Beni baloda kapının önünde tek başıma bıraktı… Ama ben öyle bir gittim ki, bütün gece beni aradı. …

Bir zamanlar, yıllar önce, bir balo gecesinde yaşadıklarımı hatırlıyorum. O gece Sarıyerde, zarif bir köşkte Büyükadaya bakan pencerelerden şehir ışıkları görünürdü. Kadınlar gecenin vaadini fısıldayan elbiseler içinde, erkekler ise bahaneye dönüşmüş smokinlerle süzülürdü. Masalarda ince uzun kadehlerde şampanya, avizelerden dökülen altın sarısı ışık, hafif bir müzik ve eski İstanbulun zenginliğiyle dolu bir hava

O akşam, ben girişte durmuş, üstümde fildişi renkte saten bir elbiseyle, dikkat çekmeden şıklığın ne olduğunu göstermek isterken, her bakış üstüme ince bir toz gibi siniyordu. Saçlarım yumuşakça omuzlarıma dökülüyordu; kulaklarımda narin, zarif birer inci küpe. O gece, ben de küpelerim gibiydim; pahalı, ölçülü, sessiz.

Ve o ise bana bakmıyordu bile. Yanında bir kadın değil de, bir fotoğraflık eş getirmiş gibiydi. Sadece içeri girip gülümse, dedi bana kravatını düzeltirken, Bu gece önemli. Başımı salladım. Kabul ettiğimden değil Sadece içimde artık biliyordum ki, bu onu mutlu etmek için kendimden taviz verdiğim son akşam olacaktı.

O önden yürüdü. Kapıyı benim için açmadı. Beklemedi. Elini uzatmadı. Az ileride, kendini göstermek istediği kalabalığın arasına karıştı. Ben ise bir an kapının eşiğinde fazladan kaldım; o bir saniyelik tereddüt, onunla değil, hep ardından gidiyormuşum gibi hissettirdi.

İçeri ağır başlılıkla girdim. Ne öfkeyle, ne de kırgınlıkla Kendi zihnimin içine yürür gibi sakince. İçeride kahkahalar, parfüm bulutları, ışıklar ve neşe doluydu. Onu uzaktan gördüm: Elinde içki kadehi, insanların arasında çoktan kendi çevresini oluşturmuştu bile.

Bir de onu gördüm; özenle seçilmiş bir meydan okuma gibi yanında duran kadını. Sarı saçları ve porselen teniyle, ışıltılı elbisesi ona farklı bir hava katıyordu. O kadın ona fazlasıyla yakın duruyordu, fazlasıyla samimi gülüyordu. Elini doğalca onun üstüne koydu. O ise elini çekmedi, geri bile adım atmadı. Bana sadece kısa, unutan bir bakış attı yolda gördüğü işaret levhası gibi: Ha, evet, bu da vardı.

O an acı hissetmedim. Sadece bir açıklık Bir kadın gerçeği kavrayınca ağlamaz artık sadece umut etmeyi bırakır. İçimde bir şeyin sessizce ve kesin bir şekilde yerine oturduğunu hissettim; pahalı bir çanta tokasının kapandığı gibi.

Ben salonda tek başıma, terk edilmiş biri gibi değil, kendi kaderini seçen bir kadın gibi süzüldüm. Şampanya masasında durdum, bir kadeh aldım, bir yudum içtim. Tam o sırada kayınvalidemi fark ettim; başka bir masada, pahalı bir elbise içinde, yanında ise az önce gördüğüm kadın İkisi de bana bakıyordu.

Kayınvalidem gülümsedi; gerçek değil, sanki Bak, işte gereksiz olmanın tadı böyleymiş der gibiydi. Ona gülümsedim; benimkisi de gerçek değildi. Ama bakışlarıma şunu iliştirdim: Beni böyle belki son görüşün olacak, iyi bak.

Yıllarca iyi gelin, uygun kadın olmaya çalıştım. Ne fazla giyineyim, ne çok konuşayım, ne de çok şey isteyeyim Uyumlu olmanın ne anlama geldiğini bana onlar öğretti. Halbuki uyumlu kadının her zaman bir yedeği olurdu.

