— Sen kimsin, küçük? ..— Gel seni eve götüreyim de ısın. Kucağıma aldım, eve getirdim, köyün haberi …

Kimsin sen, küçük kız? .. Gel bakalım, seni eve götüreyim, ısınırsın. Kucağıma aldım onu. Eve getirdim, köyde haber anında yayıldı, komşular bir anda başucumda. Allah Allah, Ayşe, nereden buldun bu kızı? Peki, ne yapacaksın şimdi bununla? Ayşe, iyice delirdin mi? Sana çocuk mu kaldı? Nasıl bakacaksın, neyle besleyeceksin?

Tahta yine gıcırdadı ayağımın altında kaçıncı kez, tamir ettirsem iyi olacak diyorum ama bir türlü vakit bulamıyorum. Masaya oturdum, eski defterimi çıkardım. Sayfalar sararmış, sonbahar yaprağı gibi, ama mürekkep hâlâ içimdeki geçmişi saklıyor. Camın ardında kar savruluyor, kavak dalı cama vuruyor, sanki misafirliğe gelmek ister gibi.

Ne oldu, ne bağırıyorsun öyle? diyorum kavak ağacına. Biraz sabret, bahar yakında gelir.

Komik tabii, ağaçla konuşmak; ama yalnız yaşayınca, etrafta her şey canlanıyor sanki. Evleneli yıllar olmuştu, o çetin zamanlardan sonra dul kaldım benim Mehmet şehit düştü. Son mektubunu hâlâ saklıyorum, rengi solmuş, kat yeri yıpranmış kim bilir kaç kere okudum, içimde yeri var. Yazmıştı, Yakında döneceğim, seni seviyorum, mutlu olacağız Bir hafta sonra, ölüm haberi geldi.

Çocuk olmadı, belki de iyi oldu o yıllarda bir kaşık aş bile zor bulunurdu. Muhtar Hasan Bey hep teselli ediyordu beni:

Dert etme be Ayşe. Daha gençsin, yine evlenirsin.

Daha evlenmem, diyordum kararlılıkla. Bir kere sevdim, yetti.

Köyde, tarlada gün doğumundan gün batımına kadar çalışırdım. Ekip başı İsmail Bey, sık sık seslenirdi:

Ayşe Hanım, artık eve git! Hava iyice karardı!

Yetişirim, derdim. Ellerim iş tutabildikçe, ruhum yaşlanmaz.

Küçük bir çiftliğim vardı; keçim vardı, adı Fıstık inatçıydı, ben de öyleyim. Beş tavuğum vardı, sabahları horozdan önce uyandırırdı beni. Komşum Emine hep şaka yapardı:

Ayşe, sen de hindi misin? Ne bu tavukların sabah sabah ötüşü?

Küçük bir bahçem vardı, patates, havuç, pancar ekerdim. Ne yetişirse, kendimden. Sonbaharda turşu kurar, domates, salatalık, mantar konserve yapardım. Kışın bir kavanoz açınca, sanki yaz evime geri gelirdi.

O günü dün gibi hatırlıyorum. Mart ayı, yağmur çamur, hava hem ıslak hem ayaz. Sabah yağmur yağdı, akşam soğudu. Odun toplamaya ormana gittim sobayı yakmam lazım. Fırtına sonrası bolca kırık dal vardı, hepsini bir araya topladım. Geri dönerken, eski köprünün yanından geçiyordum, bir ağlama duydum. Önce rüzgâr sandım ama, net, çocuk sesiyle hıçkırılıyordu.

Köprünün altına indim. Bir baktım; küçük bir kız, çamura bulanmış, elbisesi yırtık, gözleri korku dolu. Beni görünce sustu, ama tüm bedeni titriyordu.

Kimsin sen, yavrum? diye sessizce sordum, korkutmak istemedim.

Ses yok, gözleriyle etrafı taradı. Dudakları mosmor, elleri şişmiş, kıpkırmızı.

Tamamen üşümüşsün, dedim kendimce. Gel, seni eve götüreyim, ısıtayım.

Kucağıma aldım, hafifti, bir tüy gibi. Eşarbıma sardım, göğsüme bastırdım. Nasıl bir anne çocuğunu köprünün altına bırakır? diye düşündüm, aklım almıyordu.

Odunları bırakmak zorunda kaldım, önemi yoktu artık. Eve varana kadