Ayşe Hanım yağmur altında yürüyordu, gözyaşlarıyla beraber yağmur damlaları yüzünde birbirine karışmıştı. İçinden “Bir tek sevinecek şey var, yağmur yağıyor! Kimse gözyaşlarımı görmüyor,” diye geçiriyordu. Sonra da suçluluktan yakınıyordu: “Kendi düşen ağlamaz! Zamanı değildi gitmemin, davetsiz misafir oldum,” diye düşündü.
Yürüdü, ağladı… Sonra birden, eskiden dinlediği şu komik fıkrayı hatırlayıp gülümsedi. Hani damat kayınvalidesine diyor ya, Ee anneciğim, çay da mı içmeyeceksiniz? Şimdi aynı duruma düşmüştü işte.
Bir gülüyor, bir ağlıyor, bir daha gülüyor bir daha ağlıyordu. Eve varınca, üstündeki sırılsıklam olmuş giysileri çıkardı, battaniyeye sarındı. Artık kendini tutmadan ağladı, ne kimse umurunda, ne bir şey… Kimsecikler duyamıyordu sesini; bir tek yuvarlak akvaryumundaki altın balığı hariç! Sadece balığı vardı.
Ayşe Hanım hep ilgi çekici, erkekler arasında sevilen bir kadındı. Ama nedense oğlunun babasıyla – oğlu Emre’nin babasıyla – olmamıştı işi. Adam çok içiyordu. Başlarda katlanılır diye düşündü; içer, yatar. Ama sonradan nedensiz kıskanmalar başladı. Sokakta yol soran yabancıya, kasaptaki adama, bastonlu ihtiyara, yan komşuya bile.
Bir gün Ayşe Hanımın komşuyla selamlaşıp gülümsediğini görünce iyice deliye döndü, karısını Emre’nin gözleri önünde fena hırpaladı. Oğlu Emre sonra anneannesine ve dedesine her şeyi ballandıra ballandıra anlatınca, annesi gözyaşlarına boğuldu: “Ben kızımı bu günleri görsün diye mi büyüttüm, bir ayyaşın eline mi düşsün diye?”
Babası ise, hiçbir şey demeden giyindi ve gitti. O anda, damadı – artık eski damadı – dördüncü kattan aşağıya indirdi, deyim yerindeyse pencereden aşağıya yuvarladı. Adam yere inerken kolunu bile kırdı. Babası yumruğunu sallayıp şöyle dedi: “Bir daha kızıma yaklaşacak olursan, seni öldürürüm. Gerekirse hapse yatarım, ama kızımın hayatını mahvetmene izin vermem!”
O adam bir daha asla ortaya çıkmadı. Ayşe, Emre’yi tek başına büyütmeye karar verdi, bir daha da kimseye “koca” demedi. Yeterdi bu kadar; çocuğu vardı, zaten yeni birinin nasıl biri olacağı hiç belli olmazdı.
Aslında maddi olarak büyük sıkıntılar çekmedi Ayşe. Güzel bir işi vardı; yemek teknolojileri uzmanıydı, küçük ama havalı bir restoranda çalışıyordu. Ne geçim derdi oldu ne şikayeti. Her ay, bir kenara ev parası atıyordu. Tam birikmişti ki Emre evlenmeye karar verdi. Gelin de iyi bir kızdı, adı Esra.
Ayşe Hanım, eski küçük apartman dairesinde kaldı, yeni evlenen oğlu ve gelinine hem görkemli bir düğün yaptı, hem de yepyeni, iki odalı bir daire verdi. “Tabii ki! Aile oldular, onlara daha çok lazım,” diye düşündü. Şimdi ise çocuklara araba almak için para biriktiriyordu. “Kaç yıl eski Renault Toros’la gezilir?”
Bugün, aslında oğlu ve gelininin evine gitmeyi düşünmüyordu bile. Zaten Ayşe Hanım, kimseye kendini asla zorla kabul ettirmezdi. Ama işte tesadüf, tam evlerinin oradayken ansızın gökten boşalan o yağmura yakalandı. Yanında şemsiye yoktu, olsa da o yağmurda işe yaramazdı zaten.
