Daha Yakını Yok…
Vildan, kızı Derya ile birlikte köyün ucunda otobüsten indi. Gri kış bulutlarının arasından güneş kırpışıyordu, ayaz yanaklarını ısırıyordu. Kar öyle bembeyazdı ki, Derya gözlerini kısmak zorunda kaldı.
Anne, bu evde niye kimse yaşamıyor? diye sordu Derya, köyün sonunda, belki de tek harabe evin önünden geçerken.
Eskiden burada bir yaşlı teyze otururdu. Ben hiç akrabası geldiğini görmedim. Yüz iki yaşındaydı vefat ettiğinde. Sobasını kendi yakardı, alışverişe ya da suya da komşulardan biri giderdi. Kapısına su kovası ya da ekmek bırakırlardı, ertesi gün parayı ya da kovayı alırdı. Biz de çocukkken yardım ederdik ona.
Ya parayla ekmekleri biri çalsaydı, deyince Derya şaşırdı.
Kimse cesaret etmezdi. Teyzeyi büyücü sanırlardı, biraz çekinilirdi. Bir gün ekmekler kapısında kaldı, alınmadı. O zaman onun da vefat ettiğini anladılar. Yine de girip bakmaya korktular. Sonra girdiler nihayet, gömdüler. O günden beri de ev bomboş.
Gerçekten büyücü müydü peki?
Hepsi hikaye, kızım. Sadece yaşlıydı. Kimse aslında tam yaşını bilmezdi; kimi iki yüz, kimi üç yüz derdi. Sonradan köy muhtarlığında belgesi çıktı. Yüz iki yaşındaymış işte.
Derya sustu, hayallere daldı. Çoktan terk edilmiş ev geride kalmış, köyün bakımlı diğer evlerinin içinden geçiyorlardı. Bahçelerden kar kürenmişti.
Demek kimse bu eve girmeye cesaret edemiyor hâlâ, dedi Derya, akılı ev ve yaşlı teyze arasında gidip geldi.
Vildan, tanıdık bir siluet gördü evlerin birinde.
Bak anneannen çıkmış bizi karşılamaya! Hadi koş! deyip hızlandı.
Anneanne! diye bağırdı Derya, koşturarak kollarına atıldı. Kadıncağız gülerek kollarını sonuna kadar açtı, torununu sıkı sıkı sardı.
Vildan köyde büyümüştü, buraya gelince içi hafifler, nefesi ferahlar, şehirden kurtulur gibi hissederdi.
Anne! Vildan annesine sarıldı, kadın bir koluyla onu, bir koluyla torununu sardı.
Sanki içime doğdu, börekler açtım. Her cumartesi çıkar beklerdim sizi. Ne dikeliyoruz burada böyle soğukta, buyurun içeri.
Ev sıcaktı, tertemizdi. Sobanın, böreklerin ve anlatılamayan bir kokunun karışımı sinmişti tahtalara, duvarlara, eşyalara yılların alışkanlığıyla. Her şey eski yerindeydi, değişmemişti. Vildan etrafına baktı, mutlu mutlu gülümsedi. Evde olmak ne güzeldi!
İyi ki geldiniz. Ne kadar kalacaksınız? diye biraz kaygılı baktı annesi.
Selim çalışıyor, tutamadık kendimizi geldik. Yılbaşında gelecektik ama Derya hastalandı, sonra Selim. Pazar akşamı döneceğiz. Pazartesi işe gitmek zorunda.
Vildan, annesinin nasıl yaşlandığını şimdi çok daha net hissetti, yanına gidip sarıldı. Babası iki yıl önce ölmüştü, oysa annesinden birkaç yaş daha küçüktü. Ondan sonra kadın daha bir çökmüştü.
Köyde hayat kolay değildi.
Şimdi sizi doyuracağım. Yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır, dedi Hatice, mutfağa geçti, tabakları dizdi. Derya peşinden sürüklendi.
Herkes sofraya şöyle bir göz attıysa da, her şeyden az biraz yedikten sonra gevşediler. Derya esnemeye başladı, anneannesine sarıldı.
Çok yoruldu, büyüdün kızım! Az daha boyumdan olacak, hadi gel, seni yatırayım, dedi Hatice, Deryayı eski, köşedeki bölmeye götürdü. Vildanın küçüklüğünde de orası onun yatağıydı. Evde tek büyük oda vardı, gerekirse dolap ya da perdeyle bölünürdü.
Bırak biraz uyusun, dedi Hatice, döndükten sonra. Anlat biraz bakayım, nasıl gidiyor işler, mutlu musunuz?
İyiyiz anne. Geçen gün otogarda karşı köyden Reyhana rastladık. Bana Haticenin kızı demek yerine hep Arzu dedi. O kadar benziyor muyum teyzeme? Fotoğrafı var mı bende?
Yüz defa baktın. Hatice başka tarafa çevirdi bakışını.
Bir defa daha göreyim.
Tamam, sofrayı kaldırayım, gösteririm, deyip sandıktan ayakkabı kutusunu çıkardı.
Fotoğrafların çoğu siyah beyaz, köşeleri kıvrılmıştı; birkaç yeni, renkli olan vardı.
Bak, bu sen küçüksün, beşinci sınıfta da böyleydin. Derya da sana çok benziyor. Bu kim, biliyor musun?
O da benim bir halim galiba, dedi Vildan gülerek.
Yok canım, o senin teyzen Arzu, dedi Hatice. Gerçekten birbirinizin aynısısınız. Bak bu da onun lise mezuniyetinden. Şu güzelliğe bak! İnsan bakmaya doyamazdı.
Vildan fotoğrafı uzun uzun inceledi.
Ama ben sana pek benzemiyorum anne, dedi.
Tamam, anlatayım, zamanı geldi artık. Sırrı mezara taşımayalım, dedi Hatice, derin nefes alıp anlatmaya başladı.
Arzu aslında senin gerçek annen Affet, söylememiştim. Senin iyiliğin için sustum. Annem, yani anneannen, çok yaşlıyken hamile kalınca çocuğu istemedi. Ağır işler yaptı, umudu düşük yapar diye. Ama Arzu doğdu. Güzeller güzeli bir bebekti. O zaman ben onbeş yaşındaydım, anneme yardım ettim, Arzuya ablalık yaptım.
Köyün gençleri okulu bitirince hemen şehre giderdi, ben annemi ve Arzuyu bırakamadım. Evlenilecek kimse kalmadı, kalanlar da dul ya da sarhoştu. Hayat öyle aktı. Arzu da şehre gitmek istedi ve mezun olunca gitti. İki yıl sonra seninle geri döndü. Kucağında küçücük bir bebek sendin o. Arzu sanki güzelliğinin hepsini sana devretmişti. Çok zayıflamış, ruhen de bambaşka olmuştu. Bir gün neşeli, bir gün sessiz. Sonra, seni bırakıp bir sabah ortadan kayboldu. Şehre döndü, hap bağımlılığı nedeniyle. Sonradan öğrendik. Orada bir süre sonra aşırı dozdan öldü. Ben cenazesine gittim; annem çok hastaydı, gelemedi.
Annem seni yetimhaneye vermek istedi; izin vermedim, madem yalnızım, değil mi, sen de benimle kalırsın dedim. Köyde kimse bir şey anlamadı. Ben hastanede seni kendi adıma yazdırdım. Adını da değiştirdim, Arzu sana Sibel demişti. Ne isim ama! Ben de seni Vildan diye yazdırdım.
Sonra baban geldi. Askerdi o zaman. Arzunun hamile olduğunu bilmiyordu. Döndü, onu aradı, arkadaşları annenin doğurduğunu, öldüğünü söylediler. Yaralanınca ordudan ayrıldı, köye geldi, annem de onu kabul etti. Evlenmedikleri halde. Köyde kadın erkek olmadan yaşamak zordur. Sonra biz evlendik. Güzel yaşadık. Babana Arzunun hap bağımlısı olduğunu söylemedim.
Sustum, çünkü annenin durumu seni üzer diye korktum. Şimdi yine içim rahat değil, niye anlattım? Ama en azından benden duydun. Gerçek bir gün ortaya çıkar. Ben seni öz kızım gibi büyüttüm. Bilirsin ya, Evlat doğuran değil büyütendir derler ya. Hakikaten öyle.
Vildan, hayatı boyunca ilk defa öyle tuhaf, yalpalayan bir rüyada kalakalmış gibi donakaldı. Onca yıl, hep saklanmış!
Nereye gidiyorsun? dedi Hatice.
Biraz yalnız kalmak istiyorum.
Vildan montunu giyip dışarı çıktı.
Kimin aklına gelir ki böyle bir geçmiş? Annem uyuşturucudan ölmüş. Babam gerçek babam mı, kim bilir. Ne saçma şeyler düşünüyorum! O da annemdi. Annem mi? Doğurup bırakmış bana annelik eden ise Hatice. Asıl annem oydu. O istemese, yurda verirdi beni. Başka türlü denmez ki ona…
Soğukta bunları düşünmekten üşüyünce, tekrar eve döndü. Hatice olduğu yerde, gözleri dolmuş halde oturuyordu.
Affet beni, annem sensin, seni seviyorum, deyip sarıldı.
Sen de affet kızım, yıllarca sustum.
Niye karanlıkta oturuyorsunuz? diyerek Derya köşeden çıktı. Aa, annenin fotoğrafı! Ne kadar güzelsinmiş anne!
Hatice, fotoğrafı elinden alıp kutuya koydu.
Anneanne, ben daha bakamadım, dedi Derya.
Boş ver, hayattayken bize bak, deyip kutuyu kaldırdı.
O gece Vildan uyuyamadı. Anneannesi Hatice de arada ah çekiyor, yatağın yayları gıcırdıyordu.
Vildan kalkıp annesinin yanına gitti.
Uyuyor musun?
Hatice yorganın ucunu kaldırdı.
Gel, üşürsün, yat yanıma.
Eski günlerdeki gibi Vildan annesine sokuldu.
Düşünüyor musun? dedi Hatice.
Artık düşünmüyorum. En gerçek annem sensin. Başka anne istemem. Arzu ise… O da senin kardeşin.
Daha uzun uzun fısıldaştılar. Sonra Vildan kendi yatağına döndü.
Uyu. Bu dünyadaki en güzel annesin. Her zaman da öyle olacak, dedi, yorganı annesinin altına tıkladı, kendi yatağına geçti ve hemen uyudu.
Ertesi sabah köy otobüsüne bindiler. Hatice uğurladı ikisini.
Anneanne, üzülme, yine geleceğiz!
Son defa annesine sarılıp, kokusunu içine çekti Vildan.
Hadi, üşüyeceksin…
Otobüs yola çıktı, kadın bakmaya devam etti; gözlerinden yaşlar akıp karlarla birleşince…
Vildan otuz üç yaşında böylece öğrendi ki, gerçek annesi daha bebekken ölmüş; onu büyüten ise annesinin ablası olmuş.
Önce öfkelendi, kandırılmışım, dedi. Sonra düşündü: İki kız kardeş de gerçek annesiydi. O yüzden en yakını buydu.
Daha yakını yok…




