Gizemli Mesajlar
Sabah evde yine karışıklık vardı. Tuğçe ve Barış alarmı duymadan uyumuşuz; ikimiz de bir telaş içinde, hem giyinip işe yetişmeye hem de oğlumuz Kaanı anaokuluna hazırlamaya çalışıyorduk.
Barış! Bugün Kaanı sen alırsın değil mi? diye seslendim ben, bir elimde pantolonumu çekerken diğer elimle Kaanın çantasına yedek kıyafetlerini yerleştiriyordum.
Tamam da anahtarlarımı gördün mü? diye aceleyle sordu Barış, gözleriyle her yeri tarayarak.
Hayır görmedim! dedim, biraz gergin bir sesle. Çünkü telefonu bir türlü bulamıyordum. Sonunda koltuk yastıklarının arasında bulduğum gibi hemen Kaanı giydirmeye girişttim. O ise bütün telaşımıza aldırış etmeden arabalarıyla oynuyordu.
Anaokuluna ucu ucuna beş dakikada yetiştik Kaanla. Onu soyup öğretmenlerine bırakmaya çalışırken, montunun fermuarı bir türlü açılmadı. Tam uğraşırken başımı kaldırdım. Kaanın gözleri dolmuştu, dudakları bükülüp ellerini yumruk yapmıştı.
Anne, ben okula gitmek istemiyorum diye fısıldadı üzgün bir şekilde.
Kendime hâkim olmaya çalıştım. Hemencecik bitecek Kaancım. Arkadaşların seni bekliyor, çok güzel oyunlar oynarsınız, dedim ama belli ki içimden gelse de kelimeler ona ulaşamıyordu.
Tam o sırada anaokulu öğretmeni çıktı. Yumuşacık bir tebessümle Kaanın elinden tuttu: Endişelenmeyin Tuğçe Hanım, biz burada hallederiz. Kaan, gel bakalım beraber arkadaşlara gidelim.
İçime biraz su serpildi ama stres dalga dalga hâlâ üzerimdeydi. O kadar gecikmiştim ki, saate bakarken gene panik oldum. Hemen müşterime haber vermem gerekiyordu. Çantamdan aceleyle telefonu çıkardım. Ama ekrana bakınca kendi telefonum olmadığını fark ettim. Meğer sabah telaşıyla benim ve Barışın telefonlarının kılıflarını karıştırmışız. Allah kahretsin şu takım kılıfları!
Of peki şimdi ne yapacağım? Müşterimin numarası onda kayıtlıydı. Hemen Barışı aramam, durumu anlatmam ve numarayı göndermesini istemem lazımdı.
Tam o anda telefonu elimde tutarken cihaz titredi ve bir mesaj geldi. Ekranda gördüğüm mesajda şöyle yazıyordu:
Mehmet: Spor salonundaki kız ne oldu? Numaranı verdi mi?
Donup kaldım. Mesajı tekrar tekrar okudum, adeta tüylerim ürperdi. Diyalog şöyle devam ediyordu:
Mehmet: Vallahi başardın mı şimdi?
Barış: Evet, verdi. Bu hafta sonu bende buluşacağız.
Kalbim küt küt atıyor, gözlerim yaşlanıyordu. Bu hafta sonu dediği, Kaanı anneme bırakıp geceyi annemde geçireceğim gün. Zaten içimde bir hüzün, bir ağırlık vardı; ama şimdi içim paramparça.
Eve dönüşte Barışa hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. Herhalde birkaç gün nefesimi tuttum, kafamda Yanlış mı anladım acaba? deyip kendimi teselli etmeye çalıştım. Fakat içimde aynı cümle dönüp durdu: Bu hafta sonu, bende.
Barış ise hiçbir şeyin farkında değil gibiydi. Her zamanki haliyle bana yardım ediyor, akşamları yemek hazırlamama destek oluyor, Kaanı yatırırken sarılıyor. Onun bakışlarında ne bir utanma, ne de bir huzursuzluk izi vardı. Bu beni daha da çok korkutuyordu.
Çarşamba akşamı film izlerken, Barış kolunu omzuma attı. Her zamanki gibi gülümsedim ama içim ağlıyordu. O an yanında olmak bile bana güven vermiyordu. Yaptığı her hareket sahte geliyordu.
Cuma gecesi, Kaanı yatırdıktan sonra dönüp mutfakta suyla oynamaya başladım. Barış arkamdan sarıldı:
Sen bugün çok dalgınsın, her şey yolunda mı? dedi.
Bir an nefesim kesildi ama kendimi toparlayıp Yorgunum sadece, cevabını vermeye çalıştım.
Anlıyorum, dedi sevgiyle, başıma bir öpücük kondurdu.
O Cuma gece yarısı, Barış uyurken ben usulca kalkıp banyoya geçtim. Kapıyı kilitleyip yere oturdum. Ağladım. Neden? dedim. Neden böyle oldu? İçimdeki sızı bir türlü dinmiyordu. Ne yapmam gerektiğini bilemedim. Anlaşılan, ertesi güne maskemi takıp devam etmek zorundaydım.
Cumartesi sabahı Kaanı anneme bıraktım. Annem beni kapıda karşıladı ve endişeyle baktı.
Tuğçe, iyi misin kızım?
Gülümsemeye çalıştım: İyiyim anne, bir sürpriz hazırlayacağım Barışa. Geç kalmayayım. Dedim ve Kaanı öpüp hızla uzaklaştım.
Eve dönerken elim ayağım titriyordu. Ya sadece Mehmetle buluşuyorsa? Yanlış mı anladım? Ya o kız gelmezse? Kafam karışmıştı. Hem onları suçüstü yakalamak istiyor, hem de içimden yanlış anlamış olmayı diliyordum.
Eve arabayı park ettim. Kilidi açmadan önce geçmişteki mutlu anlarımız aklıma geldi: Mutfakta gülerken, Kağanı parkta gezdirirken, akşamları televizyon karşısında birlikte yayılırken Ailem o kadar sağlam ve mutlu geliyordu ki, şimdi kapının önünde o anları uzatmak istedim. İçeri girip her şeyin değişmesinden korkuyordum.
Kendime hakim olup yukarı çıktım. Anahtarı titreyen elimle yavaşça çevirdim. Evde karanlıktı, mutfaktan hafif bir ışık geliyordu. Kahkaha ve fısıltılar duydum. İçim buz gibi oldu.
Demek bu gerçekten oluyor, dedim kendi kendime. Tüm cesaretimi toplayıp koridora yürüdüm. Her adımda başım dönüyor, sanki vücudum kontrolümden çıkıyordu. Mutfak kapısına vardım, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Barış? dedim. Sesim yabancı, sanki bana ait değil.
Tekrar seslendim: Barış?!
Mutfağa girdim. Karşımda iki kişi vardı: genç bir kadın ve bir adam. Adam Barış değildi. Mehmetti bu, Barışın en yakın arkadaşı.
Bir anda herkes dondu. Mehmet yüzünde büyük bir telaşla dönüp bana baktı.
Tuğçe! Dur, düşündüğün gibi değil! Sadece Biliyorsun, başka gidecek yerimiz yoktu Anneme de götüremem ya! dedi telaşla açıklamaya çalışırken ben orada öylece kalakaldım. Kafamda bir uğultu vardı, hiçbir şey anlamıyordum.
Mehmet söylenmeye devam ediyordu ama ben duymuyordum artık. Gözyaşlarım akmaya başladı; fakat o anda kendi kendime gülümsediğimi fark ettim.
Anladım Mehmet Tamam. Ben gidiyorum, dedim usulca. Hemen evden çıktım, soğuk hava yüzümü keskin biçimde yaktı. Elleri titreyerek telefonu aldım ve Barışı aradım.
Alo? dedi, sesi telefonda yorgun.
Ben ise kelimeleri bir araya getiremiyordum. Hıçkırıklar arasında, aptalca ama çok gerçek bir cümle döküldü ağzımdan:
Seni seviyorum Hem de çok
Ağlarken, bir garip kahkahayla karışık duygularımı anlatmaya çabaladım. İçimdeki huzursuzluk, şüphe ve kaygı bir anda boşandı. Sonunda fısıldayabildim:
Evdeydim Mehmet oradaydı
Anladım Affet beni, bir daha üzülme ne olur. Şu an ofisteyim, gel buraya. Mehmeti biliyorsun. Lütfen gel, seni bekliyorum…
Hemen geliyorum
Odanın köşesine oturmuş, şarap kadehlerimizle dertleşiyorduk. Ben başımı Barışın omzuna yaslamış, elimde şarabı tıngırdatıyordum.
Affet, mesajlarını karıştırmamalıydım. Hiç öyle biri olmadım ben, dedim gözümün içine bakarak.
Barış da içini çekti. Ben de hemen sana anlatmalıydım. Bu işe alet olmamalıydım
Niye ondan böyle bir şey istedin?
Çünkü Mehmet benim eski dostum. Derdini bana anlatıyor Hani şu gün, spor salonunda kıza çarpıp enerji içeceği döktü ya, kızın beyaz takımı masmavi oldu O günden beri çocukluğa döndü adeta. Korktu, benim yanımdan ayrılamadı.
Barış, Mehmeti taklit ederek güldürdü beni. Bir yandan da anlattı, Kızcağızı ayarlaması için ben devreye girdim, numarasını aldım, aralarını yumuşattım falan
Peki neden bizim eve getirdi? dedim.
Hani annesinin yanında hâlâ yaşadığı için Kira vermemek, annesi yemek yapsın diye Hem çoraplarını bile annesine yıkatıyor ya
Göz göze gelince ikimiz de gülmeye başladık.
Gerçekten tam cimri! Durumunu bildiğim için yardım ettim, yoksa başka bir sebebi yok! dedi Barış.
Sonra, sessizce kafamı salladım: Şimdi onlar hâlâ evde olursa? Biz ofiste sabaha kadar yatamayız ki Eve de henüz gitmek istemiyorum. Biraz daha dursunlar bakalım…
Barış beni dudaktan öptü. Ben öyle cimri değilim. Hatta bu akşamı birlikte geçirmeyi hak ettik.
Ciddi misin? Otele mi gidiyoruz? dedim heyecanla.
Barış başını salladı ve kocaman gülerek beni bir anda omzuna aldı. Şaşkınlıktan ve mutluluktan kahkaha attım. Kollarımda Barışın sıcaklığıyla, birkaç saat önce içimde gömdüğüm evliliğimi yeniden doğmuş gibi hissettim.
O gün bana öğretti ki, hayat bazen gördüğümüzden fazlası olabilir. En önemlisi, güvenip, konuşabilmekmiş. İnsanın aklına gelen en karanlık anlarda bile, sevdiğine sarılmak, her şeyin ilacı olabiliyormuş.




