Mezarlık Dostu
Bir akşamüstü, eşim markete gitmek için evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Biz, çocuklarla beraber onun annesinin evinde, tam beş yıl boyunca yaşamıştık.
Ertesi sabah polise gidip kayıp başvurusu yapmak istediğimde, bana ancak üç gün sonra ilanı kabul edeceklerini söylediler. Başvurumu yazdım…
Ve üç yıl geçti…
Her gün, kapının açılmasını ve eşimin içeri girmesini umut ettim. Onun kaybolmasından önce de birlikte kayınvalidemin yanında yaşıyorduk, zaten bana pek sıcak bakmazdı; aslında içten içe benden pek hoşlanmazdı. Eşim ortadan kaybolunca ise iyice aklını kaybetti. Mahalledeki komşulara, oğlunu sevgililerimin öldürdüğünü, sonra da taş ocağına atıp boğduklarını söylemeye başladı.
Hepsine katlandım, umut ettim, zamanla vazgeçer zannettim, ama yanılmışım. Evin yakınlarında gerçekten de eski taş ocakları vardı ve oldukça derindi. Evet, bazen bazı adamların bana ilgi gösterdiğinin farkındaydım ama ailem benim için en kutsal değerdi, aklımda zerre yanlış bir düşünce yoktu.
Fakat kayınvalidemle ilişkimiz günbegün daha da kötüleşmeye başladı. Hiçbir şey yokken tartışmalar çıkmaya başladı: Kaşığı yanlış koymuşum ya da Bardağı yanlış yere bırakmışım gibi şeyler yüzünden.
Sabır taşı da olsa çatlar ya; sonunda evin paylaşımı ya da değişimi için yollar aramaya başladım.
Bunu öğrenince bana dedi ki:
Sana iyi bir eve taşınma imkânı vermem! Unut, hayal bile etme katilsin sen!
Ne zaman güzel bir ev çıksa kabul etmezdi. Üçüncü kat çıksa Ayağım ağrıyor, yukarı çıkamam derdi. Birinci kat olsa Gençler geceleri gürültü yapar diye şikâyet ederdi. İkinci kat bulsam Mahalle uzak, market yok deyip bahane bulurdu.
Sonunda, tam karşı binada düzgün bir ikinci kat daire çıktı: Hem mahallenin içi, hem market yakın, üstelik tanıdık yer. Fakat yeni bir bahane buldu:
Eski evimizin pencereleri buradan görünüyor, oğlumun son çıktığı evi görmek istemiyorum.
Artık öyle bir hâle geldim ki, yeter ki kavga bitsin, çocuklar da artık bu kabusu yaşamasın diye nereye olursa olsun taşınmaya hazırdım. Sonunda eski, mezarlığın kenarındaki bir apartmanın birinci katına çocuklarla taşındım.
Kayınvalidemle resmen düşman olduk; onca yıl birlikte yaşamış insanlardan hiç eser kalmamıştı sanki. Görünen o ki, çocuklarımı da (yani torunlarını da) pek sevmiyordu. Sanki mezarlarının yanındaki marşları her gün dinlemeleri, gözlerinin önünde mezar taşlarını ve ağıt yakan insanları izlemeleri umurunda değildi.
Belli ki bana kin besliyordu. Ama kocamın kaybolmasına benim hiç suçum yoktu.
Yapacak bir şey yoktu, yeni yaşantımıza alışmak zorundaydık. İlk iş olarak pazardan kalın bir kumaş aldım, perdeler diktim; cenaze arabalarını görmek istemiyordum. Akşam perdelerimiz hazırdı, taktık. Evin içine neredeyse hiç güneş girmiyordu; pencereleri hep kapalı tuttum.
Taşınmamızdan tam bir ay sonra, bir gün çocuklara sütlaç pişiriyordum. Birden apartmanda şiddetli bir ses duydum, çıktım baktım. Merdivenlerde bir komşum yerdeydi, ayağını burkmuş, acıdan inliyordu, ayağa kalkamıyordu. Çantası yere düşmüş, tüm alışverişi yerlere saçılmıştı. Onu evine kadar götürdüm, sonra dışarı çıkıp hepsini topladım getirdim. Eve döndüğümde komşum ağlıyordu.
Doktor çağırmayı teklif ettim, kabul etmedi, acıdan değil, başka bir şeyden ağladığını söyledi. Sonra anlatmaya başladı:
Lanet bir yer burası! Mezarlık yakınında oturanların başı dertten kurtulmaz, dedi. Sanki hepimizin hayatı allak bullak!
Teselli etmeye, abarttığını söylemeye çalıştım; zamanla alışırız, her şey yoluna girer dedim. Hatta kendi kendimi örnek gösterdim: Bir aydır buradayız, başımıza anormal bir şey gelmedi. Elbet marşlar rahatsız edici ama insan alışıyor diye ekledim.
