30. katta yaşayan bir kedinin her hafta bir cam temizleyicisiyle oyunlar oynaması ta ki camcı altı ay ortadan kaybolana kadar. Milyonların gözlerini yaşartan o kavuşma anı ise apayrı bir hikayeye dönüştü.
Karşınızda Karabiber: simsiyah tüyleriyle, İstanbulda bir gökdelende, 30. kattaki bir dairede ömrünü geçiren bir kedi. Asfalt, sokaklar, parklardaki çimenler ya da otobüs kornaları onun dünyasında yoktu. Karabiberin evreni, gökyüzüne daha yakın bir yatay çizgiden ibaretti: bembeyaz duvarlar, kocaman pencereler ve altındaki sokaktan kopuk bir hayat.
Bir sokak kedisi değildi belki, ama kesinlikle yalnız da değildi.
Küçüklüğünden beri Karabiber dünyayı hep camın arkasından izlemeye alışmıştı. Geceleri İstanbulun ışıklarının, Boğaz kıvılcımlarının ve gökyüzündeki yıldız kümelerinin nasıl birbirine karıştığını seyreder, uzakta uçan kuşları hayretle takip eder, güneşli günlerde de camdan gelen ılıklığın tadını çıkararak kıvrılırdı.
Ev arkadaşı, yani sahibi, Baran adında biri, evden çalışıyordu. Sessiz, fazla konuşmayan, sevgisi ölçülü, jestleri kısıtlı bir adamdı. Karabiber ise uzun saatlerini neredeyse kendi kendine ve kulağında yalnızca şehrin uzak uğultusuyla geçiriyordu.
Tüm bunlar, biriyle tanışana dek böyle sürdü.
Biri vardı: Temizlikçi Mete.
Mete, 41 yaşında, elleri kalınlaşmış, gülümsemesi her şeyi göremeye yetecek kadar kocaman, İstanbul ayazında bile soğumayan biriydi. Her Salı, adeta dini bir ritüel gibi tam saatinde, platformunu gökdelenin dışından aşağı indirir, yüzlerce metre yüksekte sarkarken sanki hiç korkmazdı.
Mete ilk defa 30. kata indiğinde, Karabiber derin bir uykudaydı. Cam sileceklerinin pıtırtısıyla uyandı. Bir gözünü açtı, sonra öbürünü.
Ve onu gördü.
Havada asılı duran bir adam!
Karabiber, biraz tedirgin, cama yanaştı. Kuyruğunu patilerine sardı. Camın arkasında adamı izlemeye koyuldu; Mete bir yandan camı temizliyor, bir yandan mırıldanıyor, Karabiberin asla duyamayacağı bir melodiyi içinden söylüyordu.
Mete başını kaldırdı ve altın sarısı iki gözle karşı karşıya geldi.
“Selam dostum,” dedi gülümseyerek.
Karabiber söylenenleri anlamasa da tonunu hemen kavradı.
O Salı günü, Mete sabun köpüğünden cama küçük bir gülen yüz çizdi içgüdüyle. Karabiber birden cama atıldı, patisiyle tam o sabunlu yere dokundu.
Mete kahkahayı bastı.
İşte böyle başladı.
Her salı, platform 30. kata yaklaştığında Karabiber artık hazırlanmış olurdu. Uykuda bile olsa, içindeki saat sanki onu tam zamanında cam kenarına çağırıyordu.
Cama oturur, heyecandan titreyecek gibi olurdu.
Mete ise sileceğiyle sayısız oyun oynar, türlü suratlar yapar, kalpler, daireler çizer, camın arkasında bir komedyen gibi şov yapardı. Karabiber ise ciddiyetle her hareketi takip eder, zıplar, dönüp dolaşır, bazen camı tırmalayıp dimdik dikilirdi.
O on dakika boyunca İstanbul ve sorunları buhar olurdu.
Mete içinse bu oyun dakikaları adeta bir can simidiydi. Birkaç yıl önce saçma sapan bir kazada eşini kaybetmişti, hayatı uzunca bir süre dümdüz, fazla sessiz, eksik ve yalnız geçmişti. Karabiber bunu bilemese de, her salı Meteyi hayata bağlıyordu.
Haftaya görüşürüz, derdi Mete ayrılırken.
Karabiber gelecekten anlamazdı, ama düzenli salıları çok iyi bilirdi.
Bir salı, Mete kayıptı.
Karabiber bekledi
Erken saatten itibaren yine camda yerini aldı. Odada bir oraya bir buraya dolaştı, huzursuzce miyavladı. Platform aşağı sarktığında içi kıpır kıpır oldu.
Cama doğru koştu!
Ama Mete değildi.
Daha genç, suratsız, içeri bakmayan, bir tek tebessüm bile etmeyen biri camı temizleyip hızla aşağıya indi.
Karabiber kımıldamadı.
Sonra kuyruğunu sarkıtarak uzaklaştı camdan.
O salı güneş yine parlıyordu, ama evde bir şeyler eksikti.
Geçen altı ay, Mete için tesadüf değildi; adı konamamış bir mücadeleydi.
Ağır bir enfeksiyon, onu önce birkaç günlüğüne, sonra haftalarca hastaneye düşürdü. Bazı geceler doktorlar endişelendi işte o geceler, Mete bütün gece tavana bakıp küçücük mutlulukları düşünüp durdu: sabun kokusu, 30. kattaki rüzgar, bir kara kedi dostu ona ihtiyaç duyan.
“Hayatta kalır mıyım? Peki, kalırsam niye?” diye sordu kendi kendine.
Bu esnada Karabiber 30. katta cam bekleyişini bıraktı.
Unuttuğundan değil
Beklemenin can yaktığını öğrendiğindendi.
Daha çok uyudu, daha az oynadı. Baran’da bir farklılık gördü ama adlandıramadı.
“Yaşlandı galiba,” dedi içinden.
Ama Karabiber sadece yas tutuyordu.
Mete sonunda iyileşip geri döndüğünde, hala zayıftı, nefesi çabuk kesiliyordu. Patronu, “Biraz daha dinlensen ya,” dedi.
“En azından bir gün gideyim,” diye cevap verdi Mete.
O salı, elleri titreyerek platforma bindi.
Ya hatırlamazsa? Ya taşındılarsa? diye aklından geçirdi.
30. kata vardığında, daire sessizdi. Karabiber, koltukta kıvrılmış uyuyordu.
Mete hafifçe cama tıklattı.
Tak.
Karabiber birden başını kaldırdı.
Gözleri kocaman açıldı, sanki hayalet görmüş gibi.
Sonra koştu.
Kendini cama yapıştırdı. Miyavı öyle yüksek ve çaresizdi ki Mete kalın camın ardından bile duydu. Patilerini cama bastı, burnunu cama dayayıp, bugüne dek hiç olmadığı kadar güçlü mırladı.
Mete gözyaşlarını tutamadı.
Elini cama koydu.
Karabiber de tam aynı yere patisini koydu.
Baran, bir refleksle fotoğraf çekti.
Kısa bir cümleyle sosyal medyaya yükledi:
“Altı ay sonra, kedim en iyi dostuyla kavuştu.”
Fotoğraf viral oldu.
Binlerce kişi bu hikayeyi paylaştı. Yorum yaptı. Ağladı. Kimi beklediği kayıplarını hatırladı. Kimisi özlediği sevdiklerine sarıldı.
Mete ve Karabiber, kimsenin tam tarif edemediği ama herkesin hissettiği bir şeyin sembolü oldu.
Sevgi, kelimeyle sınırlı değildir.
Dostluk, türlerden anlamaz.
Cam, yükseklik, zaman bazen aşılmaz sanılır, meğer değilmiş.
İki gün sonra Barana bir mesaj geldi.
Meteydi.
Başından geçenleri, hastaneyi, enfeksiyonu, sessiz depresyonu anlattı.
Belki de o kedi aklıma gelmeseydi, yataktan kalkmazdım,” diye yazdı. Beklendiğimi bilmek yaşama sebebim oldu.
Baran gözleri dolu dolu okudu mesajı.
O gece Karabiberi uyurken izleyen Baran, bir anda şunu fark etti:
Karabiber, Meteyi beklememişti.
Meteyi ayakta tutmuştu.
Mete pencere temizlemeye devam etti.
Karabiber, 30. katta yaşamaya.
Her salı, o on dakikada, dünyanın geri kalanının önemi kalmadı.
Gerçekten dokunamasalar da, milyonlarca kişinin unuttuğu bir gerçeği onlar içgüdüsel biliyordu:
Dostluk yakınlık istemez, varlık ister.
Çünkü bazı bağlar asla kopmaz.
Ne zamanla,
Ne yükseklikle,
Ne de camla.




