TATİANA, AKLINI MI KAÇIRDIN?! KIRK BEŞ YAŞINDASIN! KOCAMAN ASKER OĞLUN VAR! SEN GİDİP ŞİMDİ BEBEK EV…

Ayşe, sen iyi misin? Kırk beş yaşına geldin! Koskoca oğlun askerde! Sen kalkıp el kadar bebeği mi alıyorsun başına? Hem de onca hastalığı varmış çocuğun! Sen yaşını başını almış bir kadınsın, o ilkokula başladığında sen dede gibi olacaksın! O seni mahveder, bitirir Ayşe!

Ayşe sessizce minik zıbınları çantasına yerleştiriyordu. Mutfakta ise en yakın arkadaşı Figen fırtına gibi esiyordu.

Ayşe, aklını başına topla! Hani İtalyaya gidecektik, hayatı kendimize yaşayacaktık! Sen daha yeni o serseri kocandan kurtulmadın mı, azıcık nefes almadın mı? Niye böyle bir zincir? Bu çocuk doğuştan engelli, kalbinde de sorun var, bu hayatına pushat çekmek demek!

Ayşe çantasının fermuarını çekti. Gözlerini kaldırıp Figene baktı. Yorgun ama sakin bir bakışı vardı.

Figencim, ben onu ilk defa bebek yuvasında gördüm. Sosyal sorumluluk projesiyle bez ve mama götürmüştük arkadaşlarla. O köşede tek başına yatıyordu, sesi soluğu çıkmıyordu. Sadece tavana bakıyordu. Gözleri… resmen her şeyi anlayıp kabullenmiş bir yetişkin gibiydi. Arkama dönüp gidemedim. Anladım ki, orada çıkarsam nefes alamam bir daha.

Bebeğin adı Keremdi. Henüz sekiz aylıktı.

Annesi doğumdan hemen sonra bırakıp gitmiş. Doktorlar Hayat umudu yok demişler. Sebze olacak

Ayşe onu evine aldı.

Figenin korktuğu her şey az çok başına geldi.

Kerem geceleri uyumadı, acıdan, krampdan saatlerce ağladı. Ayşe iğne yapmayı, mide sondası ile beslemeyi, masajı kendi kendine öğrendi.

Bankadaki iyi işinden ayrıldı, evden üç kuruşa muhasebecilik yapmaya başladı.

Çoğu eş-dost yüz çevirdi. Komşular mırıldanıyordu: Aklını kaçırmış, kendini aziz sanıyor, elinde avucunda ne varsa harcıyor

Askerden dönen öz oğlu da anlamadı haliyle.

Anne bu ne? dedi küçümseyen bir sesle, kıvrılmış kalmış bebeğe bakarak. Sen şimdi bütün paranı ona mı vereceksin? Peki ya benim düğünüm? Hani yardım edecektin?

Serkan, düğün bekler de, hayat beklemez oğlum.

Beş yıl geçti.

Ayşe iyice yaşlandı, saçında beyazlar çoğaldı, göz kenarları kırış kırış oldu, sırtı kamburlaştı Keremi kucakta taşımaktan.

Ama Kerem Kerem yaşıyordu.

Doktorlar aksini söylese de bir sebze olmadı.

Ayşe onu fizik tedavi merkezlerine taşıdı. Yazlığını, arabasını, tüm takılarını sattı.

Her gün egzersiz, havuz, konuşma terapisi derken…

Anne… dedi Kerem, ilk kez üç yaşında.

Ayşe minik başını göğsüne yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağladı. O bir kelime, dünyanın bütün servetlerinden değerliydi.

Beşinde sürünerek emeklemeye başladı.

Yedisinde bir yerlere tutuna tutuna ayakta durabildi.

Doktorlar ellerini açıp Mucize dedi.

Ayşe biliyordu: mucize değil; alın teri, sabır ve koşulsuz sevgiydi bu işi başaran.

İhanet de gördü, ödül de.

Keremin on yaşında bacaklarından büyük bir ameliyat olması gerekti. Yürümesi için tek umut buydu.

Ama ameliyat çok pahalıydı.

Ayşe mecburen Serkana gitti. Artık kendi işini kurmuş, oto tamirhanesi vardı.

