Bir zaman sonra Yavuzun işi çıktı, başka köyde iş vardı.

Yolum uzun, hemen dönemem, diyerek öptü karısının başını. Orhan’a iyi bak, kimseyi dinleme.

Şerife Hanım bunun üzerine tamamen zıvanadan çıktı. Oğlunun korumadığı anlarda Meryeme ağır işler yıktı. Meryem gece gündüz durmaksızın çalıştı. Geceleri ise Orhan hastalanır, sabahlara kadar uğraşır, gün ağardığında tekrar ev işine koşardı.

Meryem tükenmiş haldeydi, oğlu da hissederdi bunu adeta. Çocuk daha da zayıfladı, sık soluksuz kalır oldu.

Artık sonbahar gelmiş, ıslak, soğuk çökmüştü. Yavuzun eve dönmesi gerekiyordu ama dönüş yoktu.

***
Dönmese daha iyi, dedi bir gün Şerife Hanım, Kim uğraşır hasta karı ve çocukla! Belki dışarıda yeni bir gelin bulur.

Bu laflar Meryemin içini acıttı. Ya doğruysa? diye düşünüp ağladı her gece.

Şerife Hanım her geçen gün Meryemin aklına kuşkular tohumları ekti.

Yavuzu düşünmüyor musun hiç? Bak çocuk ölmek üzere, sen de yakında mahvolursun. Bırak git, Yavuza engel olma, dedi bir gün kaynanası.

Nereye gideyim anne? Kış geliyor, oğlum zaten hasta, daha da kötüleşirse…

Ölürse de ne çıkar ki? diyerek soğuk bir sesle cevapladı Şerife Hanım. Ölmezse rahat edeceksiniz. Hem Yavuz gerçek aile kurar, sağlıklı çocuklar yapar.

Meryem şaşkınlıkla dinledi. Bir insan bu kadar acımasız olabilir miydi? Kendisi de anne olan bu kadın, hiç mi anlamıyor? O sırada Orhan birden ağlamaya, morarmaya başladı.

Unutma, Meryem. Başkasının acısı üzerine mutluluk kurulmaz, dedi Şerife Hanım ve odadan çıktı, Meryem’i yalnız bıraktı.

Yaklaşık iki hafta geçti. Yerde kar taneleri belirdi, buz gibi rüzgarlar dolandı. Meryem perişan, iyice zayıfladı, bazen Şerife Hanıma karşı koysa da ev de, kocası da olmadığı için etkisizdi. Kulaktan kulağa yayılan Yavuz karısını bıraktı dedikodusuna asla cevap gelmedi. Meryem hep kendisini suçladı.

Ne kendisi yaşıyor, ne oğlumun yaşamasına izin veriyor, diye içinden mırıldandı Şerife Hanım. Ve bardağı taşıran son damla yaşandı.

Meryem odasına gitti. Bir bohçaya üç beş parça kıyafetini koydu, Orhanı kalın örtülere sardı ve evden çıktı.

Şerife Hanım, gelininin bu ani kararı karşısında sessizce izledi. Günler önce oğlundan haber gelmişti: Yavuza haydutlar saldırmış, ağır yaralanmış ama hâlâ hayattaydı, şehirde bir hastanede tedavi görüyordu. Meryem ise hiçbir şey öğrenmemeliydi, böyle olması işine gelirdi. Oğluna Orhan öldü, karısı da acıdan aklını yitirdi diye anlatacaktı.

Ertesi sabah köyde, Meryem çıldırdı, oğlunu alıp geceye karıştı! dedirtip ciğerini rahatlatacaktı. Komşular iki gün konuşup sonra unutacaktı, çünkü kış vakti kimse dışarı çıkmazdı.

***
Meryem, ormana doğru tedirgin adımlarla yürüdü. Haydut çıksa ölsem ne gam, ama oğluma bir şey olursa kahrolurum, diye düşünüyordu.

Ama yolunda karşısına kimse çıkmadı. Sabah olunca uzaklarda başka köyün evleri göründü.

Bir kapıdan koca soğukta içeri alınacağını beklemiyordu. Dünya hala iyi insanlar var, umuduyla, En azından bir dilim ekmek, biraz su, bir anlık sıcaklık bulunur belki, dedi.

Sokaklar ıssızdı. El ayak yoktu. Bir tek soğuk su çekmeye çıkan köylü kadın vardı; kalın kemikli, pembe yanaklı.

Sen kimin kızısın? Böyle donmuşsun, zavallı gibi, dedi üstten bakarak.

Kimsenin… diye fısıldadı Meryem. Sadece yolcuyum, öbür köyde babam var, diyerek yalan söyledi.

Bu havada deli misin; hiçbir baba kızını, hele çocukla, sokağa atmaz! dedi kadın.

O an Meryemin gözlerinden yaşlar boşaldı, elleriyle yüzünü kapattı, ağladı.

