Adım Hatice, 68 yaşındayım ve uzun yıllar boyunca çocuklarım için elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanıyordum. Bugün, onlar aynı şekilde düşünmüyorlar.
Hiçbir zaman isteyerek seçmedim yalnız anne olmayı. Eşim bir sabah evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Ardında ne bir veda sözü bıraktı, ne de bir açıklama. Sanki ansızın yok oldu ve çocuklarımızla beni yapayalnız bıraktı. Daha sonrasında komşulardan, eşimin başka bir kadınla gittiğini duydum. Fakat bunu ondan hiç duyamadım, çünkü çocuklarının yüzüne bakacak cesareti hiç olmadı. Hayatımızdan tamamen silindi gitti.
O zamanlar çocuklarım daha çok küçüktü; biri altı, biri dört yaşındaydı. Hem bana muhtaç, hem de en savunmasız zamanlarını yaşıyorlardı ve ben tam anlamıyla yalnızdım. Yardım edecek bir ailem yoktu. Anadolunun yoksul ve kapalı bir kasabasından çıkıp gelmiş, sırtını dayayacak hiç kimsesi olmayan, umudunu ekmeğini arayan kadınlardan biriydim sadece. Zorda kalınca arayacak bir dostum, tutunacak bir dalım bile yoktu.
Çocuklarımın beni suçladığı konu ne yemek eksikliği ne de başlarını sokacak evin olmaması. Elimden geldiğince bu temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştım. Onların bana sitemi, veremediğim duygular üzerine. Katı bir anneydim; bu sertliğim sevgi eksikliğinden değil, korku ve endişeden kaynaklanıyordu. Ben öyle bir kültürde büyüdüm ki, sevgiyi göstermek fedakârlıklarla olurdu, güzel sözler ve sarılmalarla değil. Disiplin, sevginin yerini tutardı bizde.
Geçimimizi sağlamak için bir tekstil atölyesinde çalıştım. Bu işi seçmemin sebebi, öğleden sonra eve gelip çocuklarımı gözetleyebilmemdi; yemeklerini yeyip yemediğine, güvenli olup olmadıklarına bakardım. Akşam bastı mı, yorgun argın ev yemekleri hazırlayıp mahalleye satardım. Geceleri uyumadan önce kendimi tükenmiş hissederdim ama ihtiyaçlarım her şeyden önce geliyordu.
Böyle çift mesaili bir yaşamla ayakta durmaya çalıştım. Vücutça yanlarındaydım belki ama ruhum çoğu zaman çok uzaktı. Bazen gün boyu yaşadığım yorgunluk, eve geldiğimde sinirli ve tahammülsüz olmama sebep oluyordu. Ağladıklarında, “Abartmayın,” derdim. Biraz ilgi istediklerinde, “Hemen şunu yapın, bunu yapın,” diye emirler savururdum. Hata yaptıklarında ise teselli etmekten çok, düzeltmeyi tercih edip üstlerine giderdim. Şefkatli bir anne sayılmazdım. Sorumluluk sahibiydim ama sıcak değildim.
Hayatımızda öyle bir dönem geldi ki, her şey tamamen dağıldı. Bir mahallede küçücük, neredeyse ancak yatabileceğimiz bir evde kirada oturuyorduk. Tek maaşla, hem ev kirasına hem yemeğe para yetiştiremiyordum. Bazı zamanlar, ya kirayı ödeyecek ya da çocuklarıma yiyecek alacaktım. Her defasında onları aç bırakmamayı seçtim; kiralar aksadı. Bir, iki, derken ev sahibi bizi dışarı koydu. O günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Gidecek hiçbir yerim yoktu. İki küçük çocuğumla, elde üç-beş torba, komşumuzun salonunda yerde yatarak geceyi geçirdik; en azından sokakta olmamıştık.
Çocuklarım o yaştayken bunların anlamını bilemezdi. Ama ben her şeyi biliyordum: utancı, korkuyu, gururumu inciten mahcubiyeti, bitkinliği… Mahalleli durumu görünce aralarında para topladı, başka bir eski binanın minicik bir odasına geçebildik. Dardı, sıcaktı ama güvendeydik.
Çocuklarımın hafızasında oralar kavga sesleriyle, mesafe ve soğuklukla yer etmiş belki… Ama benim hafızamda yorgunluk ve hayat mücadelesi var. Onlar korkuyu hatırlıyor, ben ise yıkılmamak için verdiğim savaşı. Ve bunca şeye rağmen büyüttüm çocuklarımı. Okudular, mezun oldular. Bugün ikisi de eğitimli, kendi ailesi ve hayatı olan insanlar.
