En son ne zaman aynaya baktın, dedi eşi. Kadın bu soruya tuhaf bir tepki verdi.
Ali sabah kahvesini içerken bir yandan da Zehra’yı izliyordu. Saçları çocuk tokasıyla toplamış, üzerinde karpuzlu motifler vardı. Havalı olmaktan çok uzaktı.
Bir yanda da, yan dairede oturan Ceylan vardı; her daim canlı ve alımlı. Parfümünün kokusu asansörde bile iz bırakırdı, sanki parfüm onun siluetiydi.
Biliyor musun, dedi Ali, telefonu bir yana bırakıp. Bazen diyorum ki, biz sanki komşu gibiyiz.
Zehra’nın elinde toz bezi donakaldı.
Ne demek bu?
Öyle işte. Ne zamandır kendine bakmadın? En son aynaya baktığında ne gördün?
Bakışlarını birden Ali’ye dikti Zehra. Derin, sessiz bir bakış. Ali o an, bir şeylerin planladığı gibi gitmediğini hissetti.
Peki, sen en son bana ne zaman baktın, dedi Zehra fısıltıyla.
Garip bir sessizlik oluştu.
Yapma Zehra, dramatize etme. Derdim şu: Kadın dediğin her zaman güzel görünmeli. Bak mesela Ceylana; yaşıtınız ama sen hiç… sustu, cümleyi bitiremedi.
Hımm, dedi Zehra, Ceylan
Sesindeki melodi tuhaf bir anlam taşımıştı. Sanki bir sırrı çözdü o an.
Ali, dedi duru bir sesle, şöyle yapalım. Ben biraz anneme gideyim. Senin sözlerini düşünürüm.
Tamam, dedi Ali. Ayrı kalalım bir süre. Ama unutma, seni istemiyorum demek değil bu.
Biliyor musun, dedi Zehra, toz bezini özenle askıya astı. Galiba gerçekten aynaya bakmam gerekiyor.
Ve bavul hazırlamaya başladı.
Ali ise mutfakta kalakaldı. Aslında bunu istiyordum, diye düşündü. Ama sevindi mi, hayır; boşluk duygusu sardı ruhunu.
Üç gün boyunca Ali kendini bir tatilde buldu. Sabah keyifli Türk kahvesi, akşam dilediğini yapma özgürlüğü. Kimse televizyonu açıp entrikalı diziler izlemiyor.
Özgürlük. Erkek işi özgürlük.
Bir akşam Ali apartmanın önünde Ceylanı gördü. Elinde MİGROS poşetleri, ayağında topuklu ayakkabılar, üstünde vücuda tam oturan elbise.
Ali Bey, dedi gülümseyerek. Nasılsınız? Zehra Hanımı kaç gündür göremedim.
Annedeymiş şu ara. Dinleniyor, dedi Ali hiç utanmadan.
Hıı. Ceylan onaylar gibi başını salladı. Bazen kadınların mola vermesi gerekir. Temizlikten, rutininden…
Konuşurken sanki hiç rutine bulaşmamış gibiydi. Sanki ev kendi kendine temizleniyor, akşam yemeği bir büyüyle tabakta beliriyor.
Ceylan Hanım, bir gün beraber kahve içsek mi, komşu komşuya? dedi birden Ali.
Olur tabii, gülümsedi Ceylan. Yarın akşam?
Ali bütün gece ne giyeceğini planladı. Gömlek mi, tişört mü? Parfümü fazla kaçırmasa bari…
Sabah bir anda telefon çaldı.
Ali? Bilmediği bir ses. Ben Emine Hanım, Zehranın annesi.
Kalbi sıkıştı.
Buyurun…
Zehra dedi ki, eşyalarını cumartesi alacak, sen evde olmayınca. Anahtarları kapıcıya bırakacakmış.
Nasıl yani; eşyalarını mı alacak?
Ne sandın Ali? Emine Hanım’ın sesi çelik gibi. Kızım bütün hayatını senin karar vermeni bekleyerek geçirmeyecek.
Ben öyle bir şey demedim ki…
Yeterince dedin zaten. Hoşça kal Ali.
Ve telefonu kapattı.
Ali yine mutfakta telefona baktı durdu. Şaka gibi… Ayrılık istememişti ki sadece biraz düşünmek istemişti.
Ama onlar çoktan kararını vermişti!
Akşam Ceylanla kahve tuhaf geçti. Ceylan samimi, işten bahsetti, esprilere güldü. Ama bir dokunduğu an Ceylan hafifçe geri çekildi.
Ali Bey, dedi, ben yapamam. Siz evlisiniz.
Ama artık ayrı yaşıyoruz…
Şimdi. Yarın? Ceylan dikkatle baktı.
Ali onu apartmana kadar uğurladı, eve çıktı. Kendi kokusuna teslim olmuş yalnız bir ev.
Cumartesi geldiğinde Ali özellikle dışarı çıktı. Ne drama, ne açıklama, ne göz yaşı Rahatça eşyalarını alsın istiyordu.
Ama saat üç gibi dayanamayıp merak içinde eve döndü. Ne aldı? Hepsini mi? Sadece canını mı?
Dört gibi, apartmanın önüne gelince kendi şehirlerinin plakalı bir araba gördü. Direksiyonda kırklı yıllarda bir adam, düzgün giysili, hoş görünümlü. Birine kutu taşımasına yardım ediyor.
