Kızı solarken, anne gürleşiyordu
O yıl Yeşilköyde sonbahar soğuk ve acımasız geçti. Sağlık ocağının penceresine sabahın köründen beri yağmur vuruyordu, sanki içeri girip ısınmak istiyordu. Ben kartları karıştırıyorum, ama içimde bir ağırlık, bir tedirginlik var. Ortalık sessiz aslında, kimse ciddi hasta değil, ama içimdeki huzursuzluk, gökyüzü bir fırtına öncesi nasıl karışıyorsa, öyle dönüp duruyor.
Tam bu sırada kapı gıcırdadı, ağırdan açıldı. Eşiğinde Vildan Toprak duruyordu.
Ah Vildan… Kadının yaşı elliyi geçti ama öyle bir yorgun ki, mezardan çıkar gibi görünüyor. Başındaki gri örtü kaymış, incecik omuzlarına asılı palto sanki bir askıda duruyor, gözlerinin altındaki morluklar duman gibi, elleri kızarmış, şişmiş, soğuk sudan çatlamış, titriyor, paltonun düğmesiyle oynuyor.
Ayşe Hanım, fısıldıyor, sesi kısık, neredeyse çıkmıyor. Biraz damla ver bana, kalbim fena vuruyor, boğazımda atıyor. Bir de annemin korvaloluna ihtiyacı var. Yine rahatsızlandı, bütün gece uyumadık.
Gözlüklerimin üstünden baktım ona, içimde buz gibi bir his oturdu. Bu kadın, yaşama tutunacak gücü kalmamış, diye düşündüm. Önümde bir insan ama canlılığı kurumuş kuyu dibinde duran bir avuç su kadar.
Otur, dedim, tansiyon aletini çıkarırken. Kendini mahvediyorsun, kızım. Yüzünde hiç yaşam kalmamış.
Vaktim yok Ayşe Hanım, oturmadan kapının pervazına dayandı. Annem tek başına, ya su isterse, ya tansiyonu yükselirse Koşmam gerek. Sen bana sadece ilaç ver.
Şişeleri uzattım, o parmaklarıyla kavradı parmakları bile hareket etmiyor ve kapıdan çıktı. Sadece soğuk rüzgar ayaklarıma vurdu. Bakıyorum, pencereden nasıl o çamurun içinde boynu bükük evine gidiyor, içimden geçiriyorum: ‘Allahım, böyle bir kaderi niye verdin ki bu kadına?’ Annesi yaşadığı ev değil, boynunda bir taş gibi.
Zeynep Hanım alımlı bir kadındı, sesi gür. Hayatında köy muhtarında çalışmış, yönetmeyi çok severdi. Ama emekli olunca yattı kaldı.
Bacaklarım, derdi, tutmuyor. Kalbim, bağırırdı, duracak gibi.
On yıldır yatakta. On yıldır Vildan onun etrafında dönüp duruyor.
Ertesi gün dayanamadım, giyindim gittim onlara. Güya ziyaret edeceğim. Evin kapısından girince temizlik pırıl pırıl, halılar çıtır, ama kokusu hasta kokusu değil. Mis gibi börek ve lahana yemeği kokusu.
Zeynep Hanım yatağında bir kraliçe gibi oturuyor. Arkasında yastıklar yığılı, yüzü pembe, pürüzsüz, gözleri pırıl pırıl, dikkatli ve keskin.
Ah, Ayşe Hanım, gürlüyor. Sonunda geldin mi? Çünkü şu işi bilmeyen kızdan mutfağa başıyla işaret ediyor yardım bekleyeceğim yok. Vildan, derim, göğsüm yanıyor, o da, Anne, şimdi ineği sağacağım, der. İneği savunur, anasını gözetmez!
O sırada Vildan su kovasını çekiyor, ağır, emaye kovayı. Ayakları titriyor, sırtı kambur. Kovayı bırakıyor, diz çöküp yerlere silmeye başlıyor. Sessiz. Sadece nefesi, ıslık gibi çıkıyor.
Zeynep, dedim ciddi sesle. Biraz da kızına acı. Senin kızın şeffaf oldu.
Acımak mı? Zeynep yastıkların üstünde doğruldu. Bana kim acıdı? Ben onu büyüttüm, uykusuz gecelerde yanındaydım, ama şimdi? Bir bardak suyu zor istiyorum! Bu hastalık benim çilem, Ayşe Hanım. O da, kızım, görevi.
Bakıyorum Zeynepe, içindeki sağlık üç adama yeter. O’nun hastalığı “doymak bilmeyen kendine sevgi.” Vildanın hayatını emiyor, örümcek gibi. Kendi yattığına, hastayım, diye o kadar inanıyor ki, herkes de inanıyor.
