Otobüs Gelene Kadar
Ekim sonu İstanbulda başka bir dünya Hava serin, her köşe başında ıslanmış yaprakların ve yaklaşan ilk kırağının kokusu var. İşte böyle bir akşamda, boynuna kalın ekose atkısını dolamış Zeynep, Kadıköydeki otobüs durağında ayaklarını yere vuruyordu. Gözleri arabaların upuzun farlarında, elindeki telefon çaresizce çekim yok. Düşünceleri ise, dün gece izlediği dizinin tekrarlanan melodisinde dönüp duruyordu. Yine geç kalmıştı. Otobüsü kaçırmıştı, her zamanki gibi
Yanında biri daha duruyordu. Bir erkek. Onu göz ucuyla süzdü: Ceketinin ceplerinde elleri, düzgün bir duruş, kaybolmuş değil ama daha çok gözlemci bakışlar. Kafasını yola değil, tam karşıdaki çıplak çınarın dalında asılı siyah kargaların yuvasına çevirmişti. Zeynep de istemsizce oraya baktı. Kargalar, pençelerinde incecik dallarla, yuvalarını kışa hazırlamanın telaşındaydılar.
Onların arasında da trafik sıkışıktır eminim, dedi adam birden, sesi sakin ve ölçülü, ona bakmadan. Ve o kargalardan biri sürekli geç kalıyordur.
Zeynep hafifçe güldü. Hem beklenmedik, hem samimi bir gülüştü bu.
Ve her seferinde gagasını bir yerlere kaptırıyordur, diye ekledi Zeynep.
Adam başını ona çevirdi, baktı ve gülümsedi. Sıcak, samimi bir gülüştü bu.
Mert, dedi adam.
Zeynep, diye karşılık verdi.
Otobüs yoktu. Bir süre sustular. Artık yalnız değil, paylaşılmış bir sessizlikti; garip bir huzur getiren. Sonra beklediği otobüs yanaştı ve Zeynep hafif bir buruklukla kapıya yöneldi.
Yarın kesin hava buz kesecek, diye seslendi adam arkasından.
Aynen, termosla çay getirmek lazım, dedi Zeynep otobüse binerken hafifçe tebessüm ederek.
Ertesi gün tesadüfen, aynı saatte, aynı durakta yine karşılaştılar. Konuşmadan. Zeynepin elinde yeşil çay dolu bir termos vardı. Adam ise küçük bir poşet uzattı; içinde mini eklermeler.
Kültürel açlık çekilirse diye, diye açıkladı Mert gülümseyerek.
Ve böyle başladı onların bekleyişi. Ne buluşma sözü verildi, ne plan yapıldı. Her akşam 18:30da, eğer işten geç çıkarlarsa, durakta karşılaşıyorlardı. Bazen otobüs hemen geliyor, ancak birkaç kelime edebiliyorlardı. Bazen de yarım saat otobüs gelmeyince, laf lafı açıp her şeyden konuşuyorlardı: Huysuz patronlarından, tuhaf rüyalardan, ananaslı pizzanın aslında günah olduğundan (ikisi de hemfikirdi) ve bir sonbahar akşamına hangi şarkının en iyi gittiğiyle ilgili tartışmalarından.
Bir akşam Mert gelmedi. Ertesi gün de. Zeynepin gözleri yolu değil, karşıdaki kargaların yuvasını arıyordu o artık boş ve sessiz kalan dalda. Her şey bir anda daha yalnız, daha eksik olmuştu.
Bir hafta sonra, Kasım başında, yine oradaydı Mert. Yüzü solgun, gözlerinin altında gölgeler.
Babam. Hastaneye kaldırıldı, dedi kısaca. Şimdi daha iyi çok şükür.
Sessizce durdular yanyana. Sonra Zeynep, usulca Mertin elini tuttu. Mert irkildi, ama elini çekmedi. Parmakları buz gibiydi, Zeynep ise avucuyla sımsıkı ısıttı.
Hadi, dedi Zeynep hafifçe; Bugün otobüsü kaçırıyoruz. Gel, sıcak çikolata içmeye gidelim. Köpüklü. Üstelik, iki ekler paylaşacağız.
Bir şey değişmişti o andan sonra.
Artık rotaları başka oldu. Sadece beklemiyor, birlikte yürüyüp o köşe başındaki küçük pastaneye giriyorlardı. İçeri ilk girdiklerinde vanilya ve tarçın kokusu sarmaladı her yeri.
İlk başlarda iki çay, iki sıcak çikolata eşliğinde sıradan şeylerden konuşmaları uzamıştı. Fakat zamanla sohbetleri derinleşti; sanki otobüs bekleyişi bitip de birbirlerinin yüzüne bakacak cesareti bulan iki farklı insan olmuşlardı.
Meğer Mertin sessizliğinin altında apayrı bir dünya varmış. O sadece bir inşaat mühendisi değil, köprüleri yaşayan varlıklara benzeten, her birinin kendine göre huyu olan biriydi.
