Farklı İnsanlar: Semen ve Marina’nın Zorluklarla Kurduğu Aile, Büyüttükleri Kızları Allacık, Hayalle…

Farklı İnsanlar

Nazlı, öyle sıradan bir çocuk değildi. Hem İsmail hem de Mehtap bunun tamamen kendi suçları olduğunun farkındalardı. Kızlarını fazla şımartıyorlardı. Ama nasıl şımartmasınlar ki? O kadar güzel, o kadar kırılgandı ki; üstelik ellerine de öyle kolay geçmemişti. Mehtap ne yaptıysa bir türlü hamile kalamıyordu. Gitmedikleri doktor, gezmedikleri hastane kalmamıştı; hatta bir ara İstanbula kadar gitmişlerdi. Ama hepsi de ellerini iki yana açıp, Her şey yolunda, deyip geçiyorlar, sonuç sıfır.

Peki her şey yolundaysa, niye çocuk olmuyordu? Nihayet yaşlı bir doktor, Kızım, git bak bir otacıya, belki bir şifa bulursun, deyiverdi. Onlar da gittiler tabii. Bir köyde, adına halk arasında şifacı teyze dedikleri kadını bulup, o berbat kokulu ot karışımından verdiler. Her gün bir kaç damla içeceksin, dedi şifacı. Mehtap burnunu tuta tuta içti yıllarca, sonra da birden hamile kaldı. Evde o kadar büyük bir sevinç vardı ki, İsmailin sevincini bütün mahalle duymuştu.

Gel gör ki, Mehtapın hamileliği iyice zor geçti. Öyle mide bulantıları, öyle koku hassasiyetleri vardı ki; bırak yemek yemeyi, birinin soğanın yanından geçmesi bile Mehtapı perişan ediyordu. Kolları-bacakları şişmiş, geceleri zor uyur olmuştu. Dışarı adımını dahi atamıyordu. Doğum başladığında, İsmail az bir rahatladı fakat asıl meseleler daha yeni başlıyormuş meğer! Günlerce sancıyla kıvranan Mehtap, sonunda ameliyatla doğum yapmak zorunda kaldı. Kızları Nazlı zayıf, bezmiş bir şekilde dünyaya geldi. Mehtap ise kan kaybından iki gün ölümle yaşam arasında gidip geldi. Neyse ki hepsi atlatıldı; Mehtap, kızını alıp bir ay hastanede yattıktan sonra, eve geri döndüler. İsmail kızına kavuşmanın heyecanıyla sarhoş gibiydi.

İşte şimdi, sonunda bir aile olmuşlardı. O yuva, hayal ettikleri o mutlu aile onlarındı. İsmail dalıp dalıp, Her şey tam istediğim gibi oldu, deyip duruyordu.

Nazlı beş yaşına basınca, İsmail bir akşam eve gelip Mehtapın karşısına oturdu ve dedi ki:
Mehtap, biz artık ev yapmalı, bu tek odada kalmak olmaz. Bugün küçük, ama yarın büyüyecek bu çocuk; hem bir kız mutlaka kendi odasında büyümeli!

Mehtap kocasını her zaman desteklerdi ama bu sefer eli kolu bağlandı. Para yoktu ki ev yapmak için.
Her şeyi düşündüm, dedi İsmail. Hemen büyük bir ev yapmaya kalkarsak olmaz. Ama azar azar yaparsak, bir gün biter. Yeter ki acele etmeyelim. O vakit başarıya ulaşırız.

Mehtap hak verdi, tabii; başını salladı. Kendi evinin olması, en büyük hayaliydi.
Ama hayal daha gerçekle buluşamadan darmadağın oldu. Altı ay geçmeden Nazlı, önce bir soğuk algınlığı, sonra kulak iltihabı, arkasından başka problemler derken sürekli hastanelerde, doktorlarda zaman geçirmeye başladılar. Aile fena halde borca battı. Ama Nazlıyı toparladılar, üç yıl sürdü ama düzeldi.

İsmail, ev meselesini bir daha açmadı. Allah borçlarımızı ödeyip şu günü kurtaralım yeter, derken, Mehtap ise İsmailin içi içini yediğini seziyordu; ama adamcağız yine bir şey demiyordu.

