Babamın Bahçesi
Babamla birlikte sahip olduğumuz bahçenin satıldığını, bir gün tamamen tesadüf eseri öğrendim. Telefonda, başka bir şehirde yaşayan annemi ararken; postaneden aramıştım. Böyle şeyler insanın başına gelmez gibi gelir, film sahnesi dersiniz. Yanlışlıkla hattın başka bir konuşmaya bağlanması; iki kişinin özel bir konuşmasına üçüncü bir kişinin dağılması Evrenin gizemli bir hatası sanki, santraldeki görevli yanlışlıkla beni annemle halamın konuşmasına bağlamış. İki şehir, iki insan ve iki dakika kadar süren bir sohbet: bahçe artık yok, iyi para etmişler ve artık o parayla birçok şey yapabilirler, hatta biraz yardım edecekler bana da!
Annemin ve halamın sesleriikisi de kan kadar yakın, aradaki yüzlerce kilometreyi sesiyle aşan annem ve halam. Sesin elektrik sinyallerine dönüşüp kablolarla yolculuğu, fiziğin ta kendisi Fizik hep zor gelirdi bana; babam sıkı sıkıya öğretmeye çalışırdı.
***
Baba, eylül güneşi neden böyle? diye sordum bir gün bahçede.
Nasıl yani, Zerrin? dedi.
Bilmem, açıklayamam Işık sanki başka, daha yumuşak. Güneşli ama ağustos gibi de değil.
Azıcık fizik öğrenmen lazım, eylülde gökyüzünün konumu değişiyor! Al bakalım bir elma! diyerek kahkaha attı ve bana yanlarından biraz basık, kocaman bir elma fırlattı. Parlak, kırmızı, ballı bir koku.
Amasya mı?
Yok, hiç onlar daha olgunlaşmadı. Yedigün bu.
Elmayı ısırınca ağzımda çıtır çıtır beyaz bir köpük doldu; sanki toprağın özüyle yazın yağmurlarının tadı. Elma çeşitlerini bilmem, tıpkı fizikte de kötüyüm. Ve en büyük derdim de buydu o dönem! Çünkü sekizinci sınıfa giden Zerrin Kaya, ikinci senedir fizik öğretmenine fena halde aşık. Dünya bir tarafa, gökyüzü başka; fizik kanunları, madde, uzayhepsi okul defterine sığmıyor bir türlü. Babam beni hep gözlerim dalgın, iştahım az diye anlardı zaten. Geçen yıl anlatmıştım ona, sabaha kadar dizlerinde ağlamıştım annem sağlık ocağında dinlenirken, ablam başka şehirde okuyordu.
Bahçede babam hep mutlu olurdu, sürekli bir melodi mırıldanırdı. Evdeyse asla Evimizin yıldızları annem ve ablamdı. Annem güzelliğiyle dikkat çekerdi; askeri kütüphanede müdür, uzun boylu, heybetli, Karadenizli bir kadın. Bakırlı kıvırcık saçlarını kınayla boyar, ayda bir banyodan büyük bir tülbendle çıkardı. Çimen ve yağmur gibi kokardı. İhtişamı hemen çarpardı göze. Babam ondan kısa, on yaş daha yaşlı ve daha sessizdi. Annem bir keresinde ablama öyle demişti, ben de duymuştum ve alınmıştım.
Muratın görünüşü sıradan. Adam dediğin zaten güzel olmaz ki…
Anneme kıyasla, babamın sıradanlığı onun bakır saçları ve sarsıcı karakterinin yanında silik kalıyordu. Annem düzeni, rahatlığı severdi. Babamsa askerleri diyerek evde askerlik döneminden kalan dostlarını ağırlardı; bazen girişteki odada yerlere yatarlardı. Babam 1960ta yapılan büyük askeri terhis dalgasında, binlerce subayla birlikte, binbaşı rütbesiyle emekli olmuş; sonrasında İzmir Telgraf Müdürlüğünde başteknisyenlik yapıyordu. O asker arkadaşları bahçenin yapılmasında da büyük yardımcı oldular. Bedelsiz yardımla imece usulüyle toprağı kazdılar. Tek odalı bahçe evi, bir de verandası Yazları verandanın çatısında kitap okumayı severdim. Babam oraya koca bir tabak gooseberry, kiraz ya da çilek uzatırdı bana. En güzel zamanlardı. Annem bahçeyi sevmez, nadiren gelirdi, ellerini korumak için. Güzel, bakımlı, uzun tırnaklı elleri vardı; babam onlara hayrandı, sürekli öperdi.