Mesela bu, Haliç üzerindekilerden biri, dedi bir gün, camın buğusuna parmağıyla köprü çizerken. Yaşlı, inatçı biri. TIRları sevmez, üzerinden geçerken çıtırdar. Şu, kuzeydeki yeni köprü ise, tam bir çocuk Yük taşımayı yeni öğreniyor.
Zeynep ağzı açık dinliyordu onu. Onda, başkalarının yalnızca beton ve hesap gördüğü yerde şiir buluyordu. Sordu: Peki, birlikte durduğumuz köprünün huyu nasıl? Mert, bir an düşündü, O romantik, yürüyüşler, uzun sohbetler için yaratılmış, dedi.
Zeynep de gerçekte salt yazı yazan bir blogger değilmiş. O, görünmez bağlantıları keşfetmeyi seven bir hayalperestti. Yolda yürürken aniden fısıldadı:
Duydun mu? O açık pencereden gelen ekşili çorba kokusu üçüncü daireden. Demek ki orada, Hatice Teyze yaşıyor. Her salı çorba pişirir. Üst kattaki komşular da hala Für Elise çalışıyor. Yine aynı yerde tökezleyecekler, bak göreceksin.
Mert, dünyayı çizim ve sayılarla algılamaya alışıkken, bir anda farkında olmadan şehrin yepyeni seslerle, kokularla, detaylarla dolduğunu keşfetti. Artık yanından geçtikleri evlerin perdelerinin rengine kadar her şeyi fark ediyor, Zeyneple paylaşıyordu.
Giderek, birbirlerinin evlerine de uğramaya başladılar. Mert, Zeynepin masasındaki dağınıklığı kitap kuleleri, renkli post-itler, soğumuş nane çaylı kupa hayranlıkla izliyordu. İlk kez ev yapımı zencefilli kurabiyeyi ağzına atınca, evin gerçek bir tat ve sıcaklık olduğunu anladı.
Mertin ise düzenli ve neredeyse laboratuvar gibi evinde, Zeynep eski bir fotoğraf albümü buldu. Bir karede, Mertin babası gençken, babacan ve huzurlu gözlerle devasa eski bir duvar saatini tamir ediyordu. Küçük Mert ise, bir yetişkin ciddiyetiyle nefesini tutmuş babasını izliyordu.
Bana öğrettiği en önemli şey buydu, dedi Mert alçak sesle fotoğrafa bakarken. En karmaşık sistem, basit parçalardan oluşur. Bozulunca da korkma; hangi parça arızalıysa onu bulup onar yeter.
Saatler için mi söylüyor bunu? diye sordu Zeynep.
Hem saatler için hem yaşam için, gülümsedi Mert.
Birbirlerini etkilemeye çalışmadılar. Aksine, kabuklarını soya soya, en kırılgan, en gerçek yanlarını paylaştılar. Zeynep itiraf etti: Blog yazılarının yanında kimseye göstermediği, fazla saf bulduğu şiirler de yazıyordu. Mert ise, biraz yanakları kızararak, üniversite yıllarında edebiyat kulübüne gittiğini, ama büyüyüp bıraktım dedi.
Kışın ortasında, Zeynep hafifçe hastalandı; ateşi çıktı, burnu tıkandı. Bir akşam Mert hiçbir şey söylemeden elinde bir torbayla kapısına geldi: Limon, bal, öksürük için bitki çayı, ve Zeynepin adını bir kere andığı o kadın şairin yeni şiir kitabı.
Tam olarak ne lazım bilmiyordum, dedi mahcupça. O yüzden sistemi toparlamaya yarayacak her şeyi aldım.
Zeynep battaniyesinin altında, kırmızı burnuyla hem güldü hem de gözleri doldu. Kimsenin onda sadece neşeyi değil, yorgunluğunu da görebilmesine, korkmadan yanında kalabilmesine ağladı.
Böylece yavaş yavaş, durağın kenarındaki adam ve atkılı kız olmaktan çıktılar. Mert, Zeynepin sadece mavi fincanda çay içtiğini bilir oldu. Zeynep ise, Mert pencereye dalıp susunca kızmadığını, sadece kafasında düşüncelerini topladığını bilirdi.
Artık o koca, bazen zorlu İstanbulda birbirlerinin evi, huzuru, güveniydiler. Bazen otobüsü kaçırmak pahasına, yine de dönecekleri yer oldular.
Bir sene geçti. Tanışmalarının üzerinden tam bir yıl ve iki ay geçmişti; Galatadaki sevdikleri pastanede akşam yemeğinde Mert, titrek bir cesaretle laf açtı:
Zeynep, dedi ellerine bakarak. Bir teklifim var. Ama lütfen, hemen cevap verme.
Zeynep kaşığını yavaşça tabağa bıraktı, bakışları keskinleşti.
