Annem Çok Uzun, Ağır ve Acı Bir Şekilde Vefat Etti… Ama Gözleri… Kaçınılmaz Olan Yaklaştıkça Göz…

Annem uzun ve acı dolu bir hastalıktan sonra dünyadan göçtü. Güzel değildi vedası, ağır ve zor geçti Sadece gözleri Ne kadar yaklaşsa da ayrılığın adı, gözleri bir o kadar kararıyordu. Son vakitlerinde, gözleri öyle koyu, öyle akıllı ve sanki her şeyi görür gibi olmuştu Yoksa yüzündeki deri mi daha da bembeyazlaşıyordu, bilmiyorum

Bir sonbahar sonuydu. Annemi köyden İstanbula getirmiştim, hava kararmıştı, ben de yanında kalmaya karar verdim. Gece kalkıp tuvalete giderken düştü. Sonradan öğrenince anladım ki, kalçası kırılmış. Yaşlılarda bu neredeyse sonun başı demekti.

Sonrası hızla aktı: Ambulans, ortopedi kliniği, ameliyat ve on gün hastane O sırada annemi hastaneye götürürken birden, babamın ölümüne dair eski bir hatıra canlandı zihnimde. Ben üç yaşındaydım, babam Erzurum yolunda eski motoruyla bir kamyonun altında kalmıştı. Annem yirmi sekizindeydi. Babamın vefatını bana hemen anlatmak istememişti, üstümde iz bırakmasın diye beni Melek Hanıma götürdü. Bana, babamın uzak bir yere çalışmaya gittiğini söyledi Sonra da hiç evlenmedi yeniden. Hep bir başkasının bana gerçekten baba olamayacağından korkuyordu.

Hastaneden çıkınca, anneme bakacak kimse olmadığından işimi bırakıp ona bakmak zorunda kaldım. Evdeki imkan yetmezdi; çünkü küçük oğluma da aynı dönemde bir daire almak için tüm paramızı kullanıyorduk. Annemin Küçükçekmecedeki tek odalı evine yerleşip günde birkaç kere altını değiştirip, yıkayıp, besledim onu. Hiç şikayet etmedi. Sustum, sabretti. Sadece yanlış çevirince çocuk gibi ah diyordu. Ardından aman yavrum, üzülme İyiyim diye fısıldardı.

Daha önce bu kadar zayıf ve hassas olduğumu bilmezdim. Geceleri, yanındaki kanepede uzanıp sessizce ağlardım. Belki şimdi yakışık alır onun için gözyaşı döktüm desem de, asıl kendime acırdım.

Kimseden yardım beklemem söz konusu değildi: Oğullarım işlerinde, kendi evlerinde, eşimse Eşim demişti ki: Ama sonuçta, o senin annen, bana ise yabancı biri

O an, nedense aklıma Tunayı ilk kez eve getirip annemle tanıştırdığım an geldi. O akşam annem çok sıcak davranmıştı, ama ertesi gün bakışlarıma karşılık hafifçe omuz silkerek, Bilemedim oğlum, bir gariplik var gibi Ama seni mecbur tutmuyorum; evlenecek olan sensin demişti.
Yıllarca annemle eşimin arası çok iyi oldu.

Şimdi yine, yıllar önce olduğu gibi, annemle yalnızdık. Akşamları ışıkları söndürüp birbirimize uzun uzun konuşurduk. O bana annesiyle babasını, savaş zamanında köylerine Almanların nasıl geldiğini, ablasıyla korkarak bahçede saklandıklarını, Almanların doymuş ve neşeli hallerini, ağız mızıkası çalarkenki gülüşlerini anlatırdı.

Babamı anlatırdı: Hatırladığım bir gölge gibi sadece. Büyük, dikenli yanaklı, buram buram tütün kokan bir adam eve gelince beni kucaklayıp Oğlum, canım oğlum! diye öperdi, öperdi, öperdi.

Sonra annemin durumu iyice ağırlaştı, sabah akşam sohbetlerimiz azaldı. Sürekli, ona güzel yemekler pişiremediğim için iyileşemediğini zannettim. Bu yüzden dışarıdan, restoranlardan sıcak sıcak yemek ısmarladım. Ama ona her sorduğumda başını hafifçe sallayıp donuk bir sesle Sen artık gerçek bir aşçı olmuşsun oğlum derdi. Fakat tabağına çok fazla dokunmazdı.

Annemin evde geçirdiği son gece, birden şehre ilk defa tükenmez kalemlerin geldiğini hatırladı. O zamanlar ben üçüncü sınıftaydım ve kalemleri sadece duyardım. Ama Lale Poyrazın babası onun annesine bir kalem getirmişti. Öyle güzel bir kalemdi ki, eve gizlice getirip anneme sevinçle gösterdim. Nereden aldığımı anlayınca, annem beni acımasızca dövmüştü, kemerle hem de. Sonra elime kalemi verip birlikte Poyrazların evine gidip kalemi geri vermeyi öğretti. O günü zor hatırlıyordum, ama annem gece benden özür diledi, bana vurduğu için kendini affettirmeye çalıştı, Oğlum, hırsız olmandan çok korkuyordum, dedi.

Annemin yanağını okşayarak utanç ve mahcubiyetle yandım, halbuki hiç hırsız olmamıştım.

Son sabah, durumu iyice fenalaştı. Ambulans annemi götürürken, bir an başını kaldırdı, mezara karışmadan önce elimden tuttu ve güç bela fısıldadı: Yavrum, sensiz burada ne yaparsın daha çok gençsin akılsızsın

Annem seksen dokuzuncu yaşına bir buçuk ay kala göçtü bu dünyadan. Ertesi gün ben de altmış dördüme bastımCenazesi toprağa verilirken o eski köy mezarlığında, kışa hazırlanan çıplak ağaçların altında, annemin gözleriyle son kez vedalaştığımı sandım. Ama aslında vedalaşmak diye bir şey yoktu; her şey başladığı gibi tuhaf bir sessizlikte, görünmez bir iz sürerek devam ediyordu. Toprağa uzanan elleri, sanki hâlâ sıcak, hâlâ benim başımı okşayacak gibiydi.

Aylar geçti, odasındaki yatağına her baktığımda, köşede unutulmuş sabahlığı, yastığına sinmiş kokusu, sanki her an içeri girecekmiş hissi. Yalnızlığın nihai şekli buymuş meğer: Bir daha onsuz geçen ilk bahar sabahı, güneşin pencereden içeri usulca süzüldüğü an, annemin bana anlattığı çocukluk masallarından birinin cümlesi, neredeyse bir fısıltı gibi kulağımda yankılandı: Oğlum, umut etmeyi unutma.

O an, hayatın acılarına rağmen, geçmişte ne yaşanırsa yaşansın, bize kalan tek şeyin sevgi olduğunu, annemin anlatılarındaki gibi incecik bir ışıktan ibaret olduğunu anladım. Ve bir sabah, eski defterlerin arasında sakladığım, yıllar önce annemle birlikte o köy yolunda, kirli avuçlarımda tuttuğum ilk kır çiçeğinin kurumuş yapraklarını buldum. Onu bir kâğıda iliştirip, annemin eski tarifiyle sade bir kek yaptım.

O kekin kokusunda, mutfakta yalnız başıma otururken, annemin o sıcak eli yine başıma dokundu sanki; belki yoktu artık, ama sevginin geçmişe değil, geleceğe kök salabildiğini öğrendim. Ve böylece, annem hâlâ içimde, her sabah, yeni doğan gün gibi taze kaldı.

Rate article
Lifequest
Annem Çok Uzun, Ağır ve Acı Bir Şekilde Vefat Etti… Ama Gözleri… Kaçınılmaz Olan Yaklaştıkça Göz…