O ellerle kitap dağıtılır ancak, sebze sökülmez! derdi gülerek, göz kırparak
***
Çatıda kitap okurken, eylül yağmuru verandanın çatısında çalmaya başladı. Neşeli, hızlı ve hiçbir sonbahar hüzününü taşımadan Kitabı kapattım.
Zerrin, hadi aşağı in; anneyle Sevda birazdan gelecek, yemek hazırlayalım dedi babam.
İndim ama çatıdan bakınca gökyüzü griydi. Yağmurdan yüzüm ıslandı. Kendimi sımsıkı sardım. Çatının tepesindegökyüzüne yakın, dünyadan uzakgüneşin tüneller gibi bulutun arasından sızan ışıklarını izledim. Fizik unutulmuştu; üniversitenin ilk yılı, başka bir şehirdeyim ve kurallar bambaşka.
Beni hemen yurda yerleştirdiler. Eylülün ilk haftası geçici bir evde, oda sahibiyle ve diğer öğrencilerle geçirdim. Dersler bambaşka; dilin, edebiyatın içine doğru bir yolculuk. Hocalar inanılmaz; herkes onlara tutuluyor, zihinlerine aşık olunuyor. Sonrası tarifsiz bir ev özlemi; henüz arkadaşım yok. Öğrenci yemekhanesinde atıştırıyor, geceleri caddelerde dolanıyordum. Büyük şehrin soğuk güzelliği korkutuyordu; sandım ki o yokuştan inen, yeni evine giden, köpekleri duyan, yeni ayakkabısında ayağını acıtan ben değilim.
Mutfakta babamın getirdiği elma kutuları vardı; ev sahibine hediye olarak. O güzel ama bayatlamış koku burnumu sızlatır, ağlatırdı.
Yurtta odamı Almanya’dan gelen öğrencilerle paylaştım: Viola, Magda, Marion. Akşama doğru Almanca beynimi zonklatır, biraz hava almak için avluya çıkardım. Merdivende çoğu zaman sigara içilirdi. Almanlar benden sigara ister, parasını sonradan geri verirdi; bizim kızlar şaşırırdı. Bizim turşuları merak eder, domates turşusunu özellikle kızarmış patatesle bayıla bayıla yerlerdi. Turşular bitince kendi getirdikleri salamları çıkarırlardı; tabii kimseye ikram etmezlerdi. Mayıs sonunda Almanlar gidince mutfağın çöp yanına dizili ithal botlar kalırdı. Türk kızları fırsat bulunca kapışırdı…
***
Zerrin, lahanayı doğra, ben havucu tarladan çıkarayım. Et suyu hazır.
Küçük mutfak; et suyunun buğusuyla iyice nemlenmiş pencereler. Kocaman bir lahana, yeşil tül gibi yapraklarıyla masada. Bir yaprağı kopardım, tadı müthiş. Toprak kokusu her daim lezzetli gelir. Bıçağı hızlıca vurdum lahanaya, tatlı bir kokusu yayıldı. Camı açtım; içerisi sonbahar yaprakları, elma ve duman kokusuyla doldu. Babamı arkadan izledim; kürek toprağa batarken zorlanıyordu, belinin ağrıdığını bilirdim. Bıçağı bırakıp tarlaya koştum, babama sımsıkı sarıldım. Döndü, sessizce başımdan öptü. O akşam ablam Sevda geldi, annemin başı ağrımış evde kalmıştı.