Oğlum, bana biraz borç verir misin? Gerekirse evimizi satarız, bir odalı yere geçeriz, yine de öderim.

Serkan soğuk bakışlarla baktı.

Anne, benim kendi planlarım var. Ev yapıyorum, düğünüm olacak. Sen bu çocuğu alınca bana sormadın, şimdi de benden bir şey bekleme.

Ayşe parkta oturup bir banka yığıldı. Gücü de kalmamıştı, umudu da.

Yanına bir adam geldi, bastonlu, belli topal biri.

Hanımefendi, iyi misiniz? dedi.

Adamın adı Mustafa idi. Emekli astsubay, eski mayın arayıcısı.

Sohbete koyuldular, Ayşe bir anda içindekileri olduğu gibi anlattı: Keremi, ameliyatı, oğlunu…

Mustafa susup dinledi.

Ben yardımcı olurum, dedi sonunda, hiç düşünmeden. Kefen param var biraz, kendime ayırmıştım. Ne yapayım, tek başımayım zaten. Eşim rahmetli oldu, çocuk ise Allah vermedi. Keremin yürümeye hakkı var.

Hiç protokol olmadan, sadece gönülden parasını verdi.

Kerem ameliyata girdi.

Bir yıl çetin bir rehabilitasyon dönemi geçti. Mustafa artık Ayşenin yanında kalıyor, birlikte Keremi kucakta taşıyorlardı.

Mustafa, Keremin hiç tanımadığı babası oldu. Kendi elleriyle ona egzersiz aletleri yaptı, satranç öğretti, askerlik anıları anlattı.

Bir gün, Kerem yürüdü.

Yavaş yavaş, yürüteçle, adımlarını neredeyse yere sürüyerek. Ama kendi başına.

Baba Mustafa, bak! Yürüyorum! diye haykırdı.

Ayşe ve Mustafa, koridorda el ele durmuş, birbirlerine sarılıp ağladılar. İkisi de kafası ak, gövdesi yorgun ama kalbi umut dolu iki insandı. İmkânsızı başarmışlardı.

On yıl daha geçti.

Kerem şimdi yirmi yaşında. Bastonla yürüyor ama kendisini kurtardı. Bilgisayar mühendisi olmak için üniversite okuyor, zekâsı ve olgun bakışlarıyla herkesin sevgilisi.

Serkan ise, Ayşenin öz oğlu, o koca evde ne huzur buldu ne mutluluk. Eşi ayrıldı, çocukları yaramaz oldu. Arada annesini arayıp dert yanıyor ama yüz yüze gelmekten çekiniyor, çünkü mahcup hissediyor.

Ayşe ile Mustafa ise huzur içinde yaşıyorlar. Geçenlerde nihayet İtalyaya gittiler; ama üç kişi olarak, Kerem de yanlarında.

Keremin bir mobil uygulamadan kazandığı parayla gitmişlerdi.

Anne, baba, bu sizin dedi Kerem, biletleri ellerine tutuştururken. Siz bana ayaklarımı verdiniz, ben de sizin dünyanızı büyütmek istiyorum.

Küçük bir kafede, Romada, kahve içtiler. Figen, Ayşenin sosyal medyadaki fotoğrafını görünce Senin için üzülmüştüm, Ayşe, ama en canlı, en ışıklı olan sensin meğerse! diye yorum yazdı.

Bak, dostum, hayat bazen bize ağır gelir, yük gibi görünür. Ama o yük, çoğu kez kanat olur. Konforun, tatile çıkmanın değil, birine nefes olabilmenin kıymetini unutma.

Zor insanları sevmekten, hayatını kolay olmayan kararlara adamakta korkma. Yorgunluğa değil, görmezden geldiğine üzülürsün gün gelir. Yeter ki, birinin hayatına umut olabil.

Sizde de evlatlık çocuk, ya da bir yakını kendinden çok kardeşi gibi kabul eden hikâyeler var mı?

Rate article
Lifequest
TATİANA, AKLINI MI KAÇIRDIN?! KIRK BEŞ YAŞINDASIN! KOCAMAN ASKER OĞLUN VAR! SEN GİDİP ŞİMDİ BEBEK EV…