Yıldönümümüzde O, Sevgilisini Karşıma Getirdi; Benimse Elimde Onu Nefessiz Bırakacak Kanıtlar Vardı….

Bugün, evlilik yıl dönümümüzde benim gözlerimin önünde sevgilisini getirdiğinde, elimde onun nefesini kesecek fotoğraflar zaten vardı.

Kırmızı elbiseli kadın, yanına oturduğunda öyle doğaldı ki, yıllardır hayatında gibi vardı. Gözümü bile kırpmadım. Acımadı mı? Elbette acıdı. Ama o an çok önemli bir şey fark ettim: Benden asla onurumla hareket etmemi beklemiyordu. Bir fırtına, bir olay, ortalığı yakıp yıkmamı bekliyordu. Herkesin önünde kötü kadın rolünü üstlenmemi…

Ama ben, bana ihanet eden birine asla armağan vermem. Onlara yalnızca sonuçlarını veririm.

O adam her zaman tarzdan, itibarından, dışa karşı doğru izlenim bırakmaktan bahsederdi. Şimdi de yıl dönümümüzü seçti en çirkin şey için; topluluk önünde sessizce beni küçük düşürmeyi.

Masanın başında, sırtımı dimdik tutarak, siyah saten bir elbiseyle oturuyordum. O elbiseler ki, bağırmazlar; sade bir varoluşla orada olduklarını hissettirirler.

Salonda her şey lükstü. Bal renginde ışıklar, kadehlerde şampanya, suni gülümsemeler… Burası, insanların birbirini bakışlarıyla öldürdüğü ama asla yükses sesle konuşmadığı yerlerden.

İlk o girdi içeri. Her zamanki gibi ben de yarım adım arkasındaydım. Tam sürprizlerinin bittiğini düşündüğüm anda, bana dönüp kulağıma eğildi:
Sadece gülümse. Abartma lütfen.

Abartmak? Neymiş? dedim dingin bir sesle.

Kadınca şeyler işte. Keyfimi kaçırma bu gece.

Ve onu gördüm. Bize doğru geliyordu. Ne bir misafirdi, ne de arkadaş. Yerin, benim olması gereken yeri çoktan sahiplenmiş biri gibi oturdu yanına. Sorudan, mahcubiyetten eser yoktu. Sanki masa onunmuş gibi davrandı.

O ise klasik temiz gösterişli sunumuyla herkesin önünde konuştu:
Tanışın, sadece bir iş arkadaşım. Zaman zaman projelerde denk geliyoruz.

Kadın bana ayna karşısında defalarca prova yapmış biri gibi tebessüm etti:
Sizi görmek ne güzel, hakkında ne çok şey duydum!

Salonda olup biteni kimse anlamadı, ama ben anladım. Bir kadının hissetmesi için açıkça söze gerek yoktur, ihanetin kokusunu alır zaten. Gerçek basitti: O beni resmiyet diye getirmişti; öte yandan kadına artık kazanan sensin diyordu. İkisi de yanılıyordu.

Hikaye bir ay önce başladı. Onun değişiminde. Ne parfüm, ne saç tıraşıyla, ne yeni gömleklerle. Sadece ses tonu değişmişti.
Bana konuşurken sabırsız, bıkkın, tahammülsüzdü:

Soru sorma.
Karışma bana.
Kendini önemli sanma.

Bir akşam, uyuduğumı sandığında, balkona çıktı ve telefonda konuştu. Ne dediğini duymadım ama sesindeki tınıyı tanıdımo tını ki sadece arzuladığı kadınlar için kullanılırdı.

Ertesi gün ona sormadım. Sadece araştırdım. Sahne çıkarmadım, başka bir yol denedim: Delil topladım. Çünkü bana hakikat değil, o hakikatin en çok acıtacağı an lazımdı.

Doğru kişiyi bulmak kolay oldu. Biz kadınların, hiç konuşmayan ama her şeyi gören bir dostu mutlaka vardır.
O dostum, Sakın ağlama. Önce düşün, dedi ve birlikte fotoğrafları bulduk.

