– Yine mi işten geç geldin? – diye kıskançlıkla bağırdı. – Her şeyi anladım. Bir Türk ailesinin sa…

Yine işten mi geç geldin, ha? dedi Ömer kıskanç bir ses tonuyla, daha o kapıdan içeri girdiği anda. Her şeyi anladım artık.

Nilüfer öylece durdu, elini soğuk kapı kolundan çekemedi. Ev havasız, içi kavrulmuş soğan kokusu ve o ağır, kesif öfke kokuyordu. Son üç haftadır bu koku perdelerine, kıyafetlerine ve hatta tenine işlemiş gibiydi. Yavaşça nefes verdi, ellerinin titremesini bastırmaya çalışarak kocasına döndü.

Ömer mutfak kapısında durmuş, kollarını göğsüne kavuşturmuştu. Üzerinde eski bir ev tişörtü, yarı açık sabahlık. Yirmi yıldır tanıdığı o yüz, şu an yabancı biriymiş gibi, iğrenmiş bir ifadeyle ona bakıyordu.

Ömerciğim, yollar kilit dedi Nilüfer, klasikleşmiş savunmasına başlarken sesi sanki pamukların arasından geliyordu. Kar yağdı ya, köprü trafiği mahvoldu

Yeter! duvara elini öyle bir vurdu ki, sanki sıva dökülür gibi oldu. Beni salak yerine koyma artık, Nilüfer. Trafikmiş Akşamın dokuzunda, hem de şehirden çıkışta trafik mi oluyormuş?

Bir adım daha attı. Nilüfer, istemsiz bir şekilde mont askısına yapıştı. Sırtındaki ıslak kabanı ürpertti.

İşini aradım seni. Altı buçukta. Güvenlik dedi ki, beşte çıkmışsın. Nerede üç buçuk saat?

Nilüferin karnındaki buz parçası daha da ağırlaştı. Küçük şeylerde yalan söylerdi önceden, üzülmesin, sorun büyümesin diye. Ama bu başka bir yalandı. Büyük, karanlık ve sürekli yeni yalanlar doğuruyordu.

Eczaneye uğradım. Sonra anneme geçtim, ona ilaç bıraktım dedi ve gözlerini yere indirdi. Botunun fermuarıyla oynamaya çalıştı ama parmakları uyuşmuştu, açamadı.

Annene, öyle mi? diye küçümseyerek gülümsedi Ömer. Yarım saat önce annene de sordum. Bir haftadır seni görmemiş.

Ev sessizliğe büründü. Nilüfer sırtını dikleştirip hiçbir yere kaçamayacağını anladı. Çok yorgundu. Allahım, ne kadar yorgundu Her akşam eve girmek mayın tarlasından yürümek gibiydi. Her telefon sesi, yüreğinde minik bir kriz.

Biriyle mi görüşüyorsun? dedi Ömer, bu kez daha sakin, ama çok daha korkutucu bir sesle. Bir aşk mı var? İşten o genç arkadaşın mı? Yoksa geçen ay anlattığın eski dostunla mı buluşuyorsun?

Yanaştı. Üzerine sinen sigara kokusunu duydu beş yıldır bırakmıştı, babasının kalp krizinden sonra.

Ömer, kimsem yok. Lütfen bana inan.

İnanayım mı? Omuzlarından tutup silkeledi. Haline bak! On kilo verdin. En ufak seste sıçrıyorsun. Telefona şifre koydun. Gözünle yer arıyorsun! Bunlar başka türlü hareketler, Nilüfer! Ama en beteri ne biliyor musun?

Bütün gün zor tuttuğu gözyaşları artık gözkapaklarını yakıyordu.

En beteri, dedi acı bir sesle, Aileyi hiç umursamıyorsun. Eve hapishane gibi geliyorsun. Bana, eve, hiçbir şeye aldırmıyorsun. Düşüncelerin başka yerde, kim olduğunu bile bilmediğim bir adamda.

