Bugün ne getirdin, Emine? Koyun peyniri mi, kaş mı? Domatesin yanında tuz da var mı? diye dalga geçiyordu sınıfta arkadaşları.
Ama öğretmen onlara unutamayacakları bir ders verecekti.
Teneffüstü.
Sınıfın içinde kahkahalar, fısıldaşmalar, buruşturulan test kağıtlarının sesleri birbirine karışmıştı, havada aceleyle açılmış sandviçlerin kokusu dolanıyordu.
Emine, her zamanki gibi biraz kenarda, sessizce oturuyordu.
Aslında konuşmak istemediğinden değil
Ama küçüklüğünden beri sesiyle kimseyi rahatsız etmemeye alışmıştı.
Çantasını çok yavaşça açtı, sanki en küçük bir hışırtı bile fazla olacak diye korkar gibi.
Basit bir yağlı kağıda sarılmış, kenarları biraz yağlanmış bir paketi çıkardı.
Defterinin üstüne koydu.
O sırada arka sıralardan bir ses yükseldi:
Bugün ne var yemekte, Emine? Yine koyun peyniri mi? Yanında tuzlu domatesin de var mı?
Ve sonra kahkahalar.
Bunlar, yapanlara göre zararsız şakalar
Ama alay edilen kişi için, yüreğe saplanan taşlar gibi ağır.
Emine dondu kaldı.
Alışık olduğu bir şeydi.
İkinci sınıfa başladığından beri Emine köyden gelen kızdı.
Üstündekiler daha sade, elleri bazen soğuktan çatlamış olurdu.
Ayakkabıları eski, edası sakin ve yumuşaktı.
Hele bir de
bazen üstü saman, ahır ve toprak kokardı.
Onlar için bu çok komikti.
Ama Emine için, ömrünün ta kendisiydi.
Ailesi çalışkan insanlardı.
Babası çiftçi, annesi birkaç koyun besler, küçük bir bahçede ne varsa yetiştirirdi. Her günleri gün doğmadan başlardı.
Emine sabahları sadece okula gitmek için değil, yardım etmek için de uyanırdı.
Bazen su taşırdı,
bazen odun toplardı.
Bazen annesinin ellerinin soğuktan mosmor, yanaklarının ayazdan kıpkırmızı olduğunu görürdü ama annesinin dudaklarından hep aynı söz dökülürdü:
Git kızım, oku Yalnız okuyan kurtarır kendini.
Ve Emine okurdu.
Ne notlar için
ne de aferin almak için.
Tek umudu buydu çünkü.
Diğer çocuklar okul çıkışı sokakta oynarken, o mutfaktaki soluk ampul ışığında derslerini yapardı.
Ellerinde hâlâ toprak kokusu.
Bazen karnı aç.
Ama içindeki o azmin nereden geldiğini bilmeden.
Ama ne olursa olsun
Teneffüslerde daima dalga konusu olurdu.
Bakın, Emine yine koyun peyniri yiyor!
Domatesine tuz serptin mi bari?
Koyunlarla mı geldin okula?
Herkesin gülmesi devam ederdi.
Emine ise hiçbir şey demezdi.
Dudaklarını ısırır, gözlerini indirir, yavaşça paketini açardı.
Çünkü bir gerçeği biliyordu:
her çocuk her nimete sahip olamayabiliyor.
Kimi sadece ailesinin zorla bir araya getirebildikleriyle yetiniyor.
Ama o gün, şakalar daha acımasızdı.
Bir çocuk kalktı, Eminenin sırasına yaklaştı:
Hadi Emine, ver biraz tadına bakalım!
Sahiden koyun peyniri mi bu bakayım!
Yine gülüşmeler
Emine paketi iki eliyle sımsıkı tuttu.
Korkudan değil
Utanmasından
Ama o utanç Eminenin değil, insanlığını unutan herkesindi.
Tam o sırada
Kapı açıldı.
Öğretmen içeri girdi.
Ne bağırdı,
Ne de kavga etti.
Ama bakışı sınıfı adeta bıçak gibi böldü.
Son birkaç sözü işitti.
Kahkahaları gördü.
Eminenin ellerindeki sıkı paketi fark etti.
Birden ağır bir sessizlik çöktü.
O nasıl hata yaptığını anladığın sessizlikten.
Öğretmen yanına yaklaştı.
Emine, elindekinde ne var? diye yumuşakça sordu.
Emine, gözleri yaşlı ama dik durmaya çalışarak başını kaldırdı.
Bir şey yok hocam sadece yemek
Öğretmen hüzünle gülümsedi,
Sadece yemek değil, Emine.
Bu, annenin emeği, babanın alın teri. Onların sevdası, fedakarlığı.
Ardından sınıfa döndü.
Ve herkese gerçek bir ders verdi o an.
Ne tokatla,
Ne de ceza ile.
Yalnızca gerçek bir sözle.
Yazık size, dedi sakin ama kararlı bir sesle.
Siz bir çocuğa koyun peyniriyle domates getirdi diye gülüyorsunuz
Ama tek bir dilim peynirin arkasında ne kadar alın teri var biliyor musunuz?
Çocuklar sustu.
Bazı başlar önüne eğildi.
Devam etti öğretmen:
Emine, çok çalışkan, saygılı bir öğrenci.
Sessizce dersini yapar, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemez.
Sırf sizin sahip olduğunuz şeyler onda yok diye mi dalga geçiyorsunuz?
Bir süre sustu ve sesi sınıfta asılı kaldı:
İnsan olmak güzel kıyafetle olmaz.
Çantada neyle geldinle hiç olmaz.
İyilikle, vicdanla olur.
Her çocuğun gözünün içine baktı tek tek.
İyiliği şimdi öğrenmezseniz
Büyüyünce paranız olur, ama gönlünüz eksik kalır.
Sınıf bomboş olmuştu adeta.
Emine, paketini önünde tutarken, ilk defa kendini küçük hissetmedi o gün.
Öğretmen eğildi ve fısıldadı:
Afiyetle ye, Emine.
Kim olduğunu sakın utanma. Gurur duy kendinle.
Emine başını salladı.
Yavaşça, ama gönlü rahat bir şekilde ısırdı paketindekinden.
O gün, bazı çocuklar sessizce oturdu.
Bazılarının yüzü utancından kızardı.
Bazıları belki neyi yanlış yaptığını anladı.
Ama en önemlisi
Emine, aslında sorunlu olanın kendisi olmadığını gördü.
Başkalarının emeğini küçümseyenlerin kalplerindeki eksiklikti asıl mesele.
Ve belki bu hikaye hepimize dair
Bilelim ki her köy çocuğunun ardında, yorgunluktan bitap bir aile var.
Bazen bir dilim tuzlu domatesle peynir,
şaka konusu değil
Sevginin en saf, en gerçek hali oluyor hayatta.




