Babam Hakka yürüdükten sonra, ağabeyim her şeyi benim üstlenmem gerektiğine karar verdi. Benden hiçbir şey sormadan, tüm yükü bana bıraktı.
Cenazeden sonra ağabeyim babamın evinin anahtarlarını bir tabak üzerinde, önümdeki masaya koydu. Annem, koltukta sessizce oturuyordu. Ben elimde babamın belgelerinin olduğu dosyayı sıkıca tutuyor, nasıl oldu da her şeyi çözmek zorunda olan biri haline geldim, anlamaya çalışıyordum.
Babam aniden aramızdan ayrıldı. Konuşmaya, paylaşmaya, sorumlulukları bölüşmeye vaktimiz bile olmamıştı. Ağabeyim İstanbulda bizimle aynı şehirde yaşıyor, ama her zaman işinin çok yoğun olduğunu söylerdi. Ben de bir muhasebe bürosunda çalışıyordum; benim de yetiştirmem gereken işlerim vardı, ama bu sanki kimsenin umurunda değildi.
Daha üçüncü gün ağabeyim, “Sen daha düzenlisin, daha sakinsin, sen işlerin üstesinden gelirsin,” dedi. Belgeleri düzenlemek, kurumlarda işlerimi halletmek bana kalmıştı. Fotokopiler, asıllar, nüfus cüzdanları elimde, sırada bekliyor, numara alıyordum.
Ağabeyim sadece arayıp Her şey yolunda mı? diye soruyordu. Nadiren yanıma geliyordu. Akşamları annem babamın dolabını toplarken ağlıyordu; ben gömlekleri birer birer katlayıp kutulara yerleştiriyordum.
Ağabeyim babamın odasına giremeyeceğini, ona çok ağır geldiğini söylüyordu. Ben de her akşam eve döndüğümde karanlıkta oturuyordum. Ama ertesi gün yine kalkıp devam ediyordum.
Bir süre sonra, babamın evinin ne olacağına karar verme zamanı geldi. Ağabeyim, En iyisi evi satmak, kimseye yük olmasın, dedi. Ben de sordum, Peki annem nerede yaşayacak? Ağabeyim, annem benim yanımda kalabileceğini söyledi; benim evim daha büyüktü.
Annem sessizce yere bakıyordu. O an ağabeyimin zaten kararını verdiğini hissettim, kimseye danışmadan. Detayları konuşmak için bir araya geldiğimizde, ağabeyim hep fiyatlardan, emlakçıdan, işlemlerden bahsetti. Ben ise annemin geceleri babamı arayarak uyandığını anlattım.
Ağabeyim derin bir nefes alıp, Pratik olmalıyız, dedi. Bu kelime içimde yankılandı.
Elbette ben de pratik biriyim; faturalarımı zamanında öderim, bütçemi planlarım. Ama annemi sadece bir hesap gibi görmeye gönlüm razı olmadı.
Birkaç gün sonra ağabeyim bir emlak sözleşmesi getirdi, mutfak masasına bıraktı ve bana bir kalem uzattı. Annemle konuştun mu? diye sordum. Ağabeyim, Annemin böyle şeylerle uğraşacak gücü yok,” dedi.
O anda anneme baktım. Annem masa örtüsünün kenarını sıkıca tutmuştu.
Sözleşmeyi ağabeyime geri ittirdim. “Annem ne istiyorsa, o söylemeden imzalamam,” dedim. Ağabeyim sinirlendi. Sen hep işleri zorlaştırıyorsun, dedi. Ben sesimi yükseltmedim; sadece yineledim, Bu ev babamın ve annemin evi.
O gece sonrası, ağabeyim her gün aramayı bıraktı. Kısa mesajlarla sadece faturalar ve işlemler hakkında konuşuyordu.
Annem bir süre benimle kaldı. Her sabah ona sıcak bir kahve yapıp, fincanı yanına bırakıyorum. Annem uzun uzun dumanlı pencerenin önünde oturuyor.
Babamın evi hâlâ satılmadı. Elektrik ve su faturalarını ödemeye devam ediyorum; kesilmesin diye.
Bazen ağabeyim beni gerçekten kardeşi olarak mı, yoksa ağırlığı üstüne alan biri olarak mı görüyor, düşünüyorum. Kavga etmek istemiyorum; annemi de yalnız bırakmak istemiyorum.
İkisi arasında, belgelerle dolu dosyamla ve susarsam her şeyin ben olmadan karara bağlanacağı hissiyle duruyorum.
Satışa engel olarak doğru mu yapıyorum? Biliyorum ki bu, ağabeyimle aramda gerginlik yaratıyor; ama belki de anneme kulak vermek, inat etmekten daha doğrudur.