***
Aradan üniversite, öğrencilikte evlilik, gazete stajı, babamın ilk kalp krizi, kızımın doğumu ve hatta boşanma geçti. Beş seneye neler sığdı! Kocam başka birine gitti, ben iki yaşındaki kızım Merve ile kirada yaşadım. Babam iki haftada bir gelirdi; alışveriş yapar, torunuyla oynardı.
Kızım, anneni kırma olur mu? Yollar onu çok tutuyor Bir de sen, galiba annene yeni bir bey beğenmiş!
Baba, ne diyorsun ya! O yaşta sevgili mi olurmuş?
Babam buruk güldü. Konuşmadı. Birden net fark ettim; saçları tamamen ağarmış, sesi kırılmış. Artık mırıldanmıyor.
Baba, ben pazartesiden yıllık izin alayım mı? Hep beraber Merveyle bahçeye gidelim, hava henüz sıcak!
***
Bahçe yapraklarla örtülü, son bir sıcak ekim haftası, pastırma yazı. Sobayı yaktık, çay demledik; hızlıca patates köftesi yaptım. Babam yaprakları topladı, Merve yardım etti; ama sonra hepsini saçıp kahkahalar attı. Yağ kızartırken cızırdadı. Bahçenin derinlerinden babamın melodisi geldi.
Akşam ateş yaktık. Sokak bomboş, komşu bahçeler sessiz. Babam kızarmış ekmekleri kiraz dalına takıp Merveye uzattı. Ellerimi ateşe uzattım; ateş her daim hipnotik gelir bana.
Kazakistandaki ilk öğrenci grubumu, yıldızlı gece, gitar ezgileri ve aşksız bir aşkla dolup taşmamı anımsadım. Sırf geceye, gökyüzüne, bozkıra Ateş etrafında suratlar çok başka; gündüzden farklı. Her yüzün gizli bir derini, gözünde bir yolculuğu var. Orada kocamla tanışmıştım. O hafta işyerinde parti toplantısında beni Komünist Partiye aday göstereceklerdi. Önce parti tüzüğünü, kongre notlarını ezberledim. Ama sonra sorular: Kim suçlu? Kim ahlaken zayıf? O an kekeleyip ağlamak üzereydim. Sonra bir meslektaşım sertçe çıkıştı:
Bu topluluk komünistler değil, kabadayılar!
Yıllar sonra hatırlamak çok acı bir anı…
Karanlık çökünce ateşi söndürdük. Kapıda bir araba durdu; sertçe bir kapı sesi. Annem! Elit, rengarenk bir paltoyla; ona işyerinden bir arkadaş bırakmış. Merve koştu, babama annem sorular sordu, babam rahatsız oldu.
Kim bu arkadaş?
Murat, önemli değil, sadece getirdi iş çıkışı. Tanımazsın bile…
Yemek sırasında sohbet tutmadı, Merve huysuzlandı. Annem işle ilgili sorular sordu, başka şeyler düşündü. Babam suskun, anneme bakıyor, omuzları giderek düşüyor. Akşam tatsız bitti
***
Bir yıl sonra babam vefat etti. Yoğun bir kalp krizi, güneşli bir ekim sabahı gitti. Cenazeden hemen sonra, bahçeye gitmek için izin aldım. Merveyi kayınvalideye bıraktım.
Hiçbir şey yapamıyordum. Elma mahsulü hiç bu kadar çok olmamıştı. Kovalara doldurup komşulara dağıttım, babamın sevdiği gibi naneli, tarçınlı elma reçeli kaynattım. Bahçeye babamın eski dostu, Yusuf Bey yardım için geldi; senede birkaç kez birlikte özel fidan almak için Kemalpaşaya giderlerdi.
Birkaç gün kalayım, bahçeyi kazayım, ağaçları budayım, olur mu Zerrin?
Yusuf Amca, olur mu Çok sağ olun!