Bir süre sustu, sonra şöyle dedi:
Ben sana bir şey demeyeceğim Yakında kendin görüp öğreneceksin.
Hakikaten, o günden sonra dertler yağmur gibi üstümüze yağdı.
Önce, oğlum halteri ayağına düşürdü, hastanede ayağı alçıya alındı. Sonra kızımın sancısı başladı, mide iltihabı teşhisi kondu.
Ama en kötüsü bir hafta sonra oldu. Gece ansızın uyandım. Sanki birisi tırnaklarıyla pencereyi kazıyordu. Saat tam ikiydi. Pencereye yaklaşırken sanki bir kuvvet beni oraya çekiyordu. Perdeyi araladım ve korkudan geri sıçradım!
Dışarıda, benim yaşlarımda bir kadın ay ışığında duruyordu, yüzü mosmor ve ölüm maskesi gibi bir ifadeyle bana tuhaf bir sırıtış yapıyordu.
Şok içerisindeydim. Bağıramadım, kımıldayamadım, sadece perdeye yapışıp öylece kaldım.
Kadın arkasına dönüp sessizce mezarlığa doğru yürüdü. Ben de onu kapının arkasında gözden kaybolana kadar izledim.
Tüm gün kendime gelemedim. Yaşadığımı kimseye anlatmaya korktum; deli sanacaklardı. Kafamda bin bir türlü açıklama dönüyordu ama hiçbiri mantıklı gelmiyordu.
Öğle saatlerinde, kendimce bir açıklama buldum: Kayınvalidem, beni buraya koymakla yetinmemiş, birilerini tutup bana oyun oynattırmış olmalıydı. Ya da belki, bir cenaze firması evimi üç kuruşa almak için gözdağı veriyordu.
Fakat işler daha da kötüye gitmeye başladı.
Birkaç gün sonra işyerinden çıkartıldım. Kimse çocuklarımla tek başıma olduğumu umursamadı; bana seçenek bırakmadılar. Mecburen istifa etmek zorunda kaldım.
Yine iki gün sonra maaşımı aldım, otobüsle eve dönerken çantamı karıştırdığımda cüzdanımın olmadığını fark ettim. Herhalde otobüste çaldılar, diye düşündüm ve ağladıktan sonra evlilik yüzüklerimizi alıp kuyumcuya gittim.
Kuyumcu, çok komik bir para teklif etti. Belki başka yerde daha iyi fiyat bulurum diye yürürken, bir adamın elindeki Altın alınır yazısına denk geldim. Yüzükleri verdim, kuyumcudan bin beş yüz lira daha fazla teklif etti. Hemen kabul ettim, parayı cebe indirip durakta beklemeye başladım.
O sırada yanımdan genç bir adam hızla geçti, elindeki paket yere düştü. Peşinden bağırdım, ama çoktan köşeyi dönmüştü. Paketi açtım, içinde deste deste beş binlik banknotlar vardı.
Tam o anda yanımda roman asıllı bir kadın belirdi.
Aaa bak, biz para bulduk! diye bağırdı, parayı elimden kapıp, Bunları polise verirsek hepsine el koyarlar, biz aramızda paylaşalım! dedi.
Deste parayı ikiye böldü, bana yarısını verdi ve hemen ortadan kayboldu.
Şaşkınlıkla, utanç içinde parayı cebime koydum. O sırada başka çarem yok diye düşündüm, paraya çok ihtiyacım vardı.
Ama keyfim kısa sürdü. Köşeyi dönünce o genç adam ve yanında kel bir adam karşıma geçti. O kel adam elinde beyzbol sopası tutuyordu.
Genç adam sinirli şekilde konuştu:
Duyduğuma göre benim paketimi bulmuşsunuz!
Çaresiz, parayı uzattım.
Hepsi bu değil!
Roman kadını anlatmaya çalıştım ama hiç dinlemediler. Hırsızlıkla itham ettiler, paranın kalanı da ondaydı dediler, açıklama yapsam da bir faydası olmadı. Sonuç olarak yüzüklerin parasını da zorla aldılar.
Eve nasıl döndüm, hiç hatırlamıyorum. Kendime döndüğümde komşumun sözünü hatırladım: Bu ev uğursuz. Hayatım hiç bu kadar kötü olmamıştı.
Aynı gece tekrar pencereyi kazıyan sesi duyup uyandım. Korkudan titreyerek yine pencereye yaklaştım. O kadın yine camın önündeydi.
Çocukları korkutmamak için bağırmamaya çalıştım, sadece elimle ağzımı kapatarak ona baktım. O da bana bakıyordu, yüzü bir an için canlı gibi geldi. Sonra yine mezarlığa doğru dönüp yürümeye başladı. Ben de onu izlerken yere oturup sabaha kadar köşede kaldım.