O gece, bana ilk kez açıkça mesafe koyan hali bu değildi, ama ilk defa herkese göstere göstere yaptı. Son zamanlarda akşam yemeklerinde beni yalnız bırakıyor, planları bozuyor, eve donuk suratla dönüp Sakın şimdi başlama, diyordu. Ben de başlatmıyordum. Ve artık, nedenini çok iyi biliyordum: Sessiz sedasız bir şekilde yok olmamı istiyordu, çünkü hayatının başka bir versiyonuna hazırlanıyordu.

Ve kötüsü, nasıl olsa susacağımı, affedeceğimi, olduğum yerde kalacağımı zannediyordu. Oysa sustuğum anın sabrın değil, bitişin sessizliği olduğunu bilmiyordu. Ona uzaktan son bir defa baktım başka bir kadına gülüyordu.

O an kendime söz verdim: Bırak, burası onun sahnesi olsun. Ben finalimi kendime yapacağım.

Yavaş yavaş kapıya yürüdüm. Ne ona, ne gruplara, ne masalara Kararlı adımlarla çıkışa. İnsanlar önümden çekiliyordu; üzerimde durdurulamayacak bir irade vardı sanki. Kapıya gelip durdum. Badem rengi, yumuşak, değerli paltomu aldım, omzuma attım, küçük çantamı elime aldım. Son bir kez arkamı döndüm; gözleriyle beni aradığını hissettim.

Ama ona değil, kendime bakmak için döndüm. Göz göze geldik sonunda. Ben ne acı, ne öfke, ne de sitem gösterdim. Ona, belki bir erkeğe verilecek en büyük dersi verdim: Onsuzluğa duyulan ihtiyaçsızlık.

Gözlerim ona şunu söylüyordu sanki: Beni kaybetmenin bin yolunu bulabilirdin, ama en anlamsızını seçtin. Bir adım bana yaklaştı. Ben kıpırdamadım. Sonra bir adım daha attı. O an anladım ki, bu aşk değil; bu, kontrolü kaybetmenin korkusu Artık ben onun hikâyesinde yeniden yazılacak kahraman değildim. Beni bıraktığı yerde bulamayacaktı.

Ağzını bir şey söylemek için açtı. Dinlemedim. Sadece hafifçe başımı salladım; daha konuşma başlamadan bitirmiş gibi. Kapıdan çıktım.

Dışarıda hava temmuz gecesi kadar serin ve ferah. Sanki dünya bana fısıldıyordu: Al, özgürlüğü içine çek, şimdi gerçekten serbestsin. Telefonum titredi yürürken. Önce bir arama, sonra bir tane daha, ardından mesajlar:
“Neredesin?”
“Ne yapıyorsun?”
“Neden gittin?”
“Bana oyun yapma.”
Oyun mu? Oyun oynamıyordum; sadece seçimlerimi yapıyordum.

Evin önünde durdum. Ekrana baktım. Cevap vermedim. Telefonu çantama koydum. Ayakkabılarımı çıkardım, bir bardak su aldım, masaya oturdum. Sessizlik vardı. Ama bu sefer yalnızlık değil, güç hissettim.

Ertesi gün, elinde çiçeklerle ve bahanelerle kapıda belirdi; kırık bir şeyi özürle onarmaya niyetli biri olarak. Gözlerimde, eskiye dönmemi istemesinin hakkıymış gibi bakışlar vardı. Ben sadece sakince cevap verdim:
“Ben balodan değil, bana verdiğin rolden ayrıldım.”
Sustu. O an anladım ki; bir kadın gözyaşı dökmeden giderse, o hiç unutulmaz. Çünkü o zaman gerçek zafer onundur acıtmak değil, onsuz da var olabileceğini göstermektir.

İşte o zaman, seni aramaya başlar

Peki sen ne yapardın?
Benim gibi gururunla gider miydin, yoksa olay çıkmasın diye kalır mıydın?

Rate article
Lifequest
Beni baloda kapının önünde tek başıma bıraktı… Ama ben öyle bir gittim ki, bütün gece beni aradı. …