Onun Zerrinim demesiyle gözlerim doldu; asıl o anda acının geri dönmeyen gerçekliğini, yetimliği ve çaresizliği hissettim. Sanki şimdi geri gelip her şey düzelecekmiş gibi bir hayal. İlk günler, sabah uyanınca bir türlü neden bu kadar kötü olduğumu çözemiyordum Ama bir anda aklıma çöküyordu: Babam yok artık.
Sonra, onu tutamadığım için içimi suçluluk kapladı.
Bahçeyi satma Zerrin, ben sık gelirim, yardım ederim. Şu ağaçları birlikte seçerdik Kemalpaşada. Sen küçüktün ama çok şen. Babam seninle ilgili hep övünürdü Fidanları ince ince bakardı, ben acele eder, kızardım.
Yusuf Amca üç gün kaldı. Bahçeyi kazdı; ağaçları budadı, gübre verdi, kapının önüne üç adet sarı kasımpatı dikti.
Biraz daha erken dikmek iyi olurdu, ama bu sonbahar sıcak, tutar. Sanki Muratın anısına Baharı bekleyip güllerin üstünü örteriz, yaprakları falan da…
El sıkıştık, kapıdan çıkarken hafif yağmur başladı. Bahçenin girişinde uzun süre durdum, Yusuf Amca uzaklaşırken bana el salladı, Hadi eve geç! der gibi. Yağmur hızlandı, teneke çatıda hüzünle çaldı. Bir rüzgar kapıyı kapattı. Kapı eşiğini sapsarı kasımpatı yaprakları sardı. Her yer babamın; yağmur, elma, sonbahar kokusu ve toprak. O burada, hep burada kalacak. Ben ise her şeyi yavaş yavaş öğreneceğim. Merveyi alıp soğuklar başlayana dek gelirim; İstanbuldan iki saat otobüsle. Baharda da Yusuf Amcayla Kemalpaşaya gidip beyaz frenk üzümü fidanı alacağım, babam hep istemişti
***
Altı ay sonra, Nisan başı, tam karların ilk eridiği günlerde bahçeyi sattılar. Bunu Kemalpaşadan dönerken postanede, eve telefon açarken öğrendim. Küçücük bir kabinde; yerde, içi toprak sulu bir eski çocuk fanilasına sarılı beyaz frenk üzümü fidanım bekliyordu Saf bir sessizlik. O an öğrendiğim tek ders şuydu: Hayat, bazen en kıymetlisini fark ettirmeden elinden alır. Elindekini sıkı tut ve sevdiklerinin değerini zamanında bilO kabin, o an, kendi kendime sanki bir dağ başında kaybolmuş gibi hissettim. Dizlerimi ellerimle sarıp oturdum; ağlamak istedim ama gözyaşı düşmedi. Elimdeki çamurlu fanilaya sarılı fidan, yol arkadaşım oldu: bahçe artık yok, babamla kurduğumuz o küçük evren bitti. Ama içimde bir yerlerde, her zaman bir bahçe var. Babamın sesi, kasımpatı sarısı, ekmek kırıntısı, gökyüzündeki eylül güneşi Her sabah, balkon demirine bir saksı koyarken, Merveye bir elma uzatırken, içimde o bahçenin ışığı uyanıyor.
Sonrası bir sessizlik değil: küçük bir başlangıç. Bir gün, Merveyle birlikte, yeni evimizin bahçesinde ilk üzüm fidanını toprağa dikiyoruz. Küçük elleriyle Merve çamuru karıştırıyor, Kökleri örtelim mi? diye soruyor; ben gülümsüyorum. Babamın melodisi usulca sızıyor araya, sessizce, rüzgar gibi. Kasımpatıları Merve balkonun köşesine dikiyor; bahar gelince açıp patlayan çiçeklerle, eski bahçenin hatırasını sevgiyle büyütüyoruz.
Hayat, bazen kıymetlini elinden alır, ama bir ömür boyunca kalbinde küçük bir tohum olarak bırakır. Kim bilir, belki bir gün, başka bir bahçede yeniden filizlenir. Bir soluk, bir güneş ışığıyla Ve her sabah, çoğalan hatıraların toprağında, yeniden büyür.