Kalk bakayım, benimle gel, dedi kadın. Kovalarını bırakıp Meryemi evine aldı.

Ev sıcaktı, sobada odunlar yanıyordu. Odanın otantik kokusu, içinde bir huzur yarattı. Meryem sadece o an yorgunluğunu fark etti.

Kadın kendisini soyunmasına yardım etti, bebeğini hassasça alıp sardı.

Benim adım Sultan, dedi kadın, şimdi çocuğu soyacağım.

Aman Allahım, bu ne kadar küçücük! diye haykırdı Sultan. İsmi nedir, vaftizli mi?

Evet, adını Orhan koyduk, dedi Meryem, sonra kendinden geçti.

Kaç saat baygın kaldı bilmiyordu. Gözlerini açtığında başka bir yatağın içindeydi, oğlunu bulamayınca panikledi. Tam kapıdan koşacakken Sultan içeri girdi.

Uyandın mı? Nereye böyle?

Oğlum nerde? diye haykırdı Meryem.

Sakin ol, ah be saf kız. Üç gün ateşler içinde yattın. Oğlunu anneme götürdüm, ormanda kalıyor; çocuğa şifa için, dedi Sultan.

Neden? dedi Meryem korkuyla.

Sen şimdi otur, anlatacağım, dedi Sultan.

İki kadın sofraya geçti. Sultan ot bitki çayı demledi, Meryem anlatmaya başladı; aşkını, kaynanasının zalimliğini, oğlunun hasta doğduğunu, hepsini anlattı, Sultan da sessizce dinledi.

Allahın yolları bilinmez, dedi Sultan. Korkma. Oğlun iyileşecek. Senin de kaderin değişecek, bana ulaştığın için şanslısın. Sadece içindeki iyiliği kaybetme, o seni her karanlıktan çıkarır.

Yalnız oğlumu görmek istiyorum, Sultan Abla, dedi Meryem.

Götüreceğim ama birlikte geri döneceğiz, oğlunu alamazsın şu an, dedi.

Yapmayın abla, oğlumu bırakmaya dayanamam, diye yalvardı Meryem.

Giyin, yola çıkalım, orada anlarsın.

Çıktılar, Sultan doğruca ormana saptı. Normalde annemle tüm kış ormanda kalırız, diye anlatmaya başladı. Annem köylülerden uzak, hastalara şifa verir, diye ekledi.

Yol bitince yalnız bir kulübeye vardılar. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı; Sultanın annesi Mahile Hanım, çelimsiz, minik, gerçek bir Anadolu ninesi.

İçeri girdiler. Mahile Nine:

Hoş geldin yavrum, dedi. Oğlunu gör, uyuyor. Sakın ses etme.

Meryem, gösterilen köşeye gidip asılı beşikteki Orhana hayran hayran baktı; yüzü sanki pembemsi, hiç olmadığı kadar sağlıklı duruyordu.

Mahile Nine omuz silkti.

Otur da dinle bakayım, dedi. Köydekiler beni cadı kadın sanır, uzak dururlar. Kızım, hamileyken mezar ziyaretine çok gitmek kötüdür. Sen de sık sık Naciye Nineye gittin. Ölü ruhu peşine takılmış, doğunca Orhana geçmiş. O nedenle oğlun soluksuz kalıyor. Ama merak etme, birkaç gün burada kalınca oğlun şifa bulacak, dedi.

Kafası karışan Meryem bir nebze olsun iç huzuruyla Sultan’la köye geri döndü.

***
Birkaç hafta geçti, Orhan iyileşti. Sultanın evinde misafir etmekten mutlu oldular, Meryem ev işlerinde yardımcı olurdu.

Bir gün Meryem, Sultan Abla, Mahile Nine neden ormanda yaşar? diye sordu.

Çok zaman önce, gençken herkese yardım ederdi ama köylüler vefasızdır. İki bebek peş peşe ölünce cadı diye suçladılar. Suçu ona atıp yakmaya kalktılar. Sonra doktor gelip ölümün doğal nedenlerden olduğunu kanıtlayınca köylüler pişman oldu. O da bir şart koştu: Ormanda ev yapılırsa, sadece çocuklara bakacak. Yetişkinlerle uğraşmaz. Herkes korkudan bir daha dokunmadı.

O zamandan beri hasta çocukları köy girişine bırakırlar, birkaç gün sonra gürbüz şekilde geri gelirlerdi, diye anlattı Sultan.

Mahile Nine çocukları nasıl iyileştiriyor ki? dedi Meryem merakla.

Bunu fazla bilme, çabuk uyuyamazsın, deyip güldü Sultan. Endişelenme, büyüyle değil.

Bu sırada Meryemin eski köyünde olaylar olur. Nihayet Yavuz taburcu olur, eve döner. Evinin içine girince sanki orada hiç karısı, çocuğu olmamış gibi.