Vildan başını kaldırmaz, sadece bezle yere siler. Şosk, şosk. Şosk, şosk. O sesi hâlâ kulaklarımda. Umutsuzluğun sesi.
Bir ay geçti. Kış kapıya dayandı, ilk kar yağdı, keskin ve sert.
Akşam çay içiyorum, yanında gevrek. Birden cam vuruldu, öyle bir vuruldu ki, cam titredi.
Açtım komşu oğlan, Osman, ayakta. Gözleri kocaman.
Ayşe Hanım! Koşun, Vildan abla düştü! Kuyunun yanında! Kalkamıyor!
Nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Yaşlı bacaklarım beni taşıdı. Vildan yerde, buz gibi toprağın üstünde, kovalar devrilmiş, su dökülmüş, hafif buz tutmuş. Yüzü bembeyaz, dudakları mavi.
Zorlukla eve getirdik.
Zeynep Hanım odadan bağırıyor:
Bu gürültü nedir?! Vildan! Nerede dolaşıyorsun? Benim sıcak su şişem soğudu!
Vildana eğilip nabzına baktım iplik gibi. Zor vuruyor. Ambulansı çağırdık, ilçeye gönderdiler. Yaygın kalp krizi.
Zeynep Hanım tek başına kaldı.
Yanına girdim. Gözlerini kırpıyor.
Vildan nerede, bana kim bakacak? Kim yemeğimi yapacak?
Vildan hastanede, dedim sertçe. Sen onu mahvettin. Ölmek üzere.
Yalan söylüyorsun! çığlık attı. Kaçmak istiyor! Anasını bırakıyor! Bencil!
O anda öyle bir içim yandı ki. Ağzıma geleni söylemek istedim, ama doktor yemini tuttum. Suyu verdim, ilaç uzattım, çıktım. Düşündüm: Nasıl yaşayacak şimdi…?
Ama kaderin oyunları bitmez. Ertesi gün köye otobüs geldi. İçinden Nazlı indi. Zeynep Hanımın torunu, Vildanın kızı.
Nazlıyı köyde pek sevmezlerdi. On yıl önce, liseyi bitirince şehre çıktı, bir daha gelmedi. Gururlu derlerdi, köylüleri küçümser. Vildan hep gözyaşını yastığa döker, mektup yazardı, ama hiç cevap alamazdı.
Şimdi burada. Deri ceketli, saçları kısa, modaya uygun, bakışı sert, kararlı. Ne annesine ne anneannesine benziyor.
İlk bana geldi.
Annem nasıl? soruyor, kuru, resmi.
Annen kötü, dedim. Yoğun bakımda. Doktorlar vücudu tamamen bitmiş diyorlar. Hiç güç kalmamış.
Nazlı dudaklarını büzdü, çenesini sıktı.
Anlaşıldı. Anneanneme gidiyorum.
Ne konuşuldu aralarında, bütün köy merakta. Bir gün sonra evlerinin önünden geçerken bir bağırış duydum. Zeynep Hanım feryat ediyor. Sandım, öldürülüyor. Koştum.
Bir tablo. Zeynep yatakta, kıpkırmızı, elleriyle sallanıyor. Karşısında Nazlı. Dingin, kaya gibi. Elinde çorba tabağı.
Bunu yemeyeceğim! bağırıyor yaşlı kadın. Tuzsuz! Soğuk! Vildan hep sıcak servis ederdi! Kızım nerede?!
Kızın hastanede, çünkü onu bu hale sen getirdin, Nazlı aynı sesle. Ben Vildan değilim. Tuz atmam, istemiyorsan yeme. Acıkınca yersin.
Tabağı komodine koyuyor. Dönüp çıkıyor.
Su! arkasından bağırıyor Zeynep. Su getir! Ölüyorum!
Nazlı kapıda duruyor, dönüyor:
Sürahi orada, bardak burada. Eller çalışıyor mu? Al, iç.
Sanırsınız Zeynepe felç geldi. On yıl hiç bardak tutmamış ki!
Ayşe Hanım! beni gördü. Şahit ol! Beni aç bırakıyor! Eziyet ediyor!
Nazlı bana gözlerinin içinde öyle bir acı vardı ki, insanın ağlayası gelir. Bu bir acımasızlık değildi. Cerrahlık gibiydi. Yaşayan yarayı kesmek gibi.
Nazlı iki hafta boyunca anneannesini terbiye etti. Sertçe.
Altımı değiştirmem, tuvalet sandalyesi orada. Oturabiliyorsan, kalkıp geçersin.
Yatağı değiştirmek? Kendi işin. Eller var.
Bağırırsan, kapıyı kapatıp bahçeye giderim.
Köy dedikodu. Yaşlıya eziyet ediyor, diye kadınlar kuyuda fısıldadı. Ben susuyordum, çünkü Zeynepin hayata döndüğünü gördüm.
