Bir Lokantada Yalnızca Artıkları Yemek İçin İçeri Girmiştim, Açlıktan Ölüyordum… Ama Mekân Sahibinin…

Karnım sokak köpeği gibi gurulduyor, ellerim buz kesiyor. İstanbulun kaldırımlarında, restoranların sıcak ışıklarının vurduğu cam vitrinlere bakarak yürüyorum. İçeriden yükselen taze yemek kokuları, soğuktan daha çok acıtıyor. Cebimde tek kuruşum yok.

Bu şehir bu akşamda buz gibi. Atkının, cebine soktuğun ellerin yetmediği, iliklerine işleyen bir soğuk. Sokakta yapayalnızım; ne evim var, ne bir lokma yemeğim, ne de yanımda olacak bir insan.

Açlık öyle birkaç saattir bir şey yemedim açlığı değil Günlerdir içimde yerleşen, midemi davul gibi çaldıran, başımı döndüren bir açlık. Gerçek açlık. Acı veren cinsinden.

İki gündür ağzıma bir lokma koymadım. Sadece bir kamu çeşmesinden biraz su içtim; bir de sokakta yaşlı bir teyzenin verdiği bayat ekmekten ufak bir parça ısırdım. Ayakkabılarım paramparça, üstüm başım kirli, saçım rüzgarla kavga etmiş gibi dolaşık.

Nişantaşında, lüks restoranlarla dolu bir cadde boyunca yürüyorum. İçerdeki sıcak ışıklar, hafif müzikler, gülüşmeler Hepsi bambaşka bir dünyanın parçası benim dışımda. Camın ardından aileler kadeh kaldırıyor, çiftler gülümsüyor, çocuklar kahkahalar atıyor, sanki hayatta can acıtacak hiçbir şey yokmuş gibi.

Ve ben ben sadece bir parça ekmek için ölüyorum.

Birkaç sokak turu attıktan sonra, mis gibi kokan bir restorana girmeye karar veriyorum. İçerde et kızartması, pilav ve tereyağının müthiş kokuları Ağzım sulanıyor. Masalar dolu; kimse beni fark etmiyor. Boşaltılmış bir masada tabakta kalmış yemek kırıntılarını görünce kalbim hızlanıyor.

Dikkatlice yürüyüp bir sandalyeye oturuyorum; sanki müşteriyim, sanki burada oturmaya hakkım varmış gibi davranıyorum. Çekinmeden, sepette kalan bayat ekmek parçasına uzanıp ağzıma atıyorum. Soğuk ama bana ziyafet gibi geliyor.

Titreyen ellerimle birkaç patates kızartmasını alıp yutuyorum; gözlerimden yaşlar akmasın diye kendimi zorluyorum. Neredeyse kurumuş, tadı kaçmış bir lokma et yavaşça ağzımda dönüyor; sanki dünyanın son lokması. Tam biraz rahatlar gibi oluyorum ki, tok bir erkek sesi bana tokat gibi çarpıyor:

Hanımefendi, bunu yapamazsınız.

Donup kalıyorum. Zor yutkunup başımı eğiyorum.

Karşımda, koyu renk takım elbiseli, uzun boylu, görgülü bir adam duruyor. Ayakkabıları parlıyor, kravatı muntazam, gömleği bembeyaz. Garson değil. Müşteri de değil gibi.

Özür dilerim, beyefendi kekeleyerek söylüyorum, suratım utançtan yanıyor. Çok açtım sadece

Patatesin bir parçasını cebime atmaya çalışıyorum; sanki onu saklamak yüzümü kurtaracak. O ise bir süre sessizce bakıyor; kızacak mı, acıyacak mı kestiremiyorum.

Gel benimle, diyor sessizce.

Bir adım geri çekiliyorum.

Çalmıyorum yalvarıyorum. Son lokmamı alsam, hemen giderim. Söz veriyorum, olay çıkartmam.

O kadar küçük, o kadar yorgun hissediyorum ki Sanki burada olmaya hiç hakkım yokmuş gibi, rahatsız edici bir gölge gibiyim.

Ama beni kovmak yerine elini kaldırıyor, bir garsona işaret ediyor ve kendisi arka taraftaki bir masaya oturuyor.

Olduğum yerde taş gibi kalıyorum, ne olacağını anlamaya çalışıyorum. Birkaç dakika sonra garson bir tepsiyle geliyor; önüme dumanı tüten bir tabak bırakıyor: bol tereyağlı pilav, sıcacık et güveç, haşlanmış sebzeler, taze ekmek ve kocaman bir bardak ayran.