“En iyisi, uğrayayım, Esra’yla biraz dertleşeyim, sohbet olur, çay içeriz,” diye geçirdi aklından.
Zili çaldı, Esra kapıyı açınca şaşkının biri gibi bakakaldı. İçeri buyur etmedi bile; antrede, soğuk bir sesle, Ayşe Hanım, bir şey mi istediniz? dedi.
Ayşe iyice şaşırdı, afalladı, kekeleye kekeleye açıkladı: “Şey… Yağmur…”
“Yağmur geçti zaten. Eve yakınsınız, yürüyün işte,” deyip pencereden dışarı bakarak kollarını göğsünde birleştirdi Esra.
“Tamam, haklısınız, deyip başı önünde çıktı Ayşe Hanım, gözyaşlarıyla yağmura karıştı yine. Ağladı, ağladı Sonra yorgunluktan uyuyakaldı. Rüyasında altın balığını gördü. Balık bir anda büyümüş, ağız hareketleriyle konuşuyordu; ama Ayşe Hanım her şeyi duymaktaydı, sanki balık konuşuyordu:
“Ağlıyor musun? Boşuna mı? Sana çay bile vermezlerken sen kim için biriktiriyorsun bu parayı? Hep onlar için mi yaşayacaksın? Bir kendine bak! Güzel kadının tekisin, paran da var. Üstelik arabayı kendine değil, onlara alacaksın. Onlar hiçbir şeyin farkında bile değil! Hadi toparlan, bir hafta git deniz kenarına, biraz da kendin için yaşa!”
Ayşe Hanım gözlerini açtı, ortalık kararmıştı. Balık hâlâ akvaryumda ağzını açıp kapatıyordu ama artık onun dilinden anlamıyordu. Fakat en önemli kısmı anlamıştı: Hayatını hep başkalarına adamak, özellikle nankör insanlara, doğru değildi. Hele ki, yağmurlu bir günde, eve almak, bir bardak çay vermek çok görülüyorsa
O para biriktirdiği çocuklar için olan arabaya gitmedi o gün. Banka kartını aldı, bir tatil satın aldı kendine; Ege kıyısında bir hafta. Gitti, güneşlendi, maviyle buluştu. Döndüğünde apayrı biriydi, mutlu ve capcanlıydı.
Oğlu ve gelini ise hiçbir şeyden habersizdi, çünkü sadece para istedikleri ya da torun bırakacakları zaman arıyorlardı. Ama asıl değişiklik, Ayşe Hanım’ın artık erkeklerden kaçınmamasıydı. Tabii, hemen fark eden biri oldu; restoranın müdürü Haluk Bey Zaten Ayşeye uzun zamandır ilgisi vardı ama “hep önce çocuklar” diyen biri olduğu için bir adım atamamıştı. Şimdi ise her şey yolunda gidiyordu; birlikte işe gidip geliyor, birlikte gülüp sohbet ediyor, beraber hayatı paylaşıyorlardı.
Geçenlerde Esra uğradı:
“Ayşe Hanım, bize hiç uğramıyorsunuz, aramıyorsunuz da Emre yeni bir araba bulmuş, haberiniz olsun,” deyip üstü kapalı ima yaptı.
Ayşe Hanım da ellerini göğsünde kavuşturup:
“Sen bir şey mi istiyorsun Esra?” dedi, gayet soğukkanlı.
Daha ağzını açamadan, içeriden Haluk Bey çıktı:
“Ayşecik, çayları getiriyorum, oturuyor muyuz?,” diye seslendi.
“Oturmaz mıyız!” deyip salonun kapısını açtı Ayşe Hanım.
“Hadi Esra, çay ister misin, beraber içelim…” dedi Haluk.
“Yok, Esra aceleyle çıkacak zaten, çayı da sevmez. Değil mi Esra?” dedi Ayşe Hanım gülerek.
Ve Esra’nın arkasından kapıyı kapadı, altın balığına da göz kırptı.
“Bak hele, hayat nasıl değişti”