Şerife Hanım, Affet oğlum, ben koruyamadım karını ve oğlunu, diye ağladı. Sen gidince üçüncü gün Orhan öldü. Meryem deli gibi oldu, ölüsüyle birlikte evden fırladı gitti. Ben engelleyemedim, aradım ama bulamadım…

Yavuz, annesinin sözlerinde kayboldu kelimesiyle dondu kaldı.

***
Bütün bir kış Yavuz hayattan koptu. Günleri, geceleri akıp giderken bir türlü eski haline dönemedi. Annesi sürekli evlendirmeye çalıştı, ama bir gün Yavuz öyle bir gürledi ki, kadıncağız köşe oldu.

Bir karımı, bir oğlumu koruyamadım, sakın bana tekrar evlilikten bahsetme! diye bağırdı.

Zaman eridi, Yavuz içine kapandı, aşksız, neşesiz bir yaşama gömüldü.

Bir yıl, iki yıl geçti. Annesi bakıp üzülüyordu, ev kocaman ama içinde kimseyle konuşulmuyordu. Kendini suçlamanın ağırlığı, Şerife Hanımı çökerte çökerte mezara soktu. Yavuz annesini şehirden getirdiği doktorlara bile gösterdi ama kimse fayda etmedi. Sonunda Şerife Hanım da öldü, oğluna gerçeği asla söylemeden.

Yavuz tümüyle yalnız kaldı. Özellikle geceleri dayanacak hali kalmamıştı. Sonunda, Annemin kırkı çıksın, ardından da ben gideceğim! diye düşündü.

***
Mahile Nine bir gece gölgelerle konuşuyordu.

Ne işin var burada? Hayatta vicdanın yoktu, öldükten sonra nasıl olacak? diye çıkıştı karanlık köşedeki gölgeye.

Gölge ağlıyor muydu, uluyor muydu, belli değildi.

Yavuzu göremeyecek… diye fısıldadı gölge.

Bunu bilmem için sana gerek yok, dedi Mahile Nine, yeterince cefasını çektirdin… Göster bakalım.

Gölge Mahile Ninenin üstüne çöktü. Kadının gözleri önünden bir film gibi Yavuzu gördü; adam bataklık kenarında, etrafını şeytanlar sarmış, ondan vazgeçmesini bekliyorlar…

***
Meryem, dedi Sultan, böğürtlen toplasak ya! Anneme versem de kışa çocuklara reçel yapsa.

Ben toplarım, dedi Meryem. Orhancık için dünya kadar zahmet çekilir.

Ertesi gün, Sultan Orhanla evde kalmaya razı oldu, Meryem böğürtlen toplamak için ormana gitti.

***
Kırkıncı gün dualar edildi, taziye yemeği verildi. Akşam olunca herkes dağıldı. Ardından Yavuz ormana gitti. Bastığı yerler bataktı, gözleri önünden o eski hayatı geçti. Ne eşi kalmıştı, ne oğlu. Gidip, kendini bataklığa bırakacaktı.

Birden ince bir ses duydu, şarkı gibi. Tanıdık bir kadın sesi. Beyaz bir siluet, ağaçlar arasında. Yavuz, Meryem? dedi.

Meryem bataklığın diğer yanında duruyordu, gözleri yaşlı.

Kızım, ölümden sonra buluşacağımızı sanıyordum… dedi Yavuz.

Ne ölmesi, yaşıyorum ben! diye haykırdı Meryem.

Yavuz şaşkın durdu. Sonunda gerçeği idrak etti, bataklıktan çıkmaya çalıştı. Ama ayakları bataklığa saplanmıştı. Meryem dal, çalı toplayıp yardım etti, kan gönülden ve korkudan ağlıyordu.

Birlikte güç bela oradan çıkabildiler. Yavuz, Meryem’e sarılıp gözyaşlarıyla mutluluğa boğuldu.

***
Yavuz, Meryem ve Orhan’ın yaşadığını öğrenince, mutluluktan deliye döndü. Evin içinde oğluna sarılıp saatlerce ağladı. Sultan güçlükle sakinleştirip onları oturttu.

Dertler, korkular bir gün unutuldu. Yavuz doğup büyüdüğü köyü terk edip Sultanın köyüne yerleşti. Kendi elleriyle evini oraya yaptı, orada Sultana öz anası gibi sarıldı.

Kimi mezarlar, kaldırılmadıkça üzerine ot biter. Şerife Hanımın da hikâyesi böylece unutuldu gitti. Kimse de bilmedi, huzura erdi mi, kendi elleriyle ne kadar bedbahtlık getirdi? Hırs ve öfkeyle nice eve mutsuzluk taşıdı?

Kadermiş… Ve hayat, her şeye rağmen, devam etti.

Rate article
Lifequest
Türk Kadınının Kaderi: Mariye’nin Hikâyesi Babaannesi Nazife Hanım’ın vefatıyla Mariye’nin dünyası …