Aile yemeğinde beni “geçici” olarak tanıttı Bense sofraya öyle bir yemek sundum ki, herkes susmak zorunda kaldı.
İnsana yapılan en ağır hakaret bağırmak değildir. En ağırı, yüzüne gülüp yok saymaktır. O akşam böyle bir şey yaşadım; İstanbulda bir salon, kristal avizeler, masalarda mumlarinsanların rol yaptığı, gerçeklerini unuttuğu şık bir yerdi. Üzerimde fildişi rengi saten bir elbise vardı, şık, pahalı, sade. O gece öyle bir kadın olmak istedim.
Eşim yanımdaydı, elimden tutmuştu. Ama bir erkeğin bir kadını korur gibi tutmasından çok, güzel bir aksesuarı taşır gibi… Tam kapıdan girmeden, kulağıma eğildi:
“Sadece tatlı ol. Annem biraz gergin.”
Gülümseyerek cevap verdim.
“Ben her zaman nazik olurum.”
Ama artık saf olmadığımı eklemedim.
O akşam kayınvalidemin doğum günüydü. Kutlama tam bir şölen; canlı müzik, konuşmalar, hediyeler, şık içkilerher şey dört dörtlük organize edilmişti. Salonun ortasında, adeta bir sultan gibi oturuyordu; parıltılı elbisesi, başı kraliçe gibi dik, bakışları sorgulayıcı.
Beni görünce gülümsemedi.
Yüzündeki tebessüm bir tablo gibi duruyorduiçini saklamak için konulmuş bir çerçeve.
Yanıma gelip oğlunu yanaktan öptü, sonra bana döndü, garsona selam verir gibi soğukça dedi ki:
“Ah. Sen de buradasın.”
Ne memnun oldum,
Ne çok güzelsin,
Ne hoş geldin.
Sadece burada olduğumu kabul etti, mecburen.
Diğer misafirler sohbet ederken, koluma nazikçe dokundu, beni kenara çekti. Yeterince yakın ki sessizce konuşabilsin, ama yeterince uzak ki kimse duymasın.
“Umarım uygun bir elbise seçmişsindir. Buradaki herkes bizim çevremizden.”
Sakince baktım.
“Ben de aynı çevredenim. Sadece fazla konuşmam.”
Gözleri parladı. Güçlü kadınları hiç sevmezdi.
Oturduk. Masa uzun ve düzgündü, örtü buz kadar beyaz, tabak çatal milimetrik dizilmiş, kadehler kristal gibi ışıldıyordu. Kayınvalidem komutan gibi baş köşede; yanında baldızım. Karşı tarafta ise biz.
Fısıltılar üstüme üstüme geliyordu. Kadınlar, dikkatlice inceliyor, ölçüp biçiyordu:
“Nasıl bir elbise o öyle”
“Biraz fazla mı abartmış”
“Sanırım bir şeyler oynuyor”
Hiç cevap vermedim.
İçimde sessizlik hakimdi.
Çünkü gecenin başında bile, bir adım öndeydim.
Her şey bir hafta önce başladı.
Tesadüf. Evde bir gün, eşimin ceketini yerleştiriyordum. İç ceplerinden biri ağırdı. Elimle yokladımkatlanmış bir davetiye vardı.
Çıkardım.
İki davetiyeden biri, doğum günü kutlamasına değil, sonrası için. “Aile arasında küçük bir görüşme” şeklinde. Sadece özel davetliler.
Arkasında kayınvalidemin el yazısıyla bir cümle:
“Bu davetten sonra geleceği kesinleştireceğiz. Uygun değilseçok uzatmanın anlamı yok.”
İmza yoktu ama o sert his tanıdıktı.
Bir de başka bir kadın tarafından bırakılmış, daha iddialı bir kart çıktı cebinden.
Pahalı bir parfüm kokusu.
Ve bir cümle:
“Orada olacağım. Gerçek bir kadın yanında olmalı.”
Bu artık aile içi meseleden çıkmıştı.
Savaş başlamıştı.
O akşam bir şey demedim.
Bağırmadım.
Sorgulamadım.
Sahne yaratmadım.
Sadece izledim.
Ne kadar izlesem, şunu açıkça gördüm; bana gerçekleri söylemekten korkuyordu, ama yaşamaktan korkmuyordu.
Kayınvalidem ise… bana karşı sadece düşman değildi. Yerimi doldurmak istiyordu.
Sonraki günlerde tek bir şey yaptım:
Doğru zamanı bekledim.
Çünkü bir kadın, gözyaşıyla değil,
Zamanlamayla kazanır.