Ne mahrem, ne uygunsuz. Ama açıklaması olmayan netlikte kareler Araba içinde, restoranda, otel lobisinde beraberler. Ve fotoğraflar, yakalanmayacaklarını düşünen iki insanın özgüveniyle çekilmişti.

O zaman kararımı verdim. Ne kavga ne gözyaşı. Ama her yerde oyun değiştiren sembolik bir nesne Ne klasör, ne USB, ne siyah zarf. Krem rengi bir zarf, davetiye gibi. Kimse tehlike düşünmez gördüğündeişte en güzeli de bu.

İçine fotoğrafları koydum. Bir de el yazımla küçük bir not bıraktım:
Burada dilenmek, yalvarmak için değil; bitirmek için varım.

O akşama döndüğümde… Masadaydık. O konuştu, kadın güldü, ben sustum. İçimde soğukkanlı bir kontrol noktası vardı. Bir an daha eğildi ve daha keskin bir sesle fısıldadı:
Bak, herkes izliyor, sakın olay çıkarma.

O an gülümsedim. Ne yutkunan bir kadın gibi, ne de kabullenen. Onun iki yüzlü oyun çıkarken ben finali diziyordum kafamda.

Yavaşça ayağa kalktım. Zarif, sakin, sandalyeyi bile itmeden. Salonda zaman geri çekildi sanki. O, Ne yapıyorsun? bakışlarıyla bana bakarken ben planımı uyguladım.

Zarf elimdeydi. Onların arasından geçtimbirer müze objesi gibi bakıyordum artık. Zarfı masanın tam ortasına bıraktım, ışığın altına.

Bu size, dedim sakince.

Sinirli bir tebessümle gülmeye çalıştı:
Bu da ne şimdi, tiyatro mu yapıyorsun?

Hayır. Olanlar, kağıt üstünde.

Kadın hemen uzandı zarfı açmak için. Ego O kazandım anını ilk gören olmak isteyen kadın hırsı. Ama ilk fotoğrafı görünce, gülümsemesi kayboldu. Başını öne eğdi, tuzağa düştüğünü anladı.

O hemen fotoğrafları aldı elinden, yüzü sertleşip bembeyaz oldu:
Bu ne şimdi? diye tısladı.

Delil, dedim ben de.

Ve tam o anda, çevre masadaki herkesin duymasını isteyeceğim cümleyi söyledim:
Sen beni dekorasyon sanarken, ben kanıt topluyordum.

Ağır bir sessizlik çöktü salona. Sanki kimse nefes almıyordu artık.

O aniden ayağa fırladı:
Haksızlık bu!

Ben ise ona dimdik bakıp:
Mesele haklı olup olmam değil. Artık özgürüm, mesele bu.

Kadın bakamıyordu yukarı. Onun ise en çok korktuğu şey artık fotoğraflar değil, titremeyen elimdi. Son bir kez baktım ikisine. Sonrasında finali yaptım.

Fotoğraflardan en çarpıcısını, ama en uygunsuz olmayanını seçtim. En üste koydum. Sanki finalin mührü gibi. Zarfı itina ile toparladım, çıkışa yöneldim.

Topuklarım, yıllarca beklemiş bir cümlenin son noktası gibi yankılandı salonda.

Kapıda durdum. Sadece bir kez arkama baktım. Artık kontrolü olan adam yoktu karşımda. Yarın ne söyleyeceğini bilmeyen biri vardı. Çünkü o geceden akılda kalacak tek bir şey vardı:

Sevgilisi değil, fotoğraflar değilBEN.

Ve çıktım. Ne bir kriz, ne bir olay. Yalnızca onurumla. Kendi içimden son satırı fısıldadım:
Bir kadın sessiz, zarifçe giderse hikaye orada biter.

Siz olsaydınız? Eğer sizi toplum içinde böyle sessizce ezerlerse masaya gerçeği bırakıp, aynı asaletle gider miydiniz?

Rate article
Lifequest
Yıldönümümüzde O, Sevgilisini Karşıma Getirdi; Benimse Elimde Onu Nefessiz Bırakacak Kanıtlar Vardı….