Ben 69 yaşındayım, altı ay önce eşim Ahmeti kaybettim. Kırk iki yıl boyunca beraberdik, hayatı, emeğimizi, her günümüzü sadece ikimiz paylaştık. Hiç çocuğumuz olmadı. Evin içinde Ahmetle ben ve küçük alışkanlıklarımız, minik mutluluklarımız vardı.
Her şey aslında çok sıradan başladı; yorgunluk, gelip geçen ağrılar, acil gözükmeyen doktor kontrolleri Sonra birden o hastane koşturmaları, tahliller, tedaviler. Her adımında yanında oldum. İlaçlarının saatlerine kadar ezberledim. Doktorun artık yemesini yasakladığı yemekleri öğrenip onları yapmaz oldum. Yüzündeki o dayanılmaz ağrı ifadesini görür görmez anladım ne hissettiğini. Uykusuz gecelerde elini tuttum, çünkü bazen insan sadece varlığını gösterebilir, yapabileceği tek şey budur.
Her sabah ondan önce kalkıp kahvaltısını hazırlardım. Artık banyoya kendi başına giremeyince ben yardımcı oluyordum. Ona anlamsız ufak tefek şeyler anlatırdım, kafasını dağıtmak diye Ama bazen hiç cevap vermezdi. İstemediğinden değil, vücut artık izin vermiyordu.
Ahmet vefat ettiği gün, ellerimizi tutuyorduk. Büyük dramatik sözler yoktu, öyle film sahnelerine benzemezdi. Bir an buradaydı, sonraki an yoktu artık. Ambulansı aradım hemen, ama olan olmuştu.
Cenaze günü ise acayipti. Yıllardır görmediğim insanlar geldi: Klasik şeyler söylediler: Çok iyi insandı, Artık huzurda, Sen de güçlü ol. Sanki hiçbirini duymamışım gibi başımı sallıyordum, neye onay verdiğimi bile bilmiyordum. Herkes birer birer gitti. Ev kocaman, bomboş kaldı. Oysa ev küçücük, ama içinde hayat kalmayınca devleşiyor.
Geceler çok ağır. Erken yatıyorum, sessizliğe dayanamıyorum. Biz her akşam birlikte haberleri izlerdik. Ahmet yorum yapardı, beni güldürürdü, sonra Çay ister misin? diye sorardı. Şimdi televizyonu sırf ses olsun diye açık bırakıyorum, bomboşluğu o kadar duyumsamayayım diye.
Arayacağım kimsem yok. Hiç çocuğumuz olmadı, torunum da yok. Sırtım ağrıdı demek, Doktor bugün ilacımı değiştirdi ya da kendimi kötü hissettim, su içmeye zor kalktım demek istediğim kimse yok.
Pazar günleri taş gibi ağır. Eskiden Ahmetle parkta yürürdük, bir ekmek alıp yavaş yavaş eve dönerdik, sanki önümüzde ömrümüz varmış gibi. Her zaman benden biraz daha yavaş yürürdü ben de Eşek inadı yapıyorsun! derdim, o ise gülerdi. Şimdi parka yalnız yürüyorum. Bazen kimse bakmıyor, bazen acıyarak bakıyorlar. Markette sadece kendime yetecek kadar, en gerekli şeyleri alıyorum. Kime, niye yemek yapayım ki artık?
Bazen tüm gün kimseyle tek kelime konuşmuyorum. Komşulardan biri selam verdiğinde bile bir garip oluyorum, çünkü kendi sesimi neredeyse unutmuşum. Bizim çocuğumuz olmadı diye hiçbir zaman yakınmadım. Ama insanın yalnız yaşlanmasının ne demek olduğunu ancak şimdi anlıyorum.
Her şey yavaşlıyor, ağırlaşıyor, sessizleşiyor. Seni bekleyen yok. Kimse arayıp Evine sağ salim vardın mı? demiyor. Kimse İlaçlarını aldın mı? diye sormuyor. Ben hâlâ buradayım, çünkü başka yolum yok. Kalkıyorum, yapılması gereken işleri yapıyorum, sonra tekrar yatıyorum. Acındırılmak istemiyorum, kimsenin içi burulsun istemiyorum.
Bunu sadece sesli söylemek istedim: Hayatını paylaştığın insanı kaybedince, geriye öyle bir boşluk kalıyor ki, kalan her şeyin anlamı sanki siliniyor.