Nazlı bir hayli büyüyünce, Mehtap fabrikada iş buldu. Orada daha iyi maaş veriyorlardı. Böylece çift olarak çalışır, biraz birikim yaparız, diye düşündüler.
Tüm borçlar bittiğinde Nazlı 14 yaşındaydı. Fakat kız büyüdükçe ihtiyaçları da büyüdü. Biri elbise ister, biri kaban; yaşıtı Deryada olan her şeyi ister olmuştu. Kız çocuğu, hani Hem mezuniyet yaklaşıyordu. Mehtap ve İsmail, kenara azar azar para atıyorlardı. Nazlı üniversiteye giderse, yeni başlarız inşaata, dediler.
Ama kaderi siz planlıyorsunuz da, kader sizi takmıyor ki Nazlı gerçekten üniversite kazandı, başka bir şehirde okumaya gitti. Anne babası gururlanıyordu. Bu iki yılın sonunda, İsmail evin duvarlarını yükseltmişti. Gerçi pencereler, kapılar yoktu, tahta kütüklerle örtülüydü ama olsun! Ev evdi işte.

Ve sonra Bir gün, tam tatil günüydü. Mehtap ve İsmail, inşaattan eve dönüp yorgunluktan pestilleri çıkmışken, kapı çaldı. Mehtap açtı, bir anda çığlık attı. Kapıda, karnı burnunda Nazlı ve arkasında dağınık saçlı, uzun boylu bir genç.

Ya kızım, bu ne hal?
Mehtap telaşla Nazlının karnına baktı.
Anne, şimdi bak büyüse büyüse. Burada bizim Sertaçla çocuğumuz var. Tanış: Sertaç. Artık evde beraber kalacağız ve yakında evleneceğiz.

Sertaç baş baş salladı, yine sakızını çiğnemeye devam etti.

O sıra İsmail koridora geldi. Herkes içeri geçti, sofraya oturdular. İlk konuşan baba oldu:
Nazlı, bunu neden bize hiç söylemedin?
Neden anlatayım ki, moral mi dinleyecektim yine?
Peki ya okul?
Onun ne önemi var, baba? Sertaç zaten birinci sınıftayken bırakmış, valla gayet rahat yaşıyor
Sertaç yine onaylar gibi baş salladı.

Ee, bu Sertaç bey ne iş yapıyor, diyelim?
Baba, hemen başlama lütfen. Şimdilik çalışmıyor! Hayatında gerçekten yapmak istediği alanı bekliyor.

İsmailin sabrı taştı:
Peki, geçiminizi nasıl sağlayacaksınız? Bebek gelecek, hiçbiriniz çalışmıyorsunuz!
Nazlı şaşırmış gibi baktı:
Ya ama benim ailem var, ne de olsa!

O kadar üzülüp kırıldı ki, İsmail mutfağa kaçtı. Arkasından Mehtap gitti, sessizce pencereye bakıştılar. Sonra halıya kıvrılıp uyudular. Nazlı ve Sertaç’ın yatacak yeri bile hazırdı; salonda.

Sabah İsmail ağırdan aldı, ama kararını Mehtap’a açıkladı:
Bence biz eve taşınalım, odalardan birini halledelim. Eski evimizi de evlilik hediyesi olarak çocuklara verelim.
Mehtap fazla düşünmeden onay verdi. Çocuklar bu karara sevinçten havalara uçtu. Yalnızca lazım olan bir kaç eşya aldılar. Eşyaları yükleyen kamyon geldiğinde, İsmail kızına sarılıp dedi ki:
Al sana ev. Güle güle kullan, kızım.
Sıkı sıkı sarılıp veda ettiler.

Yeni taşındıkları yerde, suyu 300 metre ileriden taşıyorlar; çamaşırları leğende yıkıyorlar. Her iş ağır, para yok; ama morali yüksek tutuyorlar. Nazlı arada bir uğruyor, tabii ki para istemeye geliyor, her gelişinde de yardım ediyorlar. Ama parasızlık başka Bir gün İsmail dayanamayıp kendi evlerinde onlara misafirliğe gitti.

Ee, Sertaç hâlâ iş bulamadı mı?
Baba, uygun iş yok. İnşaata çalışıp üç kuruşa kendini mi paralasın?
E ailesini nasıl geçindirecek?
Nazlı atlamak isterken İsmail susturdu.
Damadımdan duymak istiyorum.
Sertaç, sakızını bir kenara bıraktı, biraz bocaladı:
Doğrusu, elim beton karıştırmaya uygun değil.
İsmailin sabrı iyice taşınca:
O zaman ne yapacak bu adam? Evine gökten ekmek mi yağacak sandı? Gençsin, ailesine bakmak senin görevin.