Şimdi, yetişkin olduklarında bana farklı bakıyorlar. “Anne, hiç duygularımızı sordun mu?” diyorlar. “Biri bizi üzdüğünde neden korumadın?” “Her şeyden daha mı önemliydik sanki?” Biri gün geldi dedi ki: “Bizim için çok uğraştın anne, ama hiç sarılmadın.” O laf içimi parçaladı. Çünkü sevgisiz değildim, sadece gösteremedim. Kimse bana şefkati nasıl göstereceğimi öğretmemişti. Ben, sevmenin fedakârlık demek olduğunu öğreten bir anneyle büyüdüm.
Yıllar geçtikçe çocuklarımla aramda mesafe oluştu. Nadir gelirler, kendi düzenleriyle, çocuklarıyla meşguller. Bazen meşgul olduklarını söylüyorlar, biliyorum ki doğru ama yalnızca bu değil. Bir gün, farkında olmadan kalbimi inciterek, ikisi de şunu söyledi: “Eşlerimiz senden çok farklı; daha sabırlılar, daha sevecenler, çocuklara daha yakınlar.” Kötü niyetle değil, açıklamak için söylemişlerdi. Ama ben bunu bir tür sessiz hüküm gibi duydum kulaklarımda. Sanki çocuklarına, annelerinde bulamadıkları ilgiyi bulmak için başka eşler seçmişlerdi. Beni sadece geçmişteki bir anneyle değil, bugün yanlarında olan annelerle de kıyaslıyorlar. Belki de doğru; hayat beni erken yaşta sertleştirdi, yorgunluk sesime ve ellerime işlemiş.
Bugün, çocuklarım bana geçmişin hesabını soruyor. Artık duygularını kelimelere dökebiliyorlar; ben ise her şeyi sabırla dinliyorum, canım yansa da. Bazen insan kendiyle yüzleşince küçülüyor. Bu satırları da kendimi aklamak için yazmıyorum. Evet, şefkatini gösteremeyen bir anneydim. Hatalıydım ve bugün bunu görebiliyorum, geç de olsa. Ama başka bir şeyi daha biliyorum; o dönemde elimden gelenin en iyisini yapan bir kadındım. Sevgimi, bildiğim kadarını verdim. Hiçkimse almadığı bir şeyi veremez, bana da öğretilmemişti.
Belki, bir gün çocuklarım yalnızca eksiklerimi değil, beni bütün olarak görürler. Belki de göremezler. Anne olmak kusursuz olmak değil; bilmeden, eksik de olsa sevebilmektir. Evet, bugün bana hâkim olup hesap soruyorlar belki ama umuyorum ki, Allah bana anne olarak bakıp bağışlayıcı olur. Merhametle, gerçeğiyle ve yargılamadan iyileştiren bir sevgiyleBelki bundan sonrası geçmişin yükünü hafifletmek, geleceğe hem kendiyle hem de çocuklarıyla daha barışık bakabilmek için bir fırsattır. Yaşlandıkça anladım ki, insanların kalbine giden yol bazen bir ömür sonra da olsa bulunabiliyor. Yıllarca kelimelerle kuramadığım köprüleri, sessizliğin arasına sıkışmış bir gülümseme ya da torunlarımla geçirdiğim sakince bir akşamda açılan eski bir kutu kurabiliyor şimdi.
Bir gün küçük torunum yanıma gelip “Babaannem, sarılır mısın?” diye sordu. O an içimde ömrüm boyunca aradığım şefkatin kımıldadığını, ellerimin tereddütle de olsa açıldığını hissettim. Sarıldım; sıkı sıkı, tam da anneliğin nasıl gösterileceğini öğrendiğim o eski günlerin istediği gibi değil, torunumun istediği gibi. Gözlerimden yaş süzüldü, önce utanacak oldum ama çocuklarım bana ilk defa başıyla onay verdi: “İşte şimdi tamamsın anne, geç olmadı.”
Her yarım kalan cümlenin, her söylenemeden yutkunulan duygunun bir zamanı varmış. Belki bazı şeyler hemen öğrenilmiyor, bazı sevgiler geç yeşeriyor. Şimdi biliyorum: Her anne için umut, bazen bir sarılma uzaklığında. Ve hayat, bağışlamasını bilenler için yeniden başlıyor.