Kutlama başladı, konuşmalar ardı ardına geldi. Kayınvalidem ışıldıyordu. İnsanlar alkışlıyordu. “Aile”, “değerler” ve “düzen” üzerine nutuklar attı.
Sonra eşimin kız kardeşi ayağa kalktı,
Kadeh kaldırdı:
“Anneme şerefine! Evi hep tertemiz tutan kadına”
Gözünü bana dikerek ekledi:
“Umarım herkes yerini bilir.”
Darbe vurdu.
Gürültülü değil.
Ama sinsi.
Herkes duydu.
Herkes anladı.
Ben ise bir yudum su içip, kibarca gülümsedim.
Tıpkı insan kapıyı huzurla kapatır gibi.
Ana yemek servisi başladığında, garsonlar tabakları dağıtmaya niyetlenmişti. Kayınvalidem otoriter bir hareketle durdurdu.
“Hayır. Önce önemli misafirlere.”
Ve komşu masada oturan sarışın bir kadını gösterdi. Gülüşü bıçak gibi. Elbisesi “bana bak” diye bağırıyordu. Gözleri eşime kilitlendi, fazlasıyla uzun sürdü.
Eşim yüzünü çevirdi.
Ama rengi ortaya çıktı.
Tam o anda ayağa kalktım.
Ne ani,
Ne gösterişli.
Bir kadının kendinden emin adımlarıyla.
Bir tabak alıp, eşimin yanına gittim.
Bütün bakışlar üzerimdeydi.
Kayınvalidem dona kaldı.
Baldızım alayla sırada benim rezil olacağımı sandı.
Ama ben eşime yaklaşıp, tabağı zarifçe uzattımsessiz, güzel, adeta bir sinema sahnesi gibi.
Eşim şaşkınlıkla baktı.
Kısık bir sesle, en yakındakilerin duyacağı şekilde söyledim:
“Senin favorin. Trüf mantarlı. Nasıl seversen”
Bir anda sarışının yüzü gerildi.
Kayınvalidemin rengi değişti.
Eşim sessiz kaldı.
Ne yaptığımı fark etti.
Bu sadece bir yemek servisi değildi.
Seyircinin önünde sınır koymaktı.
Eşim için mücadele etmiyordum;
Sahip olduğumu gösteriyordum.
Sonra kayınvalideme döndüm, gözlerinin içine baktımgülümsemeden, kavga etmeden.
Sadece gerçeği söyledim.
“Kadın, davranışından belli olur demiştiniz”
O da sustu.
Ben zorlamadım.
Gerek yoktu.
Zafer, başkasını aşağılamak değildir.
Zafer, kendiliğinden susmasını sağlamaktır.
Biraz sonra danslar başlayınca, kayınvalidem yanıma geldi.
Bu defa o eski kibirli hali yoktu.
“Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye fısıldadı.
Biraz eğildim ona:
“Kendimi koruyorum.”
Dudaklarını sıktı.
“O öyle değildir.”
“Tam da öyle. Erkeğin kim olduğu ona izin verene bağlıdır.”
Ve onu masada bıraktım, bütün o gücüyleama içi artık boştu.
Eşim beni koridorda yakaladı.
“Biliyorsun değil mi?” diye fısıldadı.
Sakince baktım.
“Evet.”
“Sandığın gibi değil”
“Açıklama yapma.” dedim. “Beni üzmenin sebebi yaptıkların değil. Bana yapılanlara izin vermen.”
O sustu.
O an gece boyunca ilk kez onda korku gördüm.
Beni kaybetmekten değil,
Artık beni elinde tutamadığından.
Çıkarken, paltoyu aldım. İçeride herkes hâlâ gülüp oynuyordu, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi. Kapıdan çıkarken bir dönüp salona baktım.
Kayınvalidem bana bakıyordu.
Sarışın kadın da.
Başımı kaldırmadım.
Kendimi kanıtlamaya çalışmadım.
Sadece huzurla ayrıldım.
Evde masaya tek bir kağıt bıraktım.
Kısa.
Net.
“Yarından itibaren, denetlenen ve geçici sayılan bir evde olmayacağım. Ailen mi, yoksa izleyicin mi olduğuna karar verdiğinde konuşuruz.”
Gittim, uyudum.
Ağlamadım.
Taş olduğumdan değil.
Bazen bazı kadınlar kazanırken ağlamaz.
Sadece bir kapıyı kapatır başka bir kapıyı açar.
Sen olsan, benim yerimde hemen gider miydin, yoksa bir şans daha verir miydin?




