Patatesiniz düştü teyzeciğim.
Hatice Hanım arkasını döndü. İki oğlan çocuğu; biri diğerinin aynısı kadar sıska, üstlerinde büyük gelen eski montlar. Birisi patatesi yerden aldı, pantolonuna sildi ve uzattı. Diğeri, tezgâhtaki haşlanmış patateslere üç gündür yemek yememiş gibi bakıyordu.
Sağ olun evlatlar. Ama siz yine mi buradasınız? Üçüncü kez görüyorum sizi.
Büyük olan omzunu silkti:
Öylesine dolaşıyoruz.
Hatice Hanım bu öylesine sözünü iyi bilirdi. İki patates aldı, gazeteye sardı, yanına bir de salatalık iliştirdi.
Yarın gelirseniz, sandıkları taşımama yardım edersiniz ha, söz mü?
Çocuklar paketi kaptı, tek bir laf etmeden ortadan kayboldular.
Akşam üstü, Hatice Hanım su bidonunu çekiyordu ki çocuklar yeniden yanına geldi. Sessizce bidonu aldılar, evin önüne getirdiler. Büyük olan cebinden iki eski, bakır bozukluk çıkardı.
Bunlar babamızdan kaldı. Fırıncıydı, vefat etti. Vermeyiz, ama bakmak isterseniz diye gösterdik.
Hatice Hanım anladı: Bütün servetleri buydu.
Mustafa ve Yasin her gün gelmeye başladı. Hatice Hanım evden getirdiği yemeklerini onlarla paylaşır, çocuklar da sandık taşır, yardım ederdi. Yiyeceklerini hızla yutuyor, gözlerini yerden kaldırmıyorlardı. Bir gün sordu:
Nerede kalıyorsunuz evladım?
Fabrika Sokağındaki bodrumda, dedi Yasin. Orası kuru merak etmeyin.
Etmez miyim hiç O yüzden soruyorum.
Mustafa kafasını kaldırdı:
Biz dilenci değiliz. Büyüyünce fırın açacağız. Babamızın yaptığı gibi.
Hatice Hanım onayladı başıyla. Fazla kurcalamadı. Küçücük yaşlarında kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyorlardı, belli.
Ama pazarda onlara musallat olan biri vardı: Mahalle bekçisi Yusuf Bey. Eşi tuzlu balık satardı ama müşterisi neredeyse hiç olmazdı. Hatice Hanımın tezgasında ise hep kuyruk. Yusuf Bey, geçerken sürekli söylenirdi:
Ne hayırsever adammışsın, nereden çıkardın bu dilencileri?
Sana ne Yusuf Bey.
Olur mu kızım, buranın düzeninden ben sorumluyum.
Not defterine bir şeyler karalıyor, çocukları uzun uzun aşağılayıcı gözlerle süzüyordu. Hatice Hanım hissediyordu ki bir hinlik peşindeydi ama bu kadarını tahmin etmemişti.
Her şey bir çarşamba oldu. Tezgahtan siyah bir araba yanaştı, içinden iki kadın ve mahalle bekçisi indiler. Mustafa ve Yasin tam sandıkları diziyordu, kalakaldılar.
Mustafa ve Yasin Demir misiniz?
Evet, dedi büyük olan.
Hazırlanın, çocuk esirgeme kurumuna gidiyorsunuz.
Hatice Hanım öne atıldı:
Nereye götürüyorsunuz çocukları! Onlar bende kalıyor, ben bakıyorum!
Küçükleri çalıştırıyorsunuz, dedi kadın, Yusuf Beyi işaret ederek. İhbar geldi. Çocuklar koruma altında olmalı.
Onları çalıştırmıyorum, sadece yemek veriyorum!
Hatice Teyze, gerek yok, dedi sessizce Mustafa. Onlarla uğraşmayın.
Yasin sustu, yumruklarını sıktı. Onu kolundan tutup arabaya götürdüler. Hatice Hanım arkasından koştu, kadının koluna yapıştı:
Bir dakika! Ben vasi olabilirim, ben
Emeklisiniz. Kenara çekilin. Çocuklar farklı kurumlara götürülecekler.
Ayrı yerlere mi?
Cevap vermeye fırsat bırakmadılar, araba kapısı çarptı. Hatice Hanım pazar yerinde öylece kaldı ve Mustafa’nın cama yapışan yüzündeki minneti gördü. Dudaklarıyla bell belirsiz Sağ olun dedi.
Yusuf Bey yanından ıslık çalarak geçti.
Yirmi yıl geçti.
Hatice Hanım artık pazara çıkmazdı. Kasabanın kenarında eski evinde tek başına yaşar, zar zor geçinirdi. Zaman zaman çocukları düşünür, acaba yaşıyorlar mı, buluştular mı diye merak ederdi. Bazen rüyalarında ikisini tezgahta haşlanmış patates yerken görürdü, saçlarını okşardı.
Yusuf Bey ise aynı sokakta otururdu. Yaşlanmıştı ama karşılaştıklarında hâlâ iğneleyici sözler söylerdi.
Ne oldu Hatice Hanım, hâlâ eski evlatçıklarını unutamadın mı?
