“Bana Felçli Bir Kız Gerekmez!.. dedi gelin ve çekip gitti… Ama olacaklardan hiç haberi yoktu… Bir …

Benim felçli birine ihtiyacım yok! diye bağırdı gelin ve kapıyı çarpıp çıktı Oysa başına neler geleceğini asla hayal edemezdi

Bir Anadolu köyünde sıradan bir yaşlı adam yaşardı; arada bir, hele hafta sonları bir iki kadeh rakısını içer, geçmişi yad ederdi. En büyük hayali bir köpek almaktı, ama sıradan bir köpek değil, kanı saf bir Kangal! O uğurda Orta Anadoluya bile gitmeye razıydı; yeter ki gerçek bir Kangalı alıp evine getirebilsin.

Adamın adı Halil Ağabeydi. Halil mi, Halil Ağabey mi, kimse tam bilemezdi, herkes öyle hitap ederdi, o da kimseyi düzeltmezdi. Tarlasındaki işi bitirdikten sonra, evinin önündeki tahta bankta oturur, eski günlerini düşünürdü. Bazen köyün gençleri toplanır, onun eski köy hikâyelerini dinlemeye gelirdi.

Halil Ağabey, uzun yıllar önce hanımı Emineyi kaybetmişti. Eminenin kalbi zayıftı, doktorlar ona hep sakın hamile kalma! demişti. Ama Emine bir çocuk sahibi olmak istemiş, Halil Ağabeye bir oğul dünyaya getirmişti; bunun ardından büsbütün hastalanmıştı. Halil Ağabey, Emineyi çok severdi; ev işlerini hep kendi üstlenir, bir litre süt bile aldırtmazdı: Yasak! derdi, Doktorlar öyle dedi!

Çocuğun bakımını da kendi üstlenmiş, yemekleri kendi pişirmişti. Emine ise üzülürdü:
Halil, beni rezil ettin! Kadınlar dalga geçer! Hiçbir iş yapmıyorum, her şeyi sen üstlendin!…
Ama köydeki kadınlar dalga geçmez, kıskanırlardı:
Ah Emine, Halil Ağabeyi bir günlüğüne bize kiralasaydın, senin gibi yaşardık!
Emine yalnızca gülümserdi. Ve işte öylece, gülümseyerek göçüp gitti bu dünyadan. Halil Ağabey sabah uyandığında Eminenin soğumuş bedeniyle karşılaştı. Günlerce ağladı, sonra tüm enerjisini oğluna vermeye başladı.

Tam o sıralarda, oğlan 14 yaşındayken ergenliğin zorluğu başlamıştı. Sonra askerden döner dönmez evlenmiş ve tayin olduğu kentte yaşamaya karar vermişti. Böylece Halil Ağabey köyde tek başına kaldı. Ama yaşlı adam umutluydu, gençlerle sohbete bayılırdı.

Oğlundan torun doğmuştu; Halil Ağabey hep onları ziyarete bekler, ama bir türlü gelemezlerdi. Ya iş, ya başka bir bahane Torununu ancak birkaç fotoğrafta görebilmişti.

Bir süre sonra köylüler fark etti: Halil Ağabey kararan bulut gibi dolaşıyor, hiçbir yerde oturmuyor, eskisi gibi gülmüyor. Sordular, öğrendiler ki Halil Ağabeye bir telgraf ulaşmış; gelini yazmış: Hepsi arabayla kazaya karışmış Torunu hastanede ağır durumda, oğlu ise kazada vefat etmiş

Tüh vah, ne acı, ne yazık! dediler köylüler. Ama böylesi bir acıya hangi söz çare olurdu?
Herkes teselli için uğradı ama Halil Ağabeyin içinde acı dinmedi. Oğluna yanıyordu ama elden bir şey gelmezdi; asıl yüreği torununa yanıyordu. Torunu hastanede, genç bir kız, daha 15 yaşında; yaşama sevinci olmalıydı ama hayatta kalıp kalamayacağı belirsizdi. Halil Ağabeyin bütün içi yanıyordu.

En kötüsü, gelinden tek bir haber yoktu. Mektup yazmıyor, telefona cevap vermiyor. Torununun durumu hakkında hiçbir bilgi alamıyordu. Halil Ağabey bir kere bile torununu görmemişti; ama fotoğraflarından gençliğindeki Emineye ne kadar benzediğini bilirdi, o yüzden ayrı bir sevgi beslerdi.

Az daha şehre gidip hastaneye uğrayacaktı ki, bir akşam kapısına bir araba yanaştı. Arabadan iki kişi indi; biri Halil Ağabeyin hiç tanımadığı bir kadın, ardından torunu sedyede taşındı; genç kızı adeta halıya fırlatıp öylece bıraktılar.

Kadın kapıyı çarptı:
Felçli bir çocuk istemiyorum, ben hâlâ evlenebilirim, sağlıklı çocuk doğurabilirim! dedi soğukça.
Ben doktor değilim ki! diye yaşlı adam cılız bir sesle yanıt verdi.
Doktor da gerekmez, ona ancak bakıcı lazım. İstemiyorsan, göm bir yerlere; ben hayatımı bu şekilde harcamam, ona bakıcı olmayacağım! dedi ve gitmek için kapıyı vurdu.
Sen ona anne bile olamazsın! diye haykırdı arkasından Halil Ağabey.