Ali bir banka oturup bekledi.
On dakika sonra mavi elbiseyle bir kadın çıktı apartmandan. Saçları kedi tokası değil, şık bir toka ile toplanmıştı. Hafif bir makyaj, gözlerini parlatan bir dokunuş.
Ali bakıyor, inanamıyor. Zehraydı bu. Ama bambaşka bir Zehra.
Son valizini aldı, adam hemen yardıma koştu. Araba kapısını nazikçe açtı, Zehra’nın oturmasına yardım etti. Sanki camdan bir kadına dokunur gibi.
Ali dayanamadı, arabanın yanına yürüdü.
Zehra!
Zehra döndü. Yüzünde huzur, güzellik. Eskiden alıştığı yorgunluk dağılmış gitmiş.
Merhaba, Ali.
Bu sen misin?
Adam arkada hafifçe gerildi, Zehra elini dokundurup rahatlamasını sağladı.
Benim, dedi Zehra, sade bir sesle. Sen çoktandır bana bakmıyorsun.
Zehra, konuşabilir miyiz?
Neyin üzerine konuşalım? Sesinde öfke yoktu, sadece hafif bir şaşkınlık. Hani demiştin ya, kadın her zaman güzel olmalı diye. Aldım kulağıma.
Ama öyle demek istemedim!
Peki Ali, benden ne istedin? Sadece sana güzel görüneyim, sadece senin evinde dikkat çekeyim, sadece kendimi evde seveyim ama kendime yeterince değer vermeyeyim.
Ali dinliyor, her kelimesiyle içi ters dönüyordu.
Biliyor musun, dedi Zehra yumuşakça, ben gerçekten kendime bakmayı bırakmıştım. Ama tembelliğimden değil. Görünmez olmayı alışkanlık yaptığım için… Kendi evimde, kendi hayatımda
Zehra, ben istemedim.
İstedin. Senin için ortada olup işi yapan ama kendi hayatına bulaşmayan görünmez bir eş istedin. Bir gün sıkılınca, daha parlak bir modelle değiştirmek gerek…
Arabadaki adam bir şey dedi. Zehra başını salladı.
Artık gitmemiz gerek Ali. Veli bekliyor.
Veli mi? Kim o?
Beni gören adam, dedi Zehra. Spor salonunda tanıştık. Annemin evinin yakınında bir fitness merkezi açılmış. Düşünebiliyor musun, kırk iki yaşında ilk kez spor yaptım.
Zehra, yapma. Bir şans daha verelim, hatalıydım.
Peki Ali, dedi. En son bana ne zaman güzelsin dedin, hatırlıyor musun?
Ali sustu, hatırlayamadı.
Son kez halimi sorduğun ne zamandı?
Ali biliyordu: kaybetmişti. Veliye değil, şartlara değil; kendine.
Veli kontağı çevirdi.
Sana kızmıyorum Ali, dedi Zehra, inan bana. Bana şunu gösterdin: Kendimi görmezsem, kimse görmez.
Araba uzaklaştı.
Ali apartmanın önünde, uzaklaşan arabaya bakakaldı. Yalnız giden karısı değil, hayatıydı. On beş yıl rutin diyerek küçümsediği şey meğerse mutlulukmuş.
Ama bunu hiç fark etmemişti.
Altı ay sonra, Ali tesadüfen alışveriş merkezinde Zehrayı gördü.
Kahve reyonunda, çekirdek seçiyor, etiketi dikkatle inceliyordu. Yanında yirmili yaşlarda bir genç kız.
Bunu alalım, dedi. Babam arabica daha iyi diyor robustadan.
Zehra? dedi Ali, yanaştı.
Zehra döndü, hafif bir tebessüm.
Merhaba Ali. Bak bu Elif, Velinin kızı. Elif, bu da Ali, ben eski eşim.
Elif saygıyla başını eğdi, güzel bir genç kızdı, üniversite öğrencisi olmalı. Meraklı ama düşmanca değil.
Nasılsın? diye sordu Ali.
İyiyim. Sen?
Fena değil.
Kısa bir sessizlik oldu. Eski eşiyle ne konuşacağını bilemedi Ali.
Kahve raflarının arasında durdular, Ali yeniden baktı Zehraya. Bronzlaşmış, şık bir bluz, yeni bir saç modeliyle… Mutlu. Evet, mutlu.
Ya sen? dedi Zehra. Hayat nasıl?
Pek iyi değil, dedi Ali, iç çekerek.
Zehra dikkatle baktı.
Ali, sen; Ceylan gibi güzel ama benim kadar uysal, zeki ama senin ilgisini başka kadınlara çevirdiğini fark etmeyecek bir kadın arıyorsun.
Elif ilgiyle dinliyordu.
O kadın yok, dedi Zehra sadece.
Zehra, gidelim mi? dedi Elif. Babam arabada bekliyor.
Tamam, dedi Zehra, kahveyi aldı. Bol şans Ali.
Gittiler, Ali ise raflar arasında kaldı. Zehra haklıydı; Ali aslında olmayan bir kadını arıyordu.
O akşam mutfağa oturdu, çayını doldurdu. Zehrayı düşündü, nasıl değiştiğini. Kaybetmenin bazen sahip olduğunun değerini anlamanın tek yolu olduğunu…
Belki mutluluk; uygun eşi aramakta değil, yanındaki kadını gerçekten görmeyi öğrenmekteydi.