Cevap verecek dermanı kalmamıştı, susardı.
Bir cumartesi bahçede çapa yaparken sokağa iki siyah, lüks araba girdi. Böyle arabalar burada hiç görülmemişti. Komşular kapı önüne çıktı, fısıldaştılar.
Arabalar doğrudan Hatice Hanımın kapısında durdu. İçlerinden takım elbiseli iki uzun boylu adam indi. İkisi de birbirinin kopyası gibiydi; sol gözlerinin altında ben vardı. Hatice Hanım doğrulurken küreği elinden düşürdü.
Hatice Teyze
Ses titriyordu. O gözleri hemen tanıdı; yirmi yıl öncesinin çocukları.
Mustafa…?
Kafasını salladı. Yanında yine Yasin, sessiz, ama dudaklarında kocaman bir gülümseme. Sonra Mustafa gömleğinin altından bir zincir çıkardı. Zincirde bakır bir para. Aynı o eski!
Yasinle hep yanımızda taşırız, hiç ayırmadık.
Hatice Hanım ikisine birden sarıldı ve uzun süre öyle kaldılar, sanki rüya gibi, uçup gitmesin diye bırakmıyorlardı.
Komşular şaşkınca bakıyordu. Yasin geriye çekildi, yüzünü elinin tersiyle sildi.
Sizi üç yıldır arıyoruz. Pazar yeri yıkıldı, herkes dağıldı. Arşivleri, eski adres defterlerini taradık. Bulsak bile inanamayacaktık.
Mustafa Hatice Hanımın elinden tuttu.
Sizi almaya geldik. Şimdi bizim on yedi tane fırınımız var. Babamızın mesleğini birlikte büyüttük. O zaman ayrı düştük ama birbirimizi bulduk, yurttan kaçıp sıfırdan başladık. Hep sizi ve bize verdiğiniz patatesleri unutmadık. Kimse yardım etmezken siz görmezden gelmediniz.
Çocuklar, burada idare ediyorum ben.
İdare mi, dedi Yasin, bakımsız eve göz gezdirerek. Teyzem, o zaman bize son lokmasını paylaşan sizdiniz, şimdi sıra bizde. Ya bana, ya Mustafaya geleceksiniz. Bir haftadır bunun tartışmasını yapıyoruz.
Mustafanın evi hastanelere yakın; ama benim bahçe büyük ve meyve ağaçları var, dedi Yasin.
İkisi de çocukluğundaki gibi bir ağızdan konuşmaya başladı, Hatice Hanım ise sessizce ağladı.
Çit arkasından Yusuf Bey kafasını uzattı. Arabalara, takım elbiseli adamlara bakarken olan biteni idrak edemiyordu. Mustafa, ona göz ucuyla baktı, yanına yaklaştı.
Siz Yusuf Bey, pazardan bekçi olan?
Başıyla onayladı.
Çocuk esirgemeye siz mi gönderdiniz bizi?
Sessizlik. Sonra yaşlı adam başını kaldırdı.
Kanuna uydum. Çocuklar çalıştırılamazdı.
Yasin buruk bir gülümsemeye zorladı yüzünü.
Biliyor musunuz, belki de iyi oldu. O bodrumda kalsaydık asla bir yere varamazdık. Yıllar sonra buluşup yine baştan başladık. Hayatımızı tersine çevirdiniz, iyi ki.
Mustafa bir kartvizit uzattı Yusuf Beye.
Bu bizim numaramız. Gerekirse ararsınız. Biz kin tutmayız, herkes yapamaz.
Yusuf Bey titreyen parmaklarıyla kartı çevirdi. Okudu: Demir Kardeşler Fırınları. Yüzü bir anda gölgelendi, sırtı yere indirilmiş gibi eve doğru ağır ağır yürüdü.
Hatice Hanım eşyalarını yarım saate topladı. Fazla bir şeyi de yoktu zaten. Mustafa ve Yasin onu arabaya bindirdiler, üzerini yorganla örttüler.
Araba hareket ettikten sonra Hatice Hanım arkasına baktı. Yusuf Beyin evinin camında karanlık bir gölge vardı izliyordu. O bakışta ne öfke, ne de kibir vardı. Sadece, başkalarına kötülük ederek hayata bir anlam katmaya çalışan birinin, sonunda yapayalnız kalışının burukluğu…
Hatice Teyze, dedi Mustafa dikiz aynasından. Hani bir gün söz vermiştik ya, birlikte bir fırın açacağız diye?
Unutur muyum evlat.
Merkezdeki fırınımızın adı Hatice Teyzenin Yeri. Her gün orada ihtiyaç sahibi çocuklara ücretsiz yemek veriyoruz. Gidecek yeri olmayanların durağı orası.
Hatice Hanım gözlerini kapattı. Yirmi yıl önce iki aç çocuğa ikram ettiği patates ve vicdanı, ona yıllar sonra sonsuz bir vefa olarak geri dönmüştü.
Arabalar otoyola saptı. Eski kasaba geride kaldı. Önlerinde Hatice Hanımın hak ettiği yeni bir hayat başlıyordu; sadece insan kalmayı seçtiği için.




