Şimdi, köyüne dön de git artık! dedi adam öfkeyle, arkasını bile dönmeden ona.
Arda’nın sesi sakindi, ama soğuk ve yorgun, yıllarca süren suskun akşamların ve içten içe biriken kırgınlıkların buz gibi tortusunu taşıyordu.
Pencerenin yanında durmuş, kasımın o kurşuni göğüne baktı. Gri bulutların örttüğü İstanbul akşamında, Sema bir anda anladı: hepsi bu kadardı.
Hiçbir açıklama, hiçbir gözyaşı, geçmişe dair hiçbir çırpınış hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Onların ortak hayatının kapısı, sessizce kapanmıştı artık.
Yani bitti mi? Bu kadar mı? diye fısıldadı Sema; sesi odadaki boşlukta, eskiden yankılanan kahkahaların yerine sahipsiz bir yankı olarak dolaştı.
Ne istersin ki? Artık hiçbir şeyimiz kalmadı. Sen de görüyorsun.
Arda başını çevirmeden konuştu, bu hareketi en ağır suçlamadan daha acımasızdı. O an her şey Sema için bitmişti.
Sema koltuğun kenarına oturdu, ellerini yüzüne gömdü. Ağlamak istemiyordu artık; sanki bütün gözyaşları çoktan ona ihanet etmiş ve akıp gitmişti.
Her gün, her akşam, yalnızlık çayında eriyip günü gününe tükenen umutlardı onlar; karşısında, bir gölgeye dönüşen adamdan arta kalanlar.
On beş yıl evvel, yine bir pencere başında bütün o güneşli yaz ışıklarıyla ona bakıp Sema, biz her şeyin üstesinden geliriz. Birlikte her şeye dayanırız. demişti Arda.
O zaman inandı. O kadar inandı ki, onunla dünyanın öbür ucuna gitmeye hazırdı.
Ama o sözler şimdi solmuş, bayatlamış bir fotoğraf gibi renklerini kaybetmişti. Yalnızca anıların belirli belirsiz silüetleri kalmıştı geriye…
Peki, dedi Sema duru bir sesle, teslimiyet değil, yepyeni bir dinginlikti o ses tonunda. Eğer sen böyle istiyorsan…
Sözleri sakindi, ama içinde yüreği kıskıvrak bir acıyla sıkıştı.
Ağır hareketlerle kalktı, dolabın karanlığından eski bir bavul çıkardı. Eşyası çok değildi; yıllardır, sanki hiçbir zaman tamamen burada değildi, evi sahiplenemedi, hep geçici bir misafir gibi yaşamıştı.
Koridorun karanlığında ayak sesleri yankılandı. Kapının eşiğinde durdu Elif artık neredeyse yetişkin olan kızları; üniversite öğrencisi, gözlerinde yabancı bir endişe ile:
Anne, ne oluyor? Neden böyle üzgünsün? Hiçbir şey, diye zoraki gülümsedi Sema; bu gülümseme acı ve eksik kaldı. Yalnızca eve gideceğim. Babaannene, köye. Çok uzun kalmam.
Elifin gözlerinde yaşlar birikti, her an dökülecekmiş gibi parlıyordu:
Yine mi babam? Yine mi o biteviye hoşnutsuzluğu?
Önemli değil canım, bazen gitmek gerekir, yan yanayken ölmektense, dedi Sema. Geri dönerim, konuşuruz. Biraz yalnız olmaya ihtiyacım var.
Arda arkasından çıkmadı, tek kelime etmedi. Evde koca bir sessizlik, mutfaktaki duvardan saat tıkırtısı dışında her şey sustu.
Sema ağır ağır merdivenlerden eşyalarını indirirken, dış kapının sesi yankılandı. Ve nihayet, başka bir hayata inmişti.
Tren bütün gece boyunca homurdanarak ilerledi, onca ağırlığı bir annenin ahı gibi taşıyordu. Sema alnını soğuk cama yaslamış halde manzarayı görmeden bakıyordu.
Dışarıda karanlık ormanlar, kuytu istasyonlar, üzerlerinde eski paltolarla üşüyen seyrek yolcular…
Her yer kupkuru, soğuk; aynen Sema’nın içi gibi. O da içindeki eski günlerden kalan yankılarla dolu boş bir bavuldu şimdi.
Kompartımanda, bir genç kadın kucağında uyuyan çocuk, bir de gitar çalan genç vardı. Söz ediyorlardı bir şeylerden, ama Sema’nın kulağına ancak bir kelime çalındı: evim.
O da eve gidiyordu işte. Şimdi, sonsuza dek. Gürültülü şehir hiç onun olmamıştı zaten.
Çocukluğundan özlemle hatırladığı, o geniş ceviz ağacı, annesinin açtığı börek hamurları, babasının köyden getirdiği taptaze ballar…
Yıllar önceki huzur, soba sıcaklığı ve yarına duyulan güven… Bunları ne kadar özlemişti.
Sabahın serinliğinde köyün küçük istasyonu eski kömür ve duman kokusuyla karşılayınca, tanıdık, güvenli bir yere geldiğini hissetti.
Her şey küçülmüş gibi, eski püskü, oyuncak misaliydi alçak evler, dar sokaklar, o köşe başındaki soluk tabelalı bakkal…
Yoksa Sema mı bu hayattan büyümüştü, buraya sığmaz olmuştu?
Ama babasını o kapının önünde, demir parmaklıklarda görünce, içinde bir şey eridi; gözlerinden sıcak, tuzlu damlalar hiç engel tanımadan aktı.
Babası başını kaldırdı, kızını, o eski usul bavuluyla süzdü ve dökülüverdi kelimeler:
Eh, geldin mi sonunda. Hoş geldin evine.
Geldim baba… Özür dilerim.
Uzun süre sustular, sadece ellerini tutarak ayakta durdular. Fırtınalardan sağ kurtulmuş iki insan gibi, sessizce huzur bulmuşlardı.
İlk günler garipti, neredeyse rüyadaymış gibi geçti. Sema yeniden yaşamayı öğreniyordu sanki.
Sabah erkenden kalkıyor, babasına köy işlerinde yardım ediyor, pazar alışverişine gidiyor, annesinin tarifinden çorba pişiriyordu.
Sonra pencerenin önündeki koltuğa geçip uzunca bir süre sokağı seyrediyordu. Sessizlik, şehir trafiği yoktu, karmaşa yoktu. Sadece horozlar, ve arada bir geçen eski arabaların egzoz kokusu…
Bazen eski tahta dolabın başında uzun uzun oturuyor, okul günlerinden kalan elbiselerine parmak ucuyla dokunuyordu.
Her şey hem çok uzak, hem çok yakın geliyordu zamanla sarmalanmış bir ip yumağı gibi.
Üçüncü gün, komşu Fadime uğradı. Güler yüzlü, elinde patates dolu bir kova ile:
Sema! Nihayet döndün köyümüze. Demek şehir yaramadı sana, ha?
Yaramadı, geçip gitti… hafifçe gülümsedi Sema.
Üzülme canım, burası da tıka basa dolu, yaşamak burada. Okulun müdürü değişti mesela, genç, dullardan. Yakışıklıymış da iyi idareci. Belki bir gün tanışırsınız, ne dersin?
Sema başını iki yana salladı, biraz mahcup:
Şimdi değil, Fadime ablacı. İyileşmem lazım önce.
Ne âlâkası vardedi Fadime bir el hareketiyle. Hayat işte, bakarsın başkasını da seversin.
Bir hafta sonra, Sema köy okuluna gitti; eski muhasebeci tanıdığına yardım etmek içindi. Orada tanıştı Muratla.
Murat uzun boylu, ince yapılı, gri gözleriyle sessiz ama güçlü bir adamdı. Sözcüklerinde değil, sükûnetinde saklıydı gerçek gücü.
Siz, Sema Hanım olmalısınız? dedi hafifçe gülümseyerek. O sıcaklığın içindeki o sade, dürüst bakış… Fadime Hanım dedi, raporlara yardımcı olursunuz. Burası biraz karışık.
Muhasebe elimden gelir, dedi Sema, omuzlarındaki baskının biraz hafiflediğini hissederek. Hallederim sanıyorum.
Harika işte. Burada iş bilir, güvenilir insanlara ihtiyaç var.
Okuldan, köyden, hayatın en basit taraflarından konuştular. Sema, bu adamın yanında garip bir huzur duydu: maskesiz, zorlama yoktu çocukluğundaki kadar rahattı.
Zaman geçti, kış bir su gibi aktı. Sema yeniliklere alıştı; okula yardım ediyor, Muratla köye, ilçeye gidiyordu.
Akşamları sobanın yanında battaniyeye sarınıp tığ işiyle uğraşıyor, sönmek bilmeyen ateşe bakıyordu.
Yavaş yavaş; taze ekmek kokusu, gaz lambasının yumuşak ışığı, mutfaktaki kahkahalar ona hayata dair renkleri geri verdi.
Şehirdeki kaygılar, kırgınlıklar o huzurlu sessizlikte kendiliğinden siliniyordu. Yerini yeni bir duyguya bırakıyordu: ev duygusuna.
Elif ara sıra arıyordu. Önce görüntülü konuşmalarla, yüzünde uzakta, yorgun bir ifade; sonra sadece iki kelimeyle:
İyiyim, derslerim yoğun.
Sema baskı yapmadı; biliyordu ki kızı şimdi iki dünya arasında. Ona kendi yerini bulma şansı bırakıyordu.
Bazı geceler aklına hala Arda geliyordu. Bir zamanlar elini sımsıkı tutmuş, asla bırakmaktan korkmuş adam. Sonraları, sabah sessizce çıkıp giden, tamamen yabancı Arda
Tek bir şey takılı kalıyordu kafasına: O gerçekten var olmuş muydu? Yoksa tüm bu yıllar hayalini kurduğu bir adamı sevmek için mi didinmişti?
Her sabah, anne-baba evinde uyandıkça cevabı berraklaşıyordu…
Köyde bahar birdenbire geldi. Karlar eridi, toprak tohumu bekliyordu. Horozlar öttü, hava ıslak toprak ve tatlı geçmiş kokuyordu.
Sema ön bahçeye çiçek ekmeye karar verdi koca yıldız çiçekleri ve hanımeli…
Annesi de her ilkbahar böyle yapardı, bu neredeyse töre gibi bir işti; Semaya eksik olan huzuru, umut duygusunu geri verdi.
Murat gün aşırı uğruyordu; kimi zaman yeni çiçeklik için tahta taşımaya, kimi zaman sadece bir çivi uzatmak için.
Bir akşam, gökyüzü pembeleşmişken şöyle dedi Murat, gözlerini kaçırarak:
Ben de kalırım diye beklemezdim, Sema. Yıllar evvel, eşimi gömdüm; Buraya bir daha dönmem, diyordum.
Ama hayat böyle… Okul kalmış, çocuklar öğretmen bekliyor… Kaldım işte.
Köyde herkes birbirini bilir, deyip gülümsedi Sema.
Varsın bilsin. Yeter ki insan kendine yalan söylemesin, rol yapmasın.
O kadar basit söyledi ki, yanında sadece yıllarca acı çekip yeniden yaşamayı öğrenmişlerin olgunluğunu hissetti Sema.
Yıllardır ilk kez, yaşadığını hissetti; tam anlamıyla, şu anda ve burada.
Elleri toprak kokuyordu, saçı soba dumanından ağırlaşmış, ruhu o eski huzur ile dolmuştu.
Ramazan Bayramında köyde şenlik vardı; Sema, çocukluktan beri ezberlediği ilahileri köy korosunda okuması için çağrıldı.
Önce çekindi, reddetti. Ama Murat yumuşak bir ifadeyle destek oldu:
Sesin çok içten, Sema. Gizlemeye gerek yok. Söyle; sesinle bile bahar geliyor köye sanki.
Konser bitiminde, herkes ayakta alkışladı. Kalabalıkta Muratın bakışını yakaladı onayla, destekle ve daha fazlasıyla dolu…
O an Sema, uzun yıllardır eksik olan şeyin sadece bu sıcaklık, bu saf anlaşılıyorluk olduğunu anladı.
Yaz geldi, köyün her yeri çiçek ve meyve kokusuna büründü.
Sema sık sık Muratla ilçeye gidiyordu; okulun belgeleri, alışveriş…
Arabada suskunlukları bile huzurluydu; iki insanın gereksiz kelimelere ihtiyaç duymadığı sessizlik…
Bir gün toprak yolda dönerken Murat, yola bakarak söyledi:
Var ya, sen geldikten sonra, okulda hava değişti. Taze, aydınlık oldu sanki…
Abartma Murat, diye gülümsedi Sema mahcupça.
Abartı değil. Gerçek bu. Güneşin doğuşu gibi…
Semanın kalbi sıkıştı ama bu sefer acıdan değil, çocukça hafif bir şaşkınlıktan. Demek, saçında akları olan sıradan bir kadın hakkında böyle güzel, samimi şeyler söylenebiliyormuş…
Doğum gününde, Sema kapıya dayanan bir kurye ile karşılaştı. Elinde kocaman, lüks bir kırmızı gül buketi.
Affet. Belki çok geç. Ama dönmek istersen, beklerim. Her şeyi anladım. Arda yazıyordu zarif kartta.
Buketi alıp uzun süre baktı. O güllerin ona Ardanın hep yaptığı gibi, görev için, görünsün diye alındığını çok iyi biliyordu…
Akşam Murat uğradı, Sema çiçekleri uzattı:
Bak, geçmişten bir hediye. Ne yapacağımı bilemiyorum.
Herhalde bırakmak gerekir, dedi Murat. Seni bulup geldiyse, seçim yapmalısın.
Ben de öyle yapacağım. Teşekkür ederim.
Sema gülleri bir iki gün pencerede bekletti, ağır ve baş döndürücü bir koku yaydı odada. Sonra, hiç bakmadan, hiç üzülmeden çöpe attı hepsini.
Sonbaharda, yapraklar sararıp havada uğurlama dansına koyulurken, Elif sürpriz bir şekilde geldi.
Kapıda mahcup, büsbütün başka olmuş, ama hâlâ o küçük kızı, acı dolu gözlerle bekliyordu:
Anne… Biraz sende kalabilir miyim? Şehirde olmuyor artık…
Elbette kızım. Burası hep senin evin.
Akşam sobanın başında oturup, Elif battaniyeye sarınarak anlattı:
Babam şimdi o kadınla birlikte. Ama anne, sanki hiç mutlu değil. Hep gergin, hep öfkeli.
Bana dedi ki bir gün: Hiç de düşündüğüm gibi olmadı, Elif. Hiç.
Sema başını sallayıp yeni bir odun attı sobaya.
Başka türlüsü olmaz, kızım. Zamanla hepimiz dürüstleşiriz. Ya kabullenirsin, ya da hayal kurarsın.
Elif bir anda gözleri dolu hıçkırdı:
Anne, ben hep barışacağınızı umdum. Ama şimdi görüyorum ki, belki de sensiz… daha iyisin. Daha sakin.
Burası benim huzurum, kızım. Herkesin bir yere ait olma hakkı var. Bunu yaşayabilmek büyük mutluluk. Sadece sade bir sabah… Sadece beklenmek bile büyük şey.
Kış uzun, bembeyaz yağdı. Evde kurutulmuş elma ve çam kokusu, bahçedeki çam ağacının taze dalları… Sema yeni yılı, Elifle, babasıyla, Muratla karşıladı.
Masada sade ama lezzetli yemekler vardı; camın dışında kar dans ediyordu.
Saatler gece yarısını vurunca Murat ev yapımı şerbetle kadeh kaldırdı:
Yeni başlangıçlardan hiç korkmamak için… Hangi yaşta, hangi şartta olursa olsun…
Sema etrafına baktı; kızı, babası, Murat… O anda hayatın ona gerçek yuvasını gösterdiğini anladı.
Ne bir zamanlar şehrin soğuk, aynalı dolaplarıyla dolu evi, ne hep mutsuz bir adam. Asıl evi burasıydı; doğru insanlar, berrak kalpler, açık yürekler…
Gülümsedi: Teşekkür ederim, hayat… Her dersi büyük bir öğretmen gibi yerli yerine koydun.
İki yıl geçti. Köyde fısıldaştılar: Evlilik yakın! Semaya bak hele, genç kız gibi olmuş!
Elif yakınlardaki tarım meslek yüksekokuluna girdi; hafta sonları keyifle eve geliyordu.
Murat ona bir dost, bir rehber oldu.
Sema okulun tüm muhasebesini devraldı, köy şenliklerinde elinden geleni yaptı.
Ve kiraz reçeli yaptı annesinin tarifinden.
Şehirdeki yıllar onun için kayıp değil, sadece bir dersti artık; neyse ki geçmişin yükünü taşımıyordu.
Bazen sabah erkenden, elinde sıcak adaçayı fincanıyla kapıya çıkıyordu.
Güneş uçsuz bucaksız karlı ovaya doğuyor, rüzgar söğütlerin tepesinden geçip kırağıyı dallara serpiyordu. Sema, işte bunun, her şeye değdiğini düşünüyordu: Kendi hayatını kurabilmenin ödülüydü bu.
Ve aklına Ardanın arkasını dönerek söylediği son sözler geliyordu: Şimdi, köyüne dön artık!
O ise artık kızgınlık ya da kırgınlık duymadan içinden şöyle cevaplıyordu: Teşekkür ederim. Eğer senin o hükmün olmasaydı, belki de hayatımın gerçek yerini bulamayacaktım.
Sema, mutluluğu artık başka yerde aramıyordu.
Kendi elleriyle, emekle, sevgiyle, güven ve sadakatle örmüştü yuvasını. Her yeni günü küçük, görünmez bir mucizeyle başlıyordu: Sadece yaşamak, tam nefes almak, sevmek ve sevilmek, ve artık bundan emin olarak: bu sefer, gerçekten ve sonsuza kadar.




