Hayatta Her Şey Olur
Bizim çocuk polikliniğinde bir kardiyolog vardı adı Erdinç Yalçındı. Tüm isimler Türkçedir, unvanı da öyle. Her yaz, hepimiz gibi o da bir-iki ay boyunca çocuk kampına doktorluk yapmaya giderdi mutfağa göz kulak olur, çocukları tartardı, dolaplarını kontrol eder, ufak tefek kesiklere tentürdiyot sürerdi büyük bir şey olmasın diye, Allah korusun.
O zamanlar yaşı 38-40 civarındaydı. Sporcu biriydi, saçları kar-biber karışımı, biraz kıvırcık, belirgin burun, kara gözler, kalın kaşlar kadınlar ona fena ilgi gösterirdi.
Bir gün bize anlattı:
1985 yılı. Türkiyede içkiyle mücadele sıkı içki içenleri yalnızca kışın izne göndermekle, ev sırasını ertelemekle kalmıyor, bir çırpıda işten de çıkarabiliyorlardı; hangi makamda olursan ol fark etmez.
Her şey çok ciddi, şakası yok bu işlerin.
Yaz sonu, Ağustos ayının son kampı. Son gece. Bizim oraların adeti çocuklar uyumaz, komşu koğuşlara koşar, uyuyanların suratlarına diş macunu ve tentürdiyot sürerler. Liderler ise güya onları kovalar, arada birer iki kadeh şarap ya da ev yapımı rakı içerlerdi, sarhoş olmak için değil gelenektir diye.
Ben de geri kalmazdım, sonuçta doktorum, değil mi? Gece gayet normal geçti. Sabah erkenden çocukları doyurduk, otobüslere bindirdik. Bir saat sonra Ankaradaki Devlet Tiyatrosunun otoparkında indik, çocukları ailelerine teslim ettik, fazla eksiğimiz yok, her şey yolunda!
Birer kadeh daha içip eve dönüyordum. Zaten evde masa hazırlanmış kamp bitmiş, üstelik eşim Fadimeyle birlikte anneme, Bodruma tatile gideceğiz hemen öğleden sonra, Eylül, yazın sonu keyifli olacaktı!
Ama o anda ben mahvoldum Şarap, uykusuz bir gece, otobüsün sarsıntısı ve sıcaklık Ben bir anda meydana bakan çalılıkların kenarına yığılıp bayılmışım.
Kamp ekibimiz çoktan evlerine dağılmış, bir tek hemşire arkadaşım Ayşe beni görmüş, gelip kaldırmaya çalışmış nafile, taş gibi uyuyorum hem de zevkle!
Ayşe benim halimi görüp, böyle yakalanırsam hemen işten atılacağımı biliyor. Sağolsun, döneklik etmedi. Evi hemen yakın, Atatürk Bulvarı 84 numarada. Birileri yardımıyla beni biraz olsun kımıldatıp kaldırmış, neredeyse omzunda taşımış eve, ayaklarımda hala biraz güç var demek ki Dört odalı eski Ankara apartmanının kalabalık koridorlu evine varmışız.
İki saat sonra uyandım. İnsanın aklı başına gelmez mi? Ama hayır, şarap soğukta kendini dışarı atmak ister
Kalkmaya çalışıyorum, mırıldanıyorum, Ayşe bir yandan üstüme atlayıp, ağzımı elle kapatıp kulağıma fısıldıyor büyük bir heyecanla, ses çıkarma diye.
Ben ne olduğunu bile anlamıyorum tuvalete gitmekten başka bir şey düşünemiyorum! Kalkmaya uğraşıyorum, o ise beni tutuyor ve fısıldaya fısıldaya anlatıyor
Meğer, evdeki komşular tam dedikoducuymuş. Ayşe, namuslu bir kız, evde yalnız yaşıyor ve komşu teyzeler onun odasında bir erkek görürse hayatı zehir olurmuş karalar çalarlarmış.
Tabii ki ona üzüldüm, ama tuvalet ihtiyacımdan da vazgeçemem, açık açık da söyledim. Sağ olsun hemşire kız, bir kova getirdi odadan çıktı, sonra aldı götürdü.
Ohh Hayatım kurtuldu!
Sonra aniden fark ettim ki, ben neredeyse iki saattir evde olmam gerekiyordu! Valizi kapatmam lazım, eşim, kayınpederim, kayınvalidem, onlarca akraba masada beni bekliyor, neredeyse hastaneleri arayacaklar! Eyvah
Ayşeye fısıldaya fısıldaya, el kol hareketleriyle anlatıyorum durumu, hayat düzenini ve komşu psikolojisini anladığımı Lakin diyorum, eğer hemen eve varmazsam, komşu teyzeler yanında cennet kuşu kalacak.
Biraz çekiştik, sonunda Ayşe planı yaptı: Bir komşusu sabah erkenden gitmiş, diğeri ekmek almaya gönderilecek, öbürünü ise mutfakta tutacak, bana ise hemen ardından koridordan süzüle süzüle dış kapıdan çıkmak ve kapıyı sessizce kapatmak düşüyor.
Bak, işte biri markete gitti…
İkincisi mutfakta oyalanıyor…
Ayşe de mutfakta su ısıtıcısını açıp kapatıyor hem de gürültüyle, bana ses perdesi sağlıyor
Ben ise ayakkabılarımı elime alıp, çorapla usul usul hırsız gibi kapıya doğru süzüldüm
Sol elimle sürgüyü yana çektim
O anda çıtırdayan kapı gürültüsü ve ARKADAN, sabah evde olmadığı sanılan komşu teyzeden gelen o tanıdık boğuk ses: Günaydınnn Erdinç Yalçıııııın!!!
Ayakkabılar gürültüyle yere düştü sakin olmaya çalışıyorum, aceleyle giyip kapıyı çarpıp çıkıyorum. Dönmeden: Günaydın, Melek Abla dedim.
Arkamı döndüm mü? Hiç! Çünkü o ses, kayınvalidemin en yakın arkadaşı onun anlatacağı hikayelerin içeriğini ve kelimelerini, bir de renkli anlatımını çok iyi biliyordum. Bir de, elde ayakkabıyla, çorapla koridorda hırsız gibi ne anlatırsam anlatayım kim bana inanacaktı ki?
Yarım saat sonra evdeydim, Melek henüz arayamamıştı. Herkes sevinçli panik halinde: Erdinç, seni kaybettik sandık, endişelenmeye başladık, hadi masaya otur, taksi kapıda, havalimanına yetişeceğiz! Büyük, hala aile sıcaklığıyla dolu bir ev
Bodruma anneme tatile gittik Her telefon çaldığında hop oturup hop kalkıyorum, Melekin kayınvalideyi aramasını bekliyorum. Banyoya bile koşarak geçiyorum, telefon sesini kaçırmamak için plaja bile gidemiyorum, uykum yok, iştahım yok.
Üç dört gün geçti. Annem beni mutfakta yakaladı. Sorgu sual etti, dayanamadım; her şeyi olduğu gibi anlattım.
Oooh oğlum, ben sana inanırım der bir eski şarkı, da inanacak başka biri olduğundan emin değilim. Sana yardım edemem, ama tatili rahat geçireceksin; tüm telefonlara ben bakacağım, senden başka kimse telefona çıkmasın. Evde ne olacaksa olsun biraz da uyu.
Bir ay sonra döndük. Halimi düşün, nasıl bir karşılama, nasıl sorular ve ithamlar beklediğimi kendi kendime canlı canlı görüyordum.
Uçak indi, herkes indi, hostes kaş çatıyor, eşim Fadime acele ediyor bacaklarım tutmuyor, büyük stres böyle bir şey, kalkamıyorum.
Azmettim, Fadimeye tutuna tutuna kalktım, yavaş yavaş aklım başıma geldi, uçağın merdivenlerinden topallayarak indim.
O zamanlarda uçağı tarladan çıkış kapısına kadar yürürdük. Dışarıda herkes yakınlarını karşılamış gitmiş, yalnızca kayınvalidemle kayınpederim kalmış, ellerini sallıyor, sanki beni görmeyi çok istemişler gibi.
Neredesiniz siz? Çok endişelendik, herkes çıktı, bir siz yoktunuz! Fadime, ne güzel bronzlaşmışsın, dinlenmişsin! Erdinç, sen neden bu kadar zayıflamışsın? Solgun görünüyorsun? Bir şey mi oldu?
İkili suratlı bakışlarını, yıllarca sevip saydığım o insanlara bir bakıyorum, beni çekiştirip acı içinde keyif aldıklarına inanamıyorum
Eve geldik, masa hazır, kadehler havada, muhabbetler arttı ama Melekten bahseden yok. Tamam, dedim içimden, onlar beklemeyi seviyorsa ben de beklerim.
Bir ay geçti. Yedi kilo verdim, uyuyamıyorum, kalbim ritmini şaşmış, işte kafam bir türlü çalışmıyor, zombi gibi yaşıyorum. İçki içsem su gibi, ama bir duble rakıdan sonra tiksinti geliyor.
Kasım tatilleri geldi çattı. Sofra kuruldu, yiyecekler bol, herkes misafirlikte, kayınvalidem karşımda oturuyor
VE DAYANAMADIM
Dirseklerimi masaya koyup, ona doğru yaklaştım, neredeyse bağırarak: Ne oldu anneciğim, o kadar konuşulan Melek Ablanız nasılmış???
Aldığım cevaba dayanamayarak kahkahalarla güldüm, hatta gülmekten sarsıldım, ellerimi masadan kaldırıp tüm tabakları düşürdüm, sandalyeden geriye düşüp kriz geçirdim, tüm aileyi öylece korkuttum.
Sakinleşmem için başımdan su döktüler, toparlandım, kadeh doldurdum, afiyetle yudumladım, en keyifli mezeyle de ağız tadıyla yedim!
Aile bireylerinin hiçbiri neden bu kadar ani, garip ve duygusal davrandığımı anlayamadı. Kayınvalidemin hüzünlü cevabına ise: Ah, Erdinçciğim, siz tatile çıkarken Melekin küçük bir beyin kanaması oldu, konuşamadı o günlerde diye bitirdi.
Hayat bu, en beklemediğin anda bambaşka şeyler olur. Bir felaketin bile içinden dostluk, yardımseverlik ve sabırla çıkılır. Bazen gerçekler anlatılsa da kimse inanmaz; önemli olan kendine ve yaşamın sürprizlerine karşı gülebilmek, sağlığı ve huzuru asla hafife almamaktır.