Artık anlaşıldı: Oğlu neden ailesiyle ziyarete gelmiyordu Böylesi bir kadınla pazar kavgası yapılır ancak, aile olunmazdı Halil Ağabey oğlunun neden böyle bir kadına rastladığını düşünür, ama artık soramazdı. Oğlu bilseydi, karısının kendi kızından vazgeçeceğini, mezarında bile rahatsız olurdu Sonunda Halil Ağabey torunuyla yalnız kaldı.

Kız gerçekten baştan sona felçliydi Halil Ağabey ise zaten bakım işine alışmış adamdı; şimdi, yaşamak için bir amacı daha olmuştu: Kızı iyileştirmek!

Doktorlar torunu umutsuz vaka sayıp taburcu etmişlerdi, onun hayatta kalmasına şaşırıyorlardı. Neredeyse ölüme mahkumdu. Geriye sadece halk ilaçları ve köyün şifacısı kalıyordu. Köyde şifacı kadın yoktu, en yakın şifacı ise kilometrelerce uzaktaydı; felçli bir kızı oraya götürmek imkânsızdı, yaşlı kadın da köye gelemiyordu.

Halil Ağabey her hafta o yaşlı kadın şifacının yanına gider, türlü otlar, karışımlar alır, torununa uygular, dua ederdi. Bir yıl geçti; kız hâlâ bir elini, bir ayağını oynatamaz, tıpkı bir tahta gibi yatakta öylece uzanırdı. Konuşamazdı, sadece inlerdi acılı bir sesle.

Yaşlı adam bazen torununun yanağından gözyaşı aktığını görürdü. O anlarda Halil Ağabeyin yüreği parçalanırdı. Torununun annesini ve babasını özlediğini sanır, uzun uzun ona kitaplar okur, konuşurdu; ama kız ona yanıt veremezdi. İkisi için de hayat zordu.

Bir gece, hiç beklenmedik bir şey oldu. Halil Ağabey yine hastanın başındayken, bir grup sarhoş genç eve daldı. Meğer Halil Ağabey kapıyı kapamayı unutmuş, gençler diskodan dönüyor, pencerenin ışığını görüp, burada felçli bir genç kız var diye birbirlerini dürtmüşler Biri alay etti:
Haydi dede! Kızı aç bakalım, ayaklarını ayır! Kurayı çekelim, ilk kim girecek!…
Ne olur yapmayın, daha 15 yaşında! diye yalvardı yaşlı adam.
Halil Ağabey bir an başını mutfağa uzatıp bağırdı: “Muhtar, alın!”

Aniden bodrumdan dev bir Kangal fırladı! Adamları sağa sola çiğnedi, başlarına musallat oldu; en sarhoş olanı az daha mahvedecekti. Diğerlerinin pantolonlarını yırttı. Gençler köyde elleriyle arkalarını kapatıp kaçtı, köylüler güldü, Kangal Muhtar peşlerinden ta köyün çıkışına kadar kovaladı!

Halil Ağabey odaya geldi, torunu yatakta oturuyordu ve pencereden bağırıyordu:
Muhtar! Muhtar! Dede, sıkı tut da kaçmasın!…
O anda yaşlı adamın gözleri yaşlarla doldu. O günden sonra kız iyileşmeye başladı; kısa bir süre sonra yürümeye ve konuşmaya başladı. Belki şifacı kadının bitkileri işe yaradı, belki köpeğin sayesinde yaşanan stres Ama torun bir açıldı ki, konuşmayı bir daha bırakmadı; onca zaman susmuştu. Peki, Muhtar köpek nereden gelmişti?

Çok basit! Muhtar, oğlunun Kangalıydı. O trajik kazada oğlu ölünce, beceriksiz gelin hem kızından hem köpekten kurtulmak istemişti. Köpeği de kızla birlikte getirmiş, ama Halil Ağabeye tek kelime etmemişti. Gelin kapıyı vurup gittikten sonra, Halil Ağabey kapıyı kapamaya çıkarken, köpeği kapının önünde gördü. Zayıflamıştı, gözleri hasta bir buzağı kadar kederliydi; gerçek anlamda gözlerinden yaşlar akıyordu. Halil Ağabey, oğlunun köpeğini dışarıda bırakamazdı; evine aldı.

Muhtar, yaşlı adama hep dost oldu, o gece bodrumda yatıyordu çünkü yaz çok sıcaktı; gündüzleri serinlesin diye bodrumda olur, akşam güneş batınca dışarı çıkarılırdı. O akşam daha dışarı çıkarılamamıştı. Muhtar yukarıda olsaydı o gençler eve giremezdi bile

Sonradan torun anlattı: Ağladığında, gözyaşı yanaklarından süzülürken aslında köpeği özlemişti. Dede köpeği genellikle bahçede tutar, içeri sokmazdı. Kız konuşamıyordu, ama Muhtara kavuşmak için üzülüyordu.

O gece Muhtar sarhoşları kovaladıktan sonra eve döndü, küçük sahibinin yüzünü sevinçle yaladı. O da onu çok özlemişti. Ve sonunda evde üç kişi kaldı: Halil Ağabey, torunu ve Muhtar. Annesinden ise bir daha hiç haber alınamadı.

Rate article
Lifequest
“Bana Felçli Bir Kız Gerekmez!.. dedi gelin ve çekip gitti… Ama olacaklardan hiç haberi yoktu… Bir …