Mehtap para verip eline sıkıştırırken, İsmail görmezden gelmiş gibi yaptı. Nazlı yine de kocası işe girmeye yanaşmasa da bir hafta sonra Sertaç bir “iş” buldu, ama masa başı, asgari ücret, daha beteri inşaata gitmeye gerek yokmuş gibi. Aile en azından sevinmişti, hiç yoktan iyidir dediler.

Bu sırada mahalledeki komşular arasında, on yaşlarında, sevimli, biraz utangaç bir çocuk dikkatleri çekiyordu. Cem adında, kimseleri olmadan, yalnızca yaşlı babaannesiyle kalıyor, eski tahta bir evde oturuyordu. Cem her gün İsmail ve Mehtapın evinin önünde oyalanırdı. Bir gün İsmail onu çaya çağırdı, Mehtap da tabii kurabiyeler ve şekerlerle takviye yaptı.

Hoş geldin, Cem. Otur bakalım, kaç yaşındasın?
On bir, amca. Babamla annem yok, ben babaanneyle yaşıyorum. O da hasta çoğu zaman Yardım ediyorum.

Cem utanarak:
Ben de size yardım edeyim mi? Okul yok, evde boşa oturuyorum.
İsmail sevindi.
Ne güzel, gel tabii. Yardım edecek birini bulmak zor. Babaannen kızmaz değil mi?
Yok amca, o çok iyi biri.

Ertesi sabah, Cem iş başlamadan kapıya dayanmıştı. O kadar hevesli ve çalışkandı ki; İsmail hem şaştı, hem sevindi. İşte anlayan biriyle çalışmak başka; kadınlar inşaat işine gelemez! diye takıldı Mehtapa. Mehtap ise fırladı karşı evdeki Feyza Hanımı ziyarete gitti. Babaannesi Feyza Hanım, hayat dolu, güleryüzlü idi. Tabii ki yardım etsin, elinin hamuruyla bir iş öğrensin çocuk! Ne olacak, köpeğin kuyruğu mu eğrilecek? diyerek kahkaha attı.

Bundan sonra akşam çayları ailece Cem ve Feyza Hanımla paylaşılır oldu. O akşam da kadınlar kendi aralarında çocuk büyütmekten, kocalardan, kaynanalardan söz edip dertleştirirken, İsmail ve Cem, bahçeye su tesisatı döşemenin yöntemlerini tartışıyordu.

Derken Nazlı doğurdu. Mehtap ve İsmail hemen hastaneye koştu, elinde böreklerle bebek bezleriyle. Sertaç bile çiçek alıp gelmişti, şaşılacak şey. Evin tadı tuzu yerine geldi; mangallar yakıldı, yeni komşularla şenlik edildi. Mehtap, bir süre Nazlının yardıma ihtiyacı olur diye koşturarak gidip geldi. Ama bir gün Sertaçın Sen daha ne zaman bize geleni gideni bitireceksin, sonuçta kendi ailemiziz, kimseye karışmaya gerek yok, dediğini işitti, hem üzüldü hem de bir daha gidip gelmedi.

Cem ise artık aileden biri olmuştu. Mehtap alışverişe giderken ağır torbaları ona taşıtır, İsmail de oğul gibi severdi onu. Hatta ilkokuldan mezun olurken Ceme kendi cebinden yeni okul çantası ve takım elbise aldı, Feyza Hanımın gözü yaşardı. Cem de artık bizim oğlumuz, dedi İsmail.

Aradan yıllar geçti. Bir kış gecesi, Cem kapıyı panik halinde çaldı. Mehtap anında anladı, Feyza Hanım fenalaşmıştı. Eve gidip, yatağında son uykusundaki yaşlı teyzeyi görünce, işler açığa çıktı. Cenaze işleri Mehtapa kaldı, Cem artık geçici olarak onlarla kalacaktı. 14 yaşındaydı ve gidecek bir yeri yoktu. Çocuk Esirgemeye verilmesin diye İsmail tüm bürokrasiyle savaşıp, resmen Cemin vasisisi oldu.

Evde yeni bir düzen kuruldu. Bu arada Nazlının evine Sertaçın ablası da çocuğuyla gelip sığındı; apartman karmakarışık, küçük ev yatacak yer kalmadı. Ama Nazlıdan şikayet sesi çıkmadı, anne babası da hiç karışmadı. Cem hayatlarına tatlı mı tatlı, sessiz sedasız kılıç gibi bir güç getirdi. Çocuk bütün yükü hafifletti, ailenin yükünü sırtladı.

Emeklilik geldi çattı. Cemin güzel bir eğitim alması gerektiğine ikisi de hemfikir oldu; Mehtap ve İsmail ona destek olmak için ellerinden geleni yaptı. Fakat Cem de sürpriz yaptı; üniversiteye girer girmez akşamları hemen bir iş buldu. Bana yetiyor, burs da alıyorum, dedi. Haftasonları evini ziyaret açısından hiç aksatmaz, yanlarında yiyecek taşır ve Mehtap ile İsmaili sımsıkı kucaklardı.

Sonra bir gün Mehtap hastalandı. Gereksiz yere zayıfladı, güçsüzleşti; lõp gibi oldu. İsmail onu hastaneye yatırmak için uzun süre uğraştı. Doktor sert konuştu:
Üzgünüm, eşinizin kanseri çok geç fark edilmiş. En fazla altı ayı var.

İsmailin dünyası başına yıkıldı. Onun Mehtapı Daha hayat yaşamamıştı ki? Bir kız büyüttü, bir ev yaptı bunca yıl Nazlıyı aradı, haberi verdi:
Nazlı, annen hasta.
Geçmiş olsun, ne yapayım ki ben şimdi?
Nazlı, kanseri var, altı ayı kaldı.

Bir şekilde ertesi gün annesini bir kez olsun ziyarete gidip, yeniden dönmedi. Mehtap eve taburcu edilince, doktor, yakında tam bakıma ihtiyacı olacağını açıkladı. Bir ay dayanabildi, sonra İsmail yardımsız başa çıkamaz oldu, Nazlıyı tekrar aradı:
Kızım, bir gelir misin? Anneni yıkamam lazım, tek başıma yapamıyorum.
Aman baba, ne oldu gene? Şimdi her gün koşturacağım mı? Söz veremem, bakarım.

İsmail tüm gün bekledi, telefon bir kez daha eline almadı. Zaten biliyordu, kimse gelmeyecekti. Kendi başına uğraşırken Mehtap ağlamaya başladı:
Ne bu çile, hem seni hem kendimi yoruyorum. Keşke bir an önce bitse
Mehtap, konuşma öyle, ben sensiz ne yaparım?

Bir ay sonra Mehtap hayatını kaybetti. Cem çok açık açık ağladı. Mezun olmak üzereydi ve annesi gibi sevdiği Mehtap yoktu İsmail, Ceme gerçeği gizlememişti; çocuk da zaten şüpheleniyordu.

Bir süre sonra Cem küçük bir şehirde ev tutup, mesleğiyle ilgili çalışmaya başladı. İsmail biliyordu; çocuğun önü açık, pırıl pırıl geleceği var. Ama evde yalnızlık çökmüştü. Marangozluk işleriyle yaptığı o güzelim ev, sımsıcak, tıkır tıkır işleyen sobası, Mehtapın ördüğü perdeler, hepsi ona mezar gibi geliyordu.

Cem ise sık sık ziyaret ediyor, birlikte çay içiyorlardı. Ne kadar ısrar etse de, Evde kal, kiraya para verme, dese de, Cem: Ben kendi ayaklarımın üstünde duracağım, diyordu. Nazlı ise nadir gelir, genellikle para veya eşya istemeye uğrardı. O da, bir gün olur şu eve sahip oluruz diye umudunu hiç yitirmemişti. Taşınmayı istiyordu; eşi Sertaç ise İsmaille hiç geçinemediği için o 30 metrekarelik daracık evde beş kişi sıkışıp yaşıyorlardı.

İsmailin sıhhatinde arızalar başladı, Mehtapın ölümüyle daha da çöktü. Kalp ağrıları, nefes darlığı Eczaneden torba torba hap alıp yutuyordu. Komşular ne söylerse alıp deniyordu, Cem çok kızıyor:
Böyle sağlık mı olur, bak tetkik yaptıracaksın!
Yaşlandık oğlum, bırakın.

Bir akşam, öyle bir ağrısı tuttu ki, Allah korusun. Her ilaçtan içti, fayda yok. Nazlıyı aradı:
Kızım, bu kalp artık dayanmıyor…
Baba, valizini al, ambulans çağır. İşim gücüm var, koşturamam şimdi.
Nazlı telefonu kapattı. İsmail de çaresiz, Cemi aradı:
Evladım, kusura bakma, felaket durumdayım bugün.
Hiç üzülme baba, hemen geliyorum, biraz dayan.

Cem de yanında nişanlısı Elifle birlikte geldi, Elif acil serviste hemşireydi. Bir bakışta ambulans çağırmamız lazım dedi. İkisi İsmaili hastaneye yatırdılar, her gün gelip ziyaret ettiler. Elif harika bir kızdı; İsmail bir yandan, Şunu baş göz et, bak evi düğüne veririm! dedi. Cem ise: Biraz daha birikim yapacağız, diye ayak diredi.

Hastaneden taburcu olunca da Cem ve Elif aldılar eve, yemek yaptılar, ihtiyaç listesi hazırladılar. Elif giderken:
İki gün yetecek kadar yemek hazırladım. Sadece ısıtırsınız.
Aman Elifciğim, zahmet etmeseydin.
Ne olacak ki, dinlenirsin biraz.

Bunlar gidince ertesi gün Nazlı uğrayıp yüzünü gösterdi, başını bir odaya sokup,
Baba iyi misin? dedi. O an İsmailin sabrı taştı.
Kızım, ben hastanede yattım sen gelmedin!
Zaten ilgilenen çoktu, ben ne işe yarayacaktım ki? Yeter ama, mızmızlanma sürekli!
Annen yatarken gelmedin, bana gelmezsin Bazen düşünüyorum da, acaba bizim kızımız mısın?

Nazlı bir anda delirdi:
Yeter ya! Artık öl de kurtulalım! Kendin ot gibi yaşamayı seviyorsun, bize bir odayı çok gördün! Kimseye hayatı bırakmıyorsun!
İsmail serinkanlılıkla cevapladı:
Sen gelmedin, yardım etmedin. Biz taş taşırken neredeydiniz? Şimdi evi istiyorsunuz
Nazlı kapıyı çarpıp çıktı. İsmail buna çok da şaşırmadı doğrusu. Nasılsa, kafasını meşgul eden tek şey artık büyük karardı. Yatıp uyuyunca Mehtapı rüyasında göreceğinden emindi.

Ertesi sabah Cem aradı, Yorgun musun? diye sordu. İsmail kahkaha attı:
Evladım, taş gibi oldum, yeni uyanmış gibi Bak Elifin yemekleri de şahane.
Baba, sana bir ricam var, noter bulmam lazım. Seni evde ziyaret edebilir mi?
Tabii, evrakta çocuk işi Ayarla, bekliyorum.

Üçte noter geldi, yapılan işlemlerle ilgili şaşkınlığını zor gizlediyse de işini yaptı. İsmail evlat edindiği Ceme bir mektup bıraktı:

Cem, bu satırları okuyorsan ben artık yokum demektir. Üzülme, ben şimdi Mehtapıma kavuştum. Elif harika bir kız, mutluluğunu diliyor, gerçek bir aile olmanızı istiyorum. Evi sana bırakıyorum oğlum. Miras değil, düğün hediyesi. İtiraz etme, bizim de gönlümüz rahat etsin. Bu ev senin emeğinle büyüdü. Bize evlat oldun, hakkındır.

İsmail, Artık işleri tamamladım, diye düşündü. Göğsündeki ağırlık huzura döndü. Büyük bir zarfın içine Mehtapla fotoğraflarını, vasiyetini koyup, divana uzandı. Eski güzel günleri düşünürken fotoğrafı avuçladı, gözlerini kapadı.

Ertesi gün Cem ve Elif geldiklerinde, evi yine tertemiz buldular. İsmail divanda huzur içinde, ellerinde Mehtapla fotoğrafı sıkıca tutmuştu. Cem diz çöküp ağladı, Elif sessizce gözyaşlarını sildi. Artık vedaya hazırdılar.

Cem mektubu buldu; okudukça hıçkırarak Elife verdi. O esnada Nazlı ve Sertaç, mezura ile odaları ölçüyor, Burası kimin olacak? diye konuşuyorlar, mektuba ise bir bakış umutla, bir bakış öfkeyle baktılar. Nazlı kızardı, bağırdı:
Al işte! Yaşlanınca beyin gidiyor Bakalım göreceğiz daha olanı!

Koştura koştura evden çıkan Nazlı, herkesten ve her şeyden nefret ediyordu. Ama İsmail ve Mehtapın yüreği evlat sevgisiyle dolu, gönülleri huzurla kapanmıştı.

Rate article
Lifequest
Farklı İnsanlar: Semen ve Marina’nın Zorluklarla Kurduğu Aile, Büyüttükleri Kızları Allacık, Hayalle…