Yavuz, sen kendini dinliyor musun? Yani, senin gençlik hatalarını düzeltmek için kırk yaşında karnım…

Oğuz, kendini dinliyor musun? Yani ben kırk yaşımda tekrar hamile kalıp, senin gençlik hatalarını mı düzeltmeliyim şimdi?

Peki neden ben, sırf sen kendi garajında oğlunla vakit geçirmekten daha eğlenceli bulduğun için bedel ödemek zorundayım? diye sordu Sibel, sesinde gerçek bir şaşkınlıkla.

Sibel, yeter artık! Oğuz ısrar etti. Evet, o zamanlar aklım yokmuş, yeterince değerini bilmiyordum, kaybettiğimi anlamıyordum. Artık her şey bitti, Tunç beni artık babası olarak bile görmüyor!

Peki haksız mı? Sibel burukça gülümsedi. On yedi yıl boyunca gerçek bir baba değil, oda arkadaşı oldun onun için. Çocuğun bir televizyon gibi, istediğinde açıp kapatabileceğin bir şey mi sandın? Ne zaman canın isterse babacılık oynayabileceğin bir oyuncak mı?

Oğuzun yüzünde tanıdık bir öfke parladı, kaşları çatıldı. Sibel bu bakışı ne zaman konu Oğuzun babalık mesuliyetlerine gelse görürdü.

Sibel, yeter! Bunlar geçmişte kaldı. Bana bir şans daha ver, dedi inatla Oğuz.

Yine oynayıp sonra ipin ucunu bırakıp, beni tekrar tek başıma mı bırakacaksın? Sonra bir çocuk daha babasız mı büyüsün? Sibel kollarını göğsünde kavuşturdu. Sağ ol, bana bir kere yetti! Hayır, Oğuz, bunu bile tartışmayacağım.

Adamın yüzü kırılmış ve kızgın bir ifadeyle büküldü. Yanıt bulamayınca öfkeyle burnundan soluyup telefonuna daldı.

Kavga şimdilik bitmişti. Fakat mesele çözülmemişti. Sibelin içini sızlatan yalnızca Oğuzun saçma istekleri değil, en çok da oğlu Tunçtu.

Sibel yirmi üç yaşındayken Tunç doğmuştu. Bugün bile, hastane bahçesinde yorgun ama mutlu bir halde, bembeyaz bir battaniyeye sarılı minicik bebeğini kucağında tuttuğu o anı unutamıyordu.

Oğuz çevrelerinde dolanıp duruyordu, gölgeleri gibi başlarından ayrılmıyordu. Parlıyordu mutluluktan, ara sıra battaniyeyi düzeltiyor, Sibelin alnını öpüyor, bazen de hayranlıkla oğlunu kucağına alıyordu.

Tıpkı bana çekmiş! Çenesindeki küçük gamze bile aynı, gözlerindeki parıltıyla söylüyordu. Şimdi ben bir babayım, Sibel!

Yeni yeni fark ediyorum, şimdi başlıyor her şey. Onun için ve onunla yapacağım her şeyi. Parklarda gezeceğim, altını değiştireceğim, futbol oynamayı öğreteceğim Dünyanın en iyi babası olacağım, görürsün!

Sibel de ona aynı parıltılı gözlerle bakıyordu. Her kelimesine inanıyordu. Sanıyordu ki, sevgi, özen ve ortak mutlulukla dolu, kusursuz bir ailesi olacaktı.

Ama gerçek Her zamanki gibi daha sıradan ve daha acımasızdı.

Derin gece. Yorgunluktan mor halkalar gözünün altında Sibel, odanın içinde bir ileri bir geri dolanıyor, kucağında gazı olan ağlayan bebeği sallıyordu. Ve bu gece üçüncü defa olmuştu. Oğuz ise huzursuzca yatakta dönüp duruyor, üstüne yorganı çekiyordu.

Sibel, şunu sustursana artık! kısık sesle tıslıyordu. Sabah erken işe gideceğim!

O anlarda Sibel başka odaya giderdi, çaresizlik gözyaşlarıyla. Bebeği daha da çok ağlardı ama kadının başka seçeneği yoktu. Kapıyı kapatır ve saatlerce Tunçu beşiğinde sallar, Oğuzun uyuması için elinden geleni yapardı.

Bir hafta sonu, uykusuzluğun derman bırakmadığı bir günde çekingenlikle rica etti:

Oğuz, iki saatliğine biraz ilgilensen olur mu? Ayakta zor duruyorum, uykusuzluktan mahvoldum…

Sibel, sonra yapalım mı? Şimdi olmaz, planım var. Arkadaşlar arabayı getirecek, tamir yapacağız.

Gerçekten gücüm kalmadı…

Hadi ama Sibel, sen güçlüsün! Dayanırsın. Sonra ben de döner, yardım ederim.

Kapı kapanır, Sibel yine yalnız kalır, “gücü” ve annelik göreviyle baş başa. O “sonra” zaten bir türlü gelmez.

Zaman geçti. Tunç büyüdü. Sibel her defasında Oğuzla oğlunun aralarını düzeltmeye çalıştı. Bir keresinde, Oğuzu koltuğa yayılmış maç izlerken buldu, yanına gidip tombul yanaklı oğlunu uzattı.

Biraz kucağına al, onunla oyna, artık sadece dinlenmek değil, aileyi bir arada tutmak için istiyordu bunu.

Oğuz isteksizce eline aldı çocuğu; eline tutuşturulan bir paket gibi, şüpheyle kucağına aldı. Onu göğsüne stilla yaklaşmadı, gözleriyle ekrana takıldı. Bir dakika, bilemedin bir buçuk sonra dağınıkça yere koyup maça döndü.

Tunç beş yaşına gelmişti bile. Salonda halının üstünde legolardan kale yapıyordu. Oğuz kanepeye geçerken oğluna bakmadı bile. Oğlan da başını kaldırmadı. Artık babasının yokluğuna alışmıştı.

Tamamen işe yaramaz bir adam da değildi Oğuz. Eve para getirir, ara sıra Sibel’e yemek ve temizlikte yardımcı olurdu.

Ama oğlunun çocukluğunu ıskaladı. Sonra şaşıracak bir şey yoktu; büyüyen Tunç, onu baba olarak görmüyordu.

Tunç, okulda nasıl gidiyor? bir keresinde ilgilenmeye çalıştı Oğuz.

Iıı, iyiyim baba, dedi oğlan tuhaf bir ifadeyle.

Baktım notlarında da sorun yok. Dersler önemli, yardımcı olurum. Bak oğlum, ileride temizlikçi olmanı istemem!

Sağ ol baba, gerek yok, iyiyim, dedi Tunç ve hemen odasına kaçtı.

Bak, ister misin hafta sonu balığa gidelim? arkasından seslendi Oğuz.

Ama Tunç cevap vermedi. Sadece Sibel biliyordu ki, bu akşam okulda disko vardı, hoşlandığı kızla buluşmak istemişti, ama kız reddetmişti. Zaten balıkla filan ilgisi yoktu.

Artık tren kaçmıştı. Tunç, bitti babasının ilgisine muhtaç olan küçük oğlu değildi. Oğuz’un telafi etmek istediği çocukluk çoktan bitmişti.

Oğuz bunu anladığında, yeni bir “temiz sayfa” bir çocuk daha istemeye başladı. Ama Sibel uykusuz geçen geceleri unutamadığı için kesinlikle karşıydı.

Bir süre sonra akrabalar da tartışmalardan haberdar oldu.

Kızım, biliyorum hepsini, Oğuz bana anlattı. Bak, annene kulak ver, bir çocuk daha yap. Oğuz değişti, olgunlaştı. Ona ikinci bir şans ver, kızım. Kaçırdığın bu fırsat bir daha gelmez. Bir kez daha bebek büyütmek ne büyük mutluluk…

Kayınvalide de araya girdi.

Sibel, vazgeçersen onu kaybedersin, dedi. Oğlumun hayali yeniden baba olmak. Anlaşmazsan bir başkası evet der. Sana da faydası var. Büyük oğlan yuvadan uçacak neredeyse, bir diğeri evliliğinizi güçlendirir, ileride size destek olur.

Başka bir kadından bunları duymak Sibelin canını iki kez yaktı. Sanki hayatı ve bedeni pazarlık konusu olmuş gibiydi.

Onlar Sibeli yalnızca anne ve eş olarak görüyor, ama yorgun bir kadını görmüyordu; oysa bir kez o yollardan geçmiş ve sonucun ne olacağını gayet iyi bilmişti.

Çaresizce, Sibelin aklına tuhaf bir çözüm geldi. Biraz saçmaydı; ama her şeyi açıkça gösterebilecek kadar anlamlıydı. Kilerde eski bir kutudan Tunçun bebeklik eşyalarını buldu ve oradan, hala çalışan bir tamagotchi çıkardı.

Minik elektronik hayvan; onu beslemen, eğlendirmen, tedavi etmen, temizliğini yapman gerekiyordu. Oğuz işten dönünce Sibel plastik yumurtayı avucuna tutuşturdu.

Bu ne şimdi? dedi Oğuz şaşkın bir ifadeyle.

Bu senin sınavın. Bir babanın yükümlülüğünün onda birini dene bakalım. Bunu saati saatine beslemen ve bakımını yapman lazım.

Neredeyse gerçek bebek gibi, ama sadece tuşlara basacaksın. Yanlış yaparsan sürekli ötüyor. Bir yıl boyunca tamagotchin yaşarsa, gerçekten hazır olduğuna inanacağım.

Oğuz önce gülerek baktı, şaka sandı. Ama Sibelin ciddi suratını görünce sinirlendi.

Gerçek çocuğu şu oyuncakla mı bir tutuyorsun?

En azından bununla başla. Bununla bile baş edemiyorsan, bir bebek istemek de gereksiz.

Oğuz gülümsedi, bunun basit bir iş olacağını sandı. Cebine attı oyuncak ekranı.

İlk üç gün sabırlıydı, gece uyanıp sanal yavrucağı besledi. Beşinci gün streslendi ama vazgeçmedi. Bir hafta geçince, işteki performansının bozulduğundan yakındı.

Sekizinci gün eve gelir gelmez tamagotchini masaya attı. Ekranda kocaman bir çarpı vardı: başaramamıştı.

Beslemeyi unutmuşum. İşte kriz vardı, dedi kısa bir şekilde, Sibel’in yüzüne bakmadan.

O günden sonra tartışmalar kesilmedi ama şiddeti azaldı. Anlaşmazlık ve kırgınlık havası sürdü ama Oğuz eski saplantılı isteğinden vazgeçmişti.

Üç yıl geçti, hayat kendi yolunu buldu. Tunç üniversitedeyken eve sevgilisini getirdi ve yakında bebek beklediklerini açıkladılar.

Oğuz yine değişmişti. Yeniden ikinci bir şans, bu sefer dede olarak Sınır tanımayan bir şevkle hazırlanıyordu.

Gençlere bir kısmı birikmiş paradan baston hediye aldı, olmadık bedenlerde tulum, parça parça lego setleri aldı. En iyi dede olacağına, yardım edeceğine, bebekle ilgileneceğine ant içiyordu.

Sibel, sakin bir şüphecilikle izliyordu onu.

Torun doğduğunda hikaye tekrarlandı. İlk haftalar Oğuz gayretliydi, bebekle oynar, fotoğraf çektirirdi. Ama ilk heyecan geçince isteği söndü.

Israrıyla gençler eve çıkarıldı, “yardım” ise yalnızca bol planlı, hafta sonu güzel anlarda yapılan ziyaretlere dönüştü. Çocuk ağlamaya başlasa Oğuzun işi çıkar, iş görüşmesi, anneye gitmesi gerekirdi.

Sibel yardım etmek için koşar, yorgun gelinini ve oğlunu görür, doğru karar verdiğini düşünürdü.

Tunç, eşini yalnız bırakmazdı; duyarlı, sorumluluk sahibi biri olarak büyümüştü. Oğuz ise… O her zaman olduğu kişi kaldı: Babalağın fikrine, ama gerçeğine sadece uzaktan hayran.

Yorumlara ne düşündüğünüzü yazın, siz bu durumda ne yapardınız? Beğeni de bırakmayı unutmayın!

Rate article
Lifequest
Yavuz, sen kendini dinliyor musun? Yani, senin gençlik hatalarını düzeltmek için kırk yaşında karnım…