Şey Babaannem, Bursanın bir köyünde yaşıyor. Her yıl Yılbaşında gelmemi bekler. Evde soba, diz boyu kar, derin bir sessizlik var Ve geçen hafta telefonda anlatırken senden telefonlarda hep bahsettiğim o kız olarak bahsetmemi istedi. Onu bana getir diye çok rica etti. Utangaç bakışlarla gözlerini kaldırdı. Biliyorum, orası SPA oteli değil. İnternet, evin girişinde anca çeker. Hem buz gibi, hem köyde agresif tavuklar var Tabii ki hayır diyebilirsin.
Zeynep ona bakarken, gözlerinde tek tek minicik ışıklar yanıyor gibiydi.
Tavuklar mı? diye sordu ciddi bir ifadeyle.
Hem de çok gürültücüler.
Peki kar gerçek mi? Batıyor mu?
Beline kadar bulursun. Bastıkça kar plak gibi gıcırdar.
Babaannede soba gerçek mi?
Evin kalbi, dedi Mert, hafif bir umutla başını sallayarak.
O zaman valizimi hazırlıyorum, dedi Zeynep, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Bana bir liste lazım, yanımda neler getireceğim. Ve köy hayvanlarından korunma için talimatname!
Kış köyü, Mertin vaat ettiğinden bile güzeldi. Hava, lokum gibi tatlıydı. Babaanne, çalı kuşu gibi çevik ve sıcakkanlı Fadime Hanım, Zeynepi hemen kendi gördü: Bal ve reçelle dolup taşan tepsilerle karşıladı, dev bir kürk kabanını giydirip Mertle köye çam ağacı kesmeye gönderdi.
Yeni yıl akşamı sofrası çeşit çeşit, mideye şölen Televizyonda geri sayım başlarken bardaklar hâlâ köpüklü şampanya ile dolu. Babaanne gençlere ufak bir sağlıklara içip, göz kırpıp odasına çekildi. Onları baş başa bıraktı.
Babaannenin çıkışıyla gelen sessizlik bambaşkaydı. Sadece yanık odunların çıtırtısı ve köşedeki çam ağacının ışıkları vardı. Dünya sanki dışarıda bir yerlerde kalmıştı; burada, bu sıcak ve reçel kokan evde kendi küçük evrenleri vardı.
Mert kalktı, sobayı karıştırdı. Sonra döndü, kadehini kucaklamış Zeynepe baktı.
Bugün seninle çam ağacı toplamaya giderken, o kadar komik yürüyordun ki, birden her şeyi net görmeye başladım, dedi sesi titreşti biraz.
Neyi gördün? dedi Zeynep, hafif şaşkın ve mutlu.
Şu görüntü Babaannenin kürkü içinde, kocaman, burnun kıpkırmızı, gülüşün karda cam gibi çınlıyor Benim için gerçek mutluluğun ta kendisi işte bu artık. Şehirden de, köprüden de, projelerden de kıymetli.
Birden diz çöktü Mert. Sıcacık kazağının cebinden kadife bir kutu çıkardı. Zeynepin ellerini avuçladı; elleri, artık onun kadar sıcak ve umutla titriyordu.
Zeynep Durağın kızı, bana dünyayı açan kadın Benimle evlenir misin? Beraber hayal kurup, hayat kurmaya; kitaplarının ve çizim planlarımın arasına, babaannenin reçelli gözlemelerine, her şeye yer açmaya razı mısın?
Zeynep ona bakarken gözlerinden yaşlar süzüldü; ama yüzünde dünyanın en parlak gülümsemesi vardı. Mertin gözlerinde sadece bir romantik his değil, köprülerin bile taşıyabileceği kadar gerçek bir güven vardı.
Evet, fısıldadı Zeynep. Hem de, bir kurtuluş gibi ve en büyük söz gibi aynı anda. Evet, Mert. Elbette ki evet!
Mert yüzüğü taktı. Tam Zeynepin parmağına göreydi, sanki hep onunmuş gibi. Sarıldıklarında, dışarıda geceye ilk havai fişekler patladı bile. Uzakta, camda ve gözlerinde buluşan renkli yansımalar
İçeride karanlık yoktu. Işık vardı; somut, sıcacık ve artık asla kaybolmayacak bir mutluluk. Durağın loş akşamlarında titreyen umutlar değil, burada dayanıklı ve sahip çıkılan bir evet vardı.
O günlerden, puslu bir sonbahar akşamından başlayan yolları; onları bu masal gibi kış gecesine, aile sıcaklığına getirmişti. Gelecek ne getirirse getirsin, hangi köprüyü kurmaları, hangi yolun başından geçmeleri gerekirse artık bunu birlikte yapacaklardı.
Çünkü hayatlarının en sağlam köprüsü, bir gün, ikisi de otobüsü kaçırınca kurulmuştu. Şimdi, tam kalplerinin ortasında, ikisinin de arayıp bulduğu en doğru yerde atıyordu.