Bir sonraki gün kapı çaldı, komşum faturamı getirdi. Elim ayağım titreyerek açtım. Belediyeye gidip ödemem gerektiğini söyledi, hatta kendisi ödemeyi teklif etti. O an dayanamadım, göz yaşlarımı tutamayarak yanı başında ağlamaya başladım. Eşimle yaşadığım günler, kayınvalidemle tartışmalarım, çocuklarımın hastalıkları, işsizliğim aklıma geldi. Komşum sessizce dinledi, sonra kucağını açıp beni sarıldı.
Biraz toparlanınca, geceleri yaşadıklarımı gece misafirimi ona anlattım.
Tamam, şimdi hazırlan, sana bir yer göstereceğim, dedi.
On dakika sonra mezarlıkta yürüyorduk. Komşum beni bir mezarın başına götürdü, fotoğrafa baktım: Camda gördüğüm aynı kadındı!
O mu? dedi.
Başımı salladım, tek kelime edemedim.
Elimden tutup mezarlıktan uzaklaştırdı.
Evde bana onun hayaletini kendisinin de gördüğünü, ondan sonra başına gelmeyen kalmadığını anlattı. Oğlu ölmüş, kocası terk etmiş, diyabet olmuş, daha neler neler…
Birkaç gün geçti, artık camda kadını görmemeye başladım.
Fakat mezarlıkta yatan o kadının mezarına gitmek yönünde dayanılmaz bir istek duymaya başladım. Her gün bu his ağır bastı.
Sonunda bir gün dayanamadım, mezara gittim. Gündüzdü, güneş parlıyordu diye biraz daha rahattım.
Mezarı bulduğumda, bakımsız ve otlarla kaplıydı. Anlaşılan ya geleni yoktu ya da kimse uğramıyordu.
Otlardan temizledim, dökülen yaprakları topladım, fotoğrafına bakmamaya çalışarak…
İşim bitince, istemsizce fotoğrafa tekrar baktım. Gündüz ışığında, aslında çok güzel bir kadındı. Kaşları zarif, burnu ince, yüzü narin; açık yakalı elbisesi ona zarafet katıyordu.
Kendimi tutamayıp mezarın başında mırıldandım: Ne yapıyorum ben? Neden bana korku veriyorsun? Benden bir isteğin mi var, yoksa bir suçum mu? Sanıyor musun ki çok mutluyum? Mezar taşında ismi Münevver yazıyordu. Söyle, Münevver, senden ne istiyorsun?
Ve birden içimden ne varsa dökülüverdi. O an ne anlatıp ne ağladığımı tam hatırlamıyorum. Hayatımda yaşadığım dertleri, tüm çektiklerimi ona anlattım.
Belki mezarın başında ağlayan ve dertleşen halimi gören olsa deli sanırdı.
Ama anlattıkça, içimdeki tüm ağırlıklar hafifledi.
Mezardan ayrılırken Münevvere, eski bir dosta veda eder gibi el salladım. Onun mutsuzluğu dünyadan koparılmasıydı, benimki ise yaşarken yıkılmamdı.
O gece rüyamda Münevver geldi. Fakat hayalet olarak değil, fotoğrafta gördüğüm o zarif kadın olarak geldi.
Yatağıma oturdu ve şöyle dedi:
İyi dinle, üstünde bir günah yok! Dediklerimi yaparsan rahat edersin. Eşin, kumarda büyük borca girdiği için kaçırıldı ve Karadenizde zorla çalıştırılıyor. Kafkaslara götürdüler, orada çalışıyor ve esir tutuluyor. Ona ulaşamazsın, zaten kaçamaz; seninle bir daha görüşemeyecek. Bu evi bir cenaze şirketine sat, başka bir semtten kendine ev al. Sana bu konuda yardım edeceğim. Yakında başka bir adamla tanışacaksın, o da çocuklarını kendi çocukları gibi sevecek. Hoşça kal.
Sözleri biter bitmez, adeta duman olup kayboldu.
O kadar canlı hissettim ki, hala sesinin tonunu, elbisesinin dantellerini, yeşil taşlı broşunu, hatta mezarlık kokusunu hatırlıyorum. O koku, sabaha kadar odamda kaldı.
Üç gün sonra gerçekten de bir cenaze şirketi gelip evimi ofis için almak istedi. Rüyamdaki sözlerin bu kadar çabuk gerçekleşmesine şaşırdım. Teklifi kabul ettim, gayrimenkul ofisine gittim, hemen istenen fiyata yakın yeni bir ev buldular.
Şu an çocuklarımla İstanbulun seçkin bir semtinde huzur içinde yaşıyorum.
Ve kısa bir süre sonra karşıma cemiyetin, çocuklarımı öz evlatları gibi seven güzel bir adam çıktı.
Her şey, mezarlık dostumun söylediği gibi gerçekleşti.
Ve onu unutmam artık mümkün değil…