Önce öfkeden patladı. Sonra acıktı, kendi kaşığını aldı. Nazlı suyu vermeyince, gözlerimle gördüm: yaşlı kadın kalktı! Yavaşça yatak kenarından tutundu, masaya yürüdü.
Bir ay, belki biraz fazlası geçti. Vildan hastaneden taburcu edildi.
Nazlı onu taksiyle getirdi. Vildan hâlâ zayıf, solgun, ama cam gibi değil. Yürüyerek giriyor, kızının elini tutuyor, evine girmeye ürküyor. Sanıyor yine başlar: Nerede kaldın, tembel, topuğum kaşınıyor.
Eve giriyorlar. Sessizlik.
Odada kimse yok. Yatak düz, örtülü.
Vildan kalbini tutuyor:
Öldü mü?
Hayır, gülümsüyor Nazlı. Mutfakta.
Mutfakta ne göreyim? Zeynep Hanım masada oturuyor, gözlükle patates soyuyor. Kendi.
Vildanı görünce bıçağı bıraktı.
Öyle bir sessizlik ki, duvardaki saat tik-tik, tik-tik duyuluyor.
Vildan kapı pervazına yaslandı, gözleri yaş dolu.
Anne kalkmışsın
Zeynep ona, sonra torununa bakıyor. Gözleri garip. Kötü değil, şaşkın. Sanki ilk defa uyanıyor.
Kalkılır tabii, homurdandı, ama eskisi gibi hınçsız. Şu üniforma giymiş jandarmaya dayanılır mı
Bir süre sustu, sonra hafifçe ekledi:
Otur, Vildan. Patates soğuyor.
Bakıyorum genç-yaşlı üçlüye ve düşünüyorum: insanlar ne çok enerjiyi bu oyunlara, hasta ve zavallı rolüne harcıyor. Oysa hayat bir taslak değil, geri yazamazsın. Bazen birini kurtarmanın yolu yastığını düzeltmek değil, o yastığı çekip almak.
Kış geçti. Karlar hızlı, kirli aktı, eski, bayat hayatı da aldı götürdü.
Mayıs geldi. Yeşilköyde nasıl bir mayıs olduğunu bilir misiniz? Yalancı kiraz ağacından öyle tatlı kokar ki hava, kaşıkla yemek ister insan. Akşamlar masmavi, derin; dere kenarında bülbüller öyle şakıyor ki, ruhunu altüst ediyor.
Akşam, Toprakların evinin önünden geçiyorum.
Bahçe kapısı yeni, boyalı. Bahçede kırmızı laleler açmış Vildanın gururu.
Avluda masa kurulmuş. Samovar parlak, güneşin altında yan yatıyor.
Üç kişi oturuyor.
Zeynep Hanım tekerlekli sandalyede (uzun yürüyüş hâlâ zor), ama fincanı kendi tutuyor, çörek batırıyor. Başında süslü örtü, ışıltılı.
Nazlı yanında, bir şeye gülüyor, dizinde laptop artık uzaktan çalışıyor.
Vildan Vildan bahçede yürüyor. Koşmuyor, eğilmemiş, ağır ağır yürüyor. Elmayınca dokunuyor, beyaz çiçeği kokluyor. Yüzü sakin, aydınlık. Tabii kırışıkları duruyor, ama gözleri gözleri canlı.
Vildan beni gördü, el salladı:
Ayşe Hanım! Çaya gel! Bektaşi üzümünden reçel açtık, senin favorin!
Girdim, kapı tanıdıkça gıcırdadı, ev havası gibi. Masaya oturdum. Çay sıcak, koyu, kokulu.
Biliyor musun, Ayşe Hanım, dedi Zeynep, gözünü güneşe dikip. Ben sanırdım ki sevgi, biri sana bakınca, her şeyi getirince olur. Meğer öyle değilmiş Sevgi, birinin elini bırakmamasıymış. Yaşamanı istemesiymiş, gücün kalmasa da.
Vildan yaklaştı, annesinin omuzundan sarıldı. Sessizce. Nazlı da elini anneannesinin eline koydu.
Öyle oturduk, kutsal bir suskunluk var, sadece soba yanında cırcır böceği kendi kemanını kuruyor, uzaklardan inek böğürüyor sürü dönüyor. Ne hoş Allahım. Huzur. Ve artık inanıyorum ki, her şey iyi olacak.
Bakıyorum sağlık ocağıma, tozlu yollarımıza, oyma pencereli evlere ve düşünüyorum: insanın köyünden daha güzel hiç bir yer yok, huzur ve uyum varsa. Burada hava bile şifa, toprak güç veriyor, yeter ki kin, hırsı kalpten yolup atarsın, yabani ot gibi.