Bu benim için mi? korkakça soruyorum.

Evet deyip gülümsüyor garson.

Başımı kaldırıp adama bakıyorum, o uzaktan gözlemliyor. Ne alay var bakışında, ne acıma. Sadece sakin bir huzur hissediyorum.

Titreyerek yanına gidiyorum.

Neden bana yemek verdiniz? diye fısıldıyorum.

Ceketini çıkarıp sandalyeye asıyor, sanki görünmez bir zırhı üzerinden atıyor.

Kimse artıkları karıştırarak hayatta kalmak zorunda olmamalı diyor kararlı bir sesle. Rahatça ye. Ben bu yerin sahibiyim. Bugünden sonra, burada seni her zaman bir tabak bekleyecek.

Dilimi yutuyorum adeta, gözlerim yaşla doluyor. Sadece açlıktan değil, utançtan, yorgunluktan, görünmezlikten ağlıyorum ve sonunda biri beni gerçekten gördüğü için.

Ertesi gün yine gidiyorum.

Sonraki gün de.

Ertesi gün de.

Her defasında garson bana sanki her zamanki müşterisiyim gibi gülümsüyor. Aynı masaya geçip sessizce doyuyorum; kalkınca peçetemi özenle katlayıp bırakıyorum.

Bir akşam adam yine çıkageliyor; takım elbiseli adam. Yanına davet ediyor. Önce çekiniyorum ama sesine güveniyorum.

Adın ne? diyor.

Zehra, kısık sesle cevap veriyorum.

Yaşın kaç?

On yedi.

Başını yavaşça sallıyor. Başka soru sormuyor.

Bir süre sonra,

Karnın aç ama sadece yemek değil ihtiyacın olan, diyor.

Şaşkınlıkla bakıyorum.

Saygıya açsın. Duyulmaya, görünmeye, sana insan gözüyle bakılmasına. Sadece sokak çöpü olarak görülmekten çok daha fazlasına açsın.

Cevap veremiyorum; ama doğru söylüyor.

Ailen ne oldu?

Annemi hastalık aldı. Babam başka bir kadına kaçtı. Hiç dönmedi. Yapayalnız kaldım. Yaşadığım yerden de attılar. Gidecek yerim yoktu.

Okul?

Orta ikinciyi bırakmak zorunda kaldım. Pis gittikçe utanıyordum. Öğretmenler garip bakıyordu, arkadaşlarım aşağılıyordu.

Adam tekrar başını sallar.

Acımaya değil, fırsata ihtiyacın var Zehra.

Ceketinin cebinden bir kart uzatıyor.

Yarın bu adrese git. Gençler için bir eğitim merkezi. Orada destek, yemek, kıyafet, en önemlisi de fırsat veriyoruz. Seni görmek isterim.

Ağlamaklı halde soruyorum:

Neden yapıyorsunuz?

Çünkü ben de çocukken artıklarla doydum. Birisi bana da el uzattı. Şimdi sıra bende, diyor.

Yıllar geçiyor. O merkeze gidiyorum. Yemek yapmayı, kitap okumayı, bilgisayar kullanmayı öğreniyorum. Sıcak bir yatağım, özgüven dersim, beni insan yerine koyan bir psikologum oluyor.

Bugün yirmi üç yaşımdayım.

Aynı restoranda mutfak sorumlusuyum artık. Saçım temiz, üniformam bembeyaz, ayakkabılarım yepyeni. Artık buraya gelen muhtaç birinin tabağı boş kalmasın diye uğraşıyorum. Arada çocuklar, yaşlılar, hamile kadınlar geliyor Herkesin karnı bir parça ekmeğe, ama daha çok görülmeye, değerli hissetmeye aç.

Ve her biri geldiğinde onlara gülümseyerek diyorum ki:

Afiyet olsun. Burada kimseye yargı yok. Burada doyurulur.

O adam da bazen uğruyor. Artık kravatı sıkı bağlı değil. Bana göz kırpıyor, bazen vardiya sonunda birer çay içiyoruz.

Bir gün buralara varacağını biliyordum, diyor.

Siz yolumu açtınız, ama devamını ben açlıkla başardım, diyorum.

Gülüyor.

Açlığın gücünü çoğu insan küçümser. Sadece yıkmaz; bazen ileriye iter.

Ben de iyi biliyorum artık.

Çünkü benim hikâyem artıklar arasında başladı. Şimdi ise umut pişiriyorum.

Rate article
Lifequest
Bir Lokantada Yalnızca Artıkları Yemek İçin İçeri Girmiştim, Açlıktan Ölüyordum… Ama Mekân Sahibinin…