Öyle değil, diye fısıldadı Nilüfer. Seni seviyorum ben. Her şeyi ailemiz için yapıyorum, yemin ederim.

Aile için başka biriyle yatar mısın yani? dedi, iğrenç bir tonda.

Yeter! diye birden bağırdı Nilüfer, sesi kendi kulağını bile şaşırttı. Yeter artık, öyle konuşma! Hiçbir şey bilmiyorsun sen!

O sırada yan odanın kapısı aralandı. Aralıktan Mehmetin sararmış, yorgun yüzü göründü. On dokuz yaşında oğulları, gözlerinin altı mor halkalar, dudakları kanamış, bakışları perişandı.

Anne, baba Lütfen kavga etmeyin, sesi çatallaştı.

Ömer hızla Mehmete döndü:

Hadi odana geç! Karışma. Bu büyüklerin meselesi. Yoksa sen de mi biliyorsun annenin akşamları nereye gittiğini?

Mehmet irkildi, annesine korkuyla baktı, kapıyı hızla kapatıp kilitledi.

Ömer yine Nilüfere döndü, gözlerinde öfkenin yerini buz gibi bir kararlılık aldı.

Son şans. Şimdi hemen doğruyu söyle. Kim o?

Nilüfer gözlerini kapadı. Kafasında yine aynı görüntüler: Yağmurda ıslak asfalt. Farların ışığıyla beliriveren pembe montlu küçük bir çocuk. Boğuk bir çarpma sesi. Frenin sesiyle bir akşam, oğlunun o gece eve koşarak girdiğinde yaşanan çığlık.

Anne, istemedim! Aniden fırladı! Anne, polisi arama, tutuklanırım! Hayatım biter! Babam asla affetmez, anne, ne olur yardım et!

Ve o da yardım etti. Ya da öyle sandı.

Kimse yok, Ömer, dedi, kararlı bir şekilde gözlerini açarak. Sadece çalıştığım yerde işler kötüye gidiyor. İstikrar yok, sana söylemeye korkuyordum.

Ömer ona uzun uzun baktı. Sonra iğrendiğini belli edercesine ellerini çekti.

Yalan söylüyorsun, dedi. Gözümün içine baka baka Dün kabanını temizlerken cebinde rehinci fişini buldum. Düğün yıldönümünde hediye ettiğim altın bileziği satmışsın.

Nilüferin dizi çöktü. O fişi tamamen unutmuştu. Panikle, birikeni toparlamaya çalışırken

Sevgiline mi lazım para? dedi Ömer, acı bir sesle. Paraya sıkışan metres mi buldun? Borca battı, sen de fedakar eş olarak kurtarıyorsun ha?

Tedavi için dedi, aklına ilk gelen yalanı. Bir iş arkadaşının kanser hastalığı var. Para topluyoruz

Rehinciye mi götürülür o para? diye sözünü kesti Ömer. Nilüfer, topla eşyalarını ve çık git bu evden.

Ne dedin?

Çık git. Annenin yanına, bir arkadaşına, nereye istersen. Bu akşam seni görmek istemiyorum. Boşanma davasını hemen mı açacağım yoksa bekleyip samimi olmanı mı, ona karar vereceğim.

Gece oldu Ömer diye fısıldadı Nilüfer.

Git! sesi öyle bir çıktı ki, mutfaktaki cam bardaklar titredi.

Nilüfer anladı: Bitti. Kalırsa daha çok ezilecekti. Ya da duvarda, her kelimeyi duyan Mehmet ortaya çıkacaktı. O zaman berbat geçen son üç haftada, büyük bedellerle kurduğu düzen tamamen çökerdi.

Sessizce döndü, çantasını aldı. Çantanın içinde bir zarf vardı; para değil, bugün eline verilen bazı fotoğraflar Çıkarken ayakkabılarını bile çıkarmadı, doğrudan apartman merdivenine atıverdi kendini.

Deli gibi çarpan kapının sesi, her şeyin bittiğini haykırıyordu. Bir başına, karanlık merdiven boşluğunda kaldı. Cebindeki telefon titredi. Bir mesaj. Kocasından değil.

Yarın son gün. Para tam olmazsa, savcıya gidiyorum. Oğluna selam söyle.

Nilüfer kendini duvara bırakıp yere çökerek ağladı, elini ağzına bastı ki komşulara sesi gitmesin.

Dışarıda tipiden göz gözü görmüyordu. Nilüfer, yolunu gözetmeden karlı Vatan Caddesinde yürüdü. Annesine gitmek olmazdı, Ömer hemen arayıp bulurdu. Arkadaşlara gitmek de soru işareti yaratırdı. Geride tek bir seçenek kalıyordu: Garın yanındaki 24 saat açık kafede ucuza oturup, orada geceyi geçirmek

Kafenin köşesinde, leş gibi masaya oturdu; bir çay istedi ve telefonunu çıkardı. Ekranda geçen yıl ailece yapılan bir tatilin fotoğrafı: Güneşli, neşeli, Bodrumda. Mehmet babasının boynuna sarılmış, Ömer ona öyle sevgiyle bakıyor ki

Her şeyin bu kadar hızlı nasıl çöktüğünü düşündü.

Akşamı hatırladı. Mehmet babasının arabasını gizlice almıştı, bir kızı gezdirmek için. Ehliyeti yoktu, sadece yazlıkta biraz araba kullanmışlığı Ömer de gece nöbetteydi. Bir saat sonra Mehmet döndü. Bembeyaz, titreyen, farı kırılmış arabayla.

Ağlıyordu, dizlerinde sürünüyordu. Orada karanlıktı, bir kasabanın içiydi; kız, otobüsün arkasından birden yola fırlamıştı. Korkmuş, kaçmıştı.

Nilüfer kararını bir saniyede verdi. Annelik içgüdüsü her şeyin önüne geçti. Ömerin ne kadar prensipli olduğunu biliyordu o acil doktorudur, adaletten şaşmaz. O olsaydı polisi hemen arardı, oğlun feryadını bile dinlemezdi.

Arabayı garaja sakladı. Mehmetin susmasını sağladı. Ertesi gün ise o adamı buldu. Kızın babasını.

Adı Samiydi.

Çevredeki polisten bir tanıdığı ayarladı, yardım etmek istiyoruz, olayı bilen var mı diye yalan söyleyerek. Adamın evine gitti. Eski bir apartman, yoksulluk ve acı kokusu. Mutfağa oturmuş, fotoğrafı elinde, içki içiyordu.

Ona fazla yalan söyleyemedi. Oğlunun yaptığını anlattı. Genç, çok pişman, içini kemiriyor; ne istersen yapmaya razıyım, yeter ki hapis hayatı olmasın dedi.

Sami, kavga da etmedi, bağırmadı da. Sadece bir rakam söyledi. Deli gibi büyük bir rakam. Kıza mezar taşı, bir de bu şehirden defolup gitmek için, dedi. Bir de adeta lanet gibi: Oğlun rahat edemesin, siz bu korkuyla yaşayın, dedi.

Nilüfer şimdi burada, elde rehinci fişiyle, satılmış bir kürkle ve her bankadan aldığı kredilerle oturup hala parayı toplayamamış olduğunu fark etti.

Sabah işe gitmedi, hasta olduğunu söyleyip aradı. Akşama kadar iki yüz bin lira bulmalıydı.

Tüm gün telaşla koşturdu. Hızlı kredi, elektronik rehinci (dizüstünü sattı), eski bir liseden arkadaşa acil ameliyat diyerek para aldı.

Beş gibi para hazırdı. Kahverengi zarfta, türlü türlü banknotlar.

Ömeri aradı, ama Ömer telefonu açmadı. Mehmete mesaj attı: Merak etme, halledeceğim. Baban hiçbir şey bilmeyecek. Cevap gelmedi.

Adresi ezbere bilerek taksiye bindi. Eski bir beş katlı apartman, korku filmi gibi. Soyulmuş duvarlar, loş ışıklar.

Üçüncü kata çıktı. Kapı açıktı Sami bekliyordu.

Evde kargaşa hâkimdi. Eşyalar dağılmış gitmeye hazırlanıyor olmalı. Masada birayla karışık bir kadeh. Sami perişan sakalsız, gözler kan, eller titriyor.

Getirdin mi? dedi selamsız sabahsız.

Evet. Nilüfer zarfı masaya bıraktı. Her şey tamam. Anlaştığımız gibi, şikayetini geri çekeceksin yeni bir gelişme olmayacak. Sen gideceksin buradan.

Sami zarfı aldı, tarttı, tatsız bir şekilde güldü.

Parayla kalpteki delik kapanır mı sandın?

Hiçbir şey düşünmüyorum dedi Nilüfer kısık sesle. Sadece oğlumu kurtarmak istiyorum. Söz verdin.

Söz mü Zarfı masaya attı: Vazgeçtim.

Ne diyorsun?

Az, yanına geldi, sarhoştu, Dün kocanı gördüm. Arabası şahane. Kendi de gayet iyi. Sen bana kuru kuru paralarla geliyorsun, çırpınıp duruyorsun.

O bilmiyor! O araba tek değerli şeyimiz. Bir maaşla yaşıyoruz!

O da öğrensin! diye bağırdı Sami. Oğlunun ne olduğunu görsün! Benim kızım toprağın altında, seninki evde köfte yiyor!

Ne olur avuçlarını birleştirdi Nilüfer. Zaman ver, başka yol bulacağım! Arabayı satarız, başka bir çıkış bulurum, ne olur!

Zaman yok! eline yapıştı. Şimdi kocanı arayacaksın, yarım milyon daha getir diyeceksin, yoksa ben polisi arıyorum!

Tam o anda koridordan ayak sesleri geldi. Kapı tam kapanmamıştı. Birden açıldı.

Kapıda Ömer.

Yüzü bembeyaz. Elinde, ekranında konum uygulaması açık bir telefon.

Tahmin etmiştim, dedi ürkmüş sesiyle, Nilüferin elini tutan yabancı adamı görünce. Aile lokasyonunu bile kapatmayı unutmuşsun.

Gözleri Samiye ve masadaki paraya kaydı:

Kaça oturdun, Nilüfer? Bir gecen kaç para yani?

Nilüfer elini kurtardı.

Ömer, hayır, öyle değil

Sus! diye patladı, Girişini izledim, bu harabeye. Bu adama Samiyi aşağılayıcı bakışla süzdü. Allah aşkına Nilüfer. En azından zevkin vardı, iş arkadaşımdır diye düşünüyordum. Şu tipe bak!

Sami aniden kahkaha patlattı. Korkunç, neredeyse ruhunu salan bir kahkaha.

Sevgili mi sandın? hırladı.

Kes sesini! diye bağırdı Nilüfer ve Samiye saldırıp ağzını kapatmaya çalıştı. Yapma! Ömer, çıkalım, anlatacağım!

Ömer Nilüferi kenara itti.

Hayır. Dinleyeceğim artık.

Sami dudağını koluyla sildi, Ömere tuhaf bir acıma ile baktı:

Sen gerçekten kör müsün kardeşim? Senin karın benimle yatmıyor. Bana para veriyor.

Ne?

Senin huzurun için para veriyor, Sami masadaki siyah kurdeleli bir fotoğrafı Ömerin yüzüne tuttu Bak hele, tanıdık mı?

Ömer aldı, uzun uzun baktı. Gözleri büyüdü.

Bu cümleyi bitiremedi. O kız Haberlerde çıkan. Üç hafta önce. Vatan Caddesinde trafik kazası Sürücü kaçmıştı.

Aynen öyle, dedi Sami. Şimdi git eşine sor bakalım, arabayı kim kullanıyormuş? Hangi arabaymış?

Odanın içi, adeta kulakları patlatacak bir sessizlikle doldu. Ömer başını ağır ağır Nilüfere çevirdi. Yüzü, normalde gördüğü kıskançlığın yanında çocuk oyuncağı kalan, tarifsiz bir dehşetti.

Nilüfer? cılız bir sesle Araba garajdaydı. Aküsü bitti, anahtarı aldım demiştin…

Nilüfer dizlerinin üstüne çöktü. Ayakta duramıyordu.

Affet diye ağladı. O bizim Mehmetti Anahtarı aldı Kaza oldu Ömer, o bizim oğlumuz!

Ömer bağırmadı. Kıpırdamadı da. Sadece orada, Nilüferin yere kapanışını ve Saminin acı zaferini izledi.

Yüzü grileşti. O, doktor olarak her gün ölüm görmüştü. Ama ölüm bu kez evine gelmişti, masasına oturmuş, oğlunun yüzüne bakıyordu.

Mehmet? dedi sakin sakin. Benim oğlum bir çocuğu mu öldürdü?

Hayır! diye haykırdı Nilüfer Kaza! Kazaydı!

Kaçtı, diye sertçe araya girdi Sami. Yerde bıraktı. Ambulans 15 dakika sonra geldi. Hemen dursa, hemen arasa Saminin sesi titredi. Belki de yaşıyor olacaktı.

Ömer duvara tutundu, sendeledi.

Sen de biliyordun yani? Yukarıdan aşağı Nilüfere baktı. Üç haftadır biliyordun?

Onu korudum! hıçkırdı Nilüfer. Ben anneyim! Ömer, hapse atılırdı! On dokuz yaşta, parçalara ayrılırdı! Para ödediğimde her şey normale dönecek sandım

Para mı? Ömer zarfı gösterdi. Bir çocuğun hayatı kaç para ediyor sence?

Her şeyi satıp getirdim, dedi Sami. Ama yetmeyecek. Artık tek istediğim, tutuklanması. Para değil.

Ömer masaya yürüdü. Zarfı alıp tarttı. Sonra Saminin suratına fırlattı. Banknotlar, pis yerlere savruldu.

Kanlı paralarını da al, dedi usulca. Ben vicdan satın almam.

Dönüp Nilüferin kolunu yakaladı.

Kalk. Eve dönüyoruz.

Ömer, ne olur ayakta bile duramıyordu.

Sus, dedi. Eve gelene kadar tek kelime istemiyorum.

Saminin donuk bakışları altında merdivenlerden indiler.

Ev yolunda tek kelime konuşmadılar. Ömer arabayı adeta hışımla, kural-mural dinlemeden kullandı. Nilüfer, koltukta iyice küçüldü. Ömerin direksiyonu bembeyaz tutan parmakları gözünden kaçmadı.

Eve girdiler. Mehmet mutfakta oturuyordu, önünde soğumuş bir çay. Babasının yüzünü görünce bir anda ayağa fırladı.

Baba? Anne? Barıştınız mı?

Ömer oğlunun yanına gitti. Mehmet babasından daha uzundu, ama şu anda minicik bir çocuk gibiydi.

Hadi hazırlan, dedi Ömer.

Nereye? Mehmet aynı anda hem annesine hem babasına baktı. Nilüfer hallere düşmüştü.

Karakola, dedi Ömer.

Mehmetin bacakları kesildi, sandalyeye çöküverdi.

Baba, ne olur! Annem zaten anlaşmıştı! Baba, yalvarırım!

Annen anlaşmış ha? acı acı güldü Ömer. Sana cehenneme bir bilet ayarlamış. Üç haftadır bir insan öldürdüğünü biliyorsun, hala yiyorsun, oynuyorsun?

Uyumuyorum! diye çığlık attı Mehmet, gözyaşları boşaldı. Her gece gözümde! Babacım, korkuyorum!

O kız korkmadı mı asfaltta can verirken? Onun babası korkmadı mı her günü orada geçirirken?

Yeter! Nilüfer ikisinin arasına atıldı. O hâlâ çocuk!

Değil! Ömer bağırdı ve Nilüferi itti. Artık yetişkin, suçunu işleyip annenin eteğinin altına saklanan biri! Sen de Nilüfere baktı, acı içinde. Sen de bana en büyük ihaneti yaptın, Nilüfer. Sana bir an olsun açık olmadın, bana deli gibi işyerinde kimlerle takıldın diye suç çektirdin.

Senden korkmuştum! Hapse göndereceğinden korktum!

Tabii ki gönderirdim! Yanında dururdum ama. Bir avukat tutardık, mücadele ederdik, hakime başı dik çıkardık, insan içine bakardık. Ama artık ne kaldı? Biz, korkak bir katil ailesiyiz.

Mehmet yere kapanıp, başını elleriyle kapattı, acı acı uludu.

Ömer çömeldi.

Bana bak Mehmet.

Oğlu gözyaşıyla dolmuş gözlerle kafasını kaldırdı.

Şimdi oraya gitmezsek dedi babası sakince bir daha insan olamazsın. Bu korku seni içten çürütür. Her sirende yerinden zıplamak, kapıdan her polis beklemek ister misin?

Mehmet başını salladı.

Dayanamıyorum baba. Ne olursa olsun, bitsin artık.

O zaman giyin. Ben yanında olacağım, bırakmayacağım. Yüzleşeceğiz.

Mehmet ağır ağır kalktı. Gözyaşını koluyla sildi, burnunu çekti. İlk kez üç hafta sonra gözlerinde korkak koşuşmalar yerine, karar vermiş bir ifade vardı.

Gidelim, dedi.

Ömer başını salladı ve Nilüfere döndü.

Sen burada kal.

Ben de sizinle geleceğim! paltoyu kaptı Nilüfer.

Hayır, eliyle durdurdu Ömer. Sen zaten gerekeni yaptın. Oğlunun ruhunu parayla satın almak istedin. Artık bana bırak.

Ömer, beni affedecek misin? diye sordu Nilüfer titrek bir sesle, cevabı öldürücü olacağını bildiğinden.

Ömer uzun uzun baktı. Sanki hayatı boyunca sevdiği yüzünü son kez inceliyormuşçasına.

Aldatmayı affederdim. Kadınlık hali, insandır. Ama senin yaptığını Üç hafta boyunca nasıl delirdiğimi, acı çektiğimi izledin, haince sustun. Bunu bana, oğluna, aileye yaptın.

Kapıyı açıp oğlunun çıkmasına izin verdi.

Bu acıyla nasıl yaşanır bilmiyorum. Aynı yatağa nasıl girerim bilmiyorum artık.

Kapı kapandı.

Nilüfer bir başına kaldı. Sessizlik kulaklarını çınlattı. Girişte, Ömerin cebinden düşen rehinci fişi yerde duruyordu.

Pencereye yaklaştı. Aşağıda, karanlıkta bir adam biri emin adımlarla ağır, diğeri kambur, küçük , araba yoluna doğru yürüyordu. El ele değillerdi, ama beraber gidiyorlardı.

Soğuk cama alnını dayadı. Gerçek ortaya çıktı. Ve bu gerçek, Ömerin aklındaki en kötü ihtimalden bile betermiş. Geçmişlerini değil, geleceklerini de yok etti. Ama aşağıda, baba oğul, en azından dürüst bir yarın için savaşmaya gidiyordu.

Nilüfer duvardan kaydı, gözyaşları ilk kez korkudan değil, dönüşsüzlüğü kabulleniş acısından aktı. Mahkeme süresi uzun, ceza büyük olacaktı. Asıl cezanın burada beş dakika önce kesildiğini anladı; hiçbir mahkemenin geri döndüremeyeceği bir şeydi bu.

Rate article
Lifequest
– Yine mi işten geç geldin? – diye kıskançlıkla bağırdı. – Her şeyi anladım. Bir Türk ailesinin sa…