Doğum günümde bana pasta getirdiler… Ben ise onlara öyle bir hakikat sundum ki, kimse beni suçlayamazdı. O gün, bir rüyanın içindeydim sanki, koyu mavi bir akşamda, loş ve titreşik bir ışık içinden geçerek İstanbulun unutulmuş bir semtindeki küçük bir salona adım attım.
Doğum günüm benim için hep özeldi. Sahneye çıkmaya hevesli olduğumdan değil; bana, tüm ağrılarımla, seçimlerim, vazgeçişlerim ve küçük zaferlerimle bir yılı daha atlattığımı hatırlattığı için. Bu sefer, kutlama sade ve şıktı, abartıdan, gösterişten uzaktır: Masalarda hafif yanık kandiller, avizelerden yayılan bal rengi bir ışık, fonda bağlama ile mırıldanan eski bir sevda türküsü. Çok yakın birkaç dost, birkaç akraba, bir de o… Kocam Selim kadınların bana imrenerek baktığı bakışıyla yanımda.
“Ne iyi adama denk gelmişsin!” derlerdi güya övgüyle bana.
Sadece gülümserdim. Oysa evde bir buz gibi hissin kapıdan içeri süzüldüğünü kimse bilmezdi.
Son aylarda onda bir şeyler vardı; kaba değildi, hiç sesini yükseltmemişti. Doğrudan aşağılandığım da olmamıştı. Sadece yavaş yavaş… yok oluyordu. Telefonuna gömülerek, bakışlarını uzaklara kaçırarak, ilgisini usulca geri çekerek. Kimi zaman yanında, koltukta oturduğumuz halde, sanki başka bir kadını düşünüyormuş gibi yabancı geliyordu.
Ve onu hiçbir zaman yalan üstünde yakalayamıyordum. Yalanları pürüzsüz, soğuk, iz bırakmadan akıp gidiyordu. Hatasız bir adam kadar tehlikelisi yoktur; ne kadar arasan da elde bir kanıt kalmaz, yalnızca içini kemiren bir his bırakır geride.
Ne paranoyak olmak istiyordum, ne de saf. Ben soru sormam, peşine düşmem; izlerim, gözlemlerim. Ve dikkatle bakmaya başlayınca fark ettim; her Çarşamba “bir randevusu” vardı. O akşam eve geç gelirdi, üstünde bana yabancı bir parfüm kokusu, yüzünde bana ait olmayan bir tebessümle.
Sormadım. Çünkü soran kadın, çoğu zaman yalvaran rolüne itilirdi. Ben ise gerçeğin, kovalamadan, peşime takılıp geleceğine inanmıştım.
Bir hafta önce, doğum günüme tam yedi gün kala, tuhaf bir huzur içinde kaldığım bir akşamda, cebindeki telefon masanın üstündeydi. Ekranı yanıp söndü: yeni bir mesaj. Ben asla karıştıran kadınlardan olmamıştım. O gece ise odada hafifçe salınan bir huzur ve nihayetinde içimde yankılanan o sesi duydum: “Bak. Yakalamak için değil. Özgürleşmek için.”
Ekrana baktım.
Bir cümle:
Çarşamba her zamanki yerde, bu kez tamamen seninim.
Tamamen seninim.
Bu iki kelime yıkmadı beni. Tam tersine, düzenledi. İçim ne daraldı, ne coştu. Sadece, huzurlu bir sessizlikle kaplandı.
Sonra, kocam artık benim değildi, sadece benim yanımda yaşamaya devam eden biriydi, anladım.
Ve o an, güçlü kadınların yaptığı gibi yaptım:
Bir sahne kurmadım.
Yatakta bekleyip hesap sormadım.
Bilinmeyen kadına tek bir kelime yazmadım.
Kimseyi aramadım.
Yalnızca bir plan yazdım; kısa, net, zarif.
Doğum günümde, Selim alışılmadık derecede kibardı. Aşırı kibardı hatta. Elinde dev bir çiçek buketiyle geldi, alnımdan öptü, kalabalığın içinde elimi hiç bırakmadı, “canım” diyerek pohpohladı. O gün en aldatıcı adamlar, kusursuz rolü oynayabilenlerdi.
Salon doldu; kahkahalar, kadeh tokuşturulmaları, müzik, fotoğraflar… Ben gece mavisi bir elbisedeydim, omzumdan hafifçe düşen saçlarım, özgüveniyle uzakta durup salonda süzülen bir yıldız gibi. Ben acılı görünmek zorunda değildim; ben güzeldim. Herkes beni böyle hatırlasın istedim: Sevgi dilenen değil, yalanın içinden başı dik çıkan biri olarak.
Selim yanıma gelip kulağıma eğildi:
Sana bir sürprizim olacak sonra, dedi.
Sakinçe baktım.
Benim de sana, dedim.
Gülümsedi, hiçbir şeyden şüphelenmedi.
O an pasta geldiğinde, rüya tam orada bozuldu: Büyük, bembeyaz bir pasta, üstünde altın rengi zarif çizgiler ve minik krem çiçekler.
Herkes ayağa kalkıp şarkılar söyledi. Mumları üfledim, alkışlar yükseldi. Tam yanaklarıma bir öpücük konduracakken hafifçe geri çekildim; kaba olmadan sadece fark etmesini istedim.
Mikrofonu elime aldım. Yüksek sesle konuşmadım, net konuştum.
Burada olduğunuz için çok teşekkür ederim, dedim. Fazla lafa gerek yok. Sadece aşka dair bir şeyler söyleyeceğim.
Herkes tebessümle bana bakıyordu, içten bir mesaj bekliyorlardı.
Selim kendini galip görüyordu.
Ama ben ona artık ait olmayan bir kadın gibi bakıyordum.
Aşk, dedim, aynı evde yaşamak değil. Kimse bakmazken de sadık olmaktır aşk.
Bir iki kişi huzursuzca kımıldandı.
Henüz riskli değildi; romantizm sanılabilirdi.
Ama bugün benim günüm, dedim gülümseyerek. Kendime bir hediye vermek istiyorum. Gerçeği.
Kimse gülmüyordu artık. Gözler gerginleşti.
Masamın altından siyah, mat, zarif bir kutu çıkardım. Önüne koydum.
Selim gözlerini kırptı.
Bu nedir?
Aç, dedim sakince.
Mahcupça kıkırdadı.
Şimdi mi?
Şimdi. Herkesin önünde.
O an herkesin gözleri bu küçük kutuya kilitlendi.
Kutuyu açtı.
İçinde bir USB ve katlı bir kart vardı. Üst satırı okudu, yüzü değişti. Panik yoktu, maske düşmüştü artık.
Misafirlere döndüm, sert olmadan:
Endişelenmeyin, dedim. Bu bir skandal değil, benim finalim.
Sonra ona döndüm:
Çarşamba, dedim hafifçe. “Her zamanki yer.” “Tamamen seninim.”
Arkadan birisi kadehini düşürdü.
Gürültüden değil, şoktan.
Ayağa kalkmaya çalıştı:
Lütfen…
Elimi hafifçe kaldırdım.
Hayır, dedim yumuşakça. Böyle konuşma. Yalnız değiliz. Burası senin mükemmel olduğunu sandığın yer. Herkes, bu maskenin ardındaki gerçeği şimdi görecek.
Gözleri bembeyaz, boştu.
Kendini kurtarmanın yolunu aradı.
Ama ona en sevdiğini, kontrolü aldım.
Ben bağırmayacağım, dedim. Ağlamayacağım. Bugün benim doğum günüm. Bugün kendime onurumu hediye ediyorum.
Son kez konuştum mikrofondan:
Hepinize teşekkür ederim; şahit oldunuz. Bazı insanlar ancak seyirci olduğunda, iki gerçekle yaşayamayacaklarını anlar.
Mikrofonu bırakıp çantamı aldım, rüya şehrin soğuğunda terasa yöneldim. Dışarısı buz gibiydi, nefesimden buhar çıkıyordu, fakat her şey gerçekti.
Yıkılmamıştım.
Özgürdüm.
Kapının önünde bir an durup derin bir nefes aldım. Üzerimden, bana ait olmayan, fazla ağır bir yük akıp gitti.
Uzun zamandır ilk kez sabah uyanınca “Acaba beni seviyor mu?” diye düşünmeyeceğimi anladım.
Çünkü aşk soru değildir.
Aşk eylemdir.
Ve eğer o eylem yalandan ibaretse bir kadının hakikati hak ettiğini kanıtlaması gerekmez.
Bir kadın, sadece gider ince bir zarafetle.
Sen olsan ne yapardın? Sırrı saklayıp kendi içinde sessizce mi acı çekerdin, yoksa hakikati zarafetle ışığa mı çıkarırdın?




