Kadınların çamaşırlarımı katladığı çamaşırhanede, ona her seferinde bir fincan kahve ısmarlıyordum Ta ki işletmenin sahibi bana şunu söyleyene dek:
O burada çalışmıyor. Buraya sadece hatırlamak için geliyor.
Oğlum, o gömlek sevgiyle katlanıyor, aceleyle değil, diye de bir gün bana çıkıştı.
Onun çamaşırhanede dünyanın en özverili çalışanı olduğunu sanıyordum. Masanın üstüne birkaç lira bırakıyordum, ama asla paraya dokunmuyordu.
Sadece küçük bir Türk kahvesi kabul ediyordu başka hiçbir şey değil.
Neden başkalarının giysilerine bu kadar özen gösterdiğini öğrenene kadar, bir gömleği ütülemenin bile en büyük sevgi ifadesi olabileceğini anlamamıştım.
Çamaşır yıkamaktan hiç hoşlanmam. Evli değilim, 28 yaşındayım ve hayatım sürekli zamanla yarış gibi akıp gidiyor. Her pazar, köşe başındaki otomatlı çamaşırhaneye giderim. Kirli kıyafetlerimi bir torbada gelişigüzel atar, makineye yerleştirir, telefonu elimden bırakmadan beklerim. Kurutma bitince, hepsini gene poşete tıkıştırırım.
Kuru dolabında düzeltirim, diye kendi kendime kandırırım hep.
Ama iki ay önce, Naciye Teyze ile tanıştım.
Kısa boylu, bembeyaz saçlı, üstünden hiç çıkarmadığı kareli önlüklü yaşlı bir Türk kadınıydı. Her pazar oradaydı. Başkalarının kurutucularından çamaşırları çıkartırken gördüm onu; asker gibi düzenli ama bir anne şefkatiyle katlıyordu.
Çarşafları dümdüz, köşeli kesilirdi.
Çoraplar, çiftleriyle buluşmuş olurdu.
Gömleklerin yakasını pamuklu elleriyle düzelterek neredeyse ipekmiş gibi nazik davranırdı.
Bir pazar beni, bir lastikli çarşaf düğüm olmuş elinde cebelleşirken görünce yaklaştı:
Çekil bakayım oğlum, dedi, hafifçe dürterek. Senin bu halin ne böyle? Çarşaf öyle katlanmaz.
İki hamlede çarşafı kusursuz dikdörtgen haline getirdi.
Vay be, dedim. Siz tam bir sanatkârsınız. Eğer hepsini katlarsanız, ne kadar borçluyum?
Güldü.
Para almam evladım. Ama bana makineden bir Türk kahvesi getir, yanında da iki şeker olsun işte anlaştık.
O günden sonra her pazar bu küçük ritüelimiz oluştu.
Ben yıkıyordum; o katlıyordu.
Her çamaşır katlayışında bana çamaşırla ilgili hayat dersleri de veriyordu.
Hiçbir zaman havlularla hassas çamaşırları birlikte atma. Havlu serttir, pamukluya zarar verir. İnsanlar da böyledir evladım: Herkesle dostluk edilmez.
Bak bu gömleğin yakası yumuşamış. Nişasta basmak lazım. Hayatta da böyledir; insana önce biraz duruş lazım ki saygı görsün.
Onun orada maaşlı çalışan biri olduğunu sanıyordum.
Masanın üstüne para bırakırdım, hep yerinde kalırdı.
Bir sonraki deterjan ihtiyacı olan alsın, derdi.
Geçen pazar gittiğimde Naciye Teyze yoktu.
Kıyafetlerim makinadan çıktı; kimsesiz, buruş buruş bekledi.
Çaresiz çamaşırhane sahibinin yanına gittim: Ahmet Bey.
Ahmet Bey, Naciye Teyze bugün yok mu, izinli mi?
Bana şaşkın baktı.
Naciye Teyze mi? O yaşlı hanım mı?
Evet, katlayıp duran.
Ahmet Bey hüzünle gülümsedi:
Oğlum Naciye Teyze burada çalışmıyor, asla çalışmamıştır da.
Nasıl olur? Her pazar burada.
Evet; çünkü burada olmak istiyor.
Bütün hikâyeyi anlattı.
Naciye Teyze üst kat apartmanda oturuyormuş. Bir yıl önce hem eşini hem de tek oğlunu trafik kazasında kaybetmiş. İkisinin de mesleği tır şoförlüğüymüş. Kırk yıl boyunca giysilerini yıkamış, ütülemiş. Hayatını, onlara bakmaya adamış. İstermiş ki, Benim adamlarım yollarda en temiz kıyafetlerle dolaşsın.
Onlar gidince, ütülenecek kimse kalmamış. Yemek bile yememiş bir süre. Suskunlaşmış. Bir gün çamaşırhaneye gelmek istemiş, sadece oturmak için.
Yumuşatıcı kokusu beni rahatlatıyor, demiş.
Makinelerin sesi ise evdeki sessizliği unutturuyor.
Gençlere yardım etmeye başlamış. Önce para karşılığı. Sonra parayı da istememiş.
Sadece ellerime tekrar sıcak bir kumaş değsin istiyorum. Birine faydam olsun, bana yeter, diye anlatmış.
Donup kaldım.
Ben ona basit bir kahve alıyorum diye düşünüyordum.
O bana anneliğini, eşliğini sunuyordu.
Çamaşırlarımı adeta kendi oğlununmuş gibi katlıyordu.
Üst kata çıkıp kapısını çaldım.
Naciye Teyze açtı. Hafif hasta görünüyordu.
Oğlum Kusura bakma bugün gelemedim. Hastaydım biraz. Çok mu buruşmuş çamaşırların?
Aslında çamaşırlarım için gelmedim.
Bembeyaz, saf pamuktan bir gömlek ve taksitle aldığım profesyonel bir buharlı ütüyü getirmiştim.
Size iş getirdim, dedim. Yarın önemli bir görüşmem var; kusursuz görünmek istiyorum. Hiç kimse sizin gibi yaka ütüleyemiyor. Bana öğretir misiniz? Kahveyi de ben yaparım bu defa.
Gözleri parladı.
Gir içeri yavrum. Bu gömlek hassas; saygı göstermek gerek.
Bütün bir öğleden sonrayı ütüyle geçirdik.
Sadece gömleğimi değil, kendi ruhunu da düzeltiyordu adeta.
Artık çamaşırhaneye sadece çamaşır yıkamaya gitmiyorum. Aslında öğrenmeye ve sohbet etmeye gidiyorum.
Ve fark ettim ki, bazı insanlarda öyle derin bir sevgi birikir ki, onu göstermek için sadece küçük bir iş, bir fırsat yeter.
Naciye Teyze sadece kıyafet katlamıyor.
O, sessizliğini, yalnızlığını katlıyor, düzeltiyor.
Peki, sizce yemek yapmak, ütü yapmak, bakım vermek gerçekten sevginin dili olabilir mi, yoksa sadece bir yük müdür?
Bazı Türk anneleri ve nineleri için bu, seni seviyorum demenin yolu.
Çoğu zaman yalnızlık, insan faydalı hissettiğinde iyileşir.
Eğer çevrende yalnız kalan bir büyüğün varsa, ondan tavsiye ya da minik bir yardım iste.
Bazen, onların en iyi ilacı, bir çocuğa en sevdiği işi öğretmektir. Çünkü sevgi bazen ancak paylaşınca büyür, yalnızlık ise paylaşınca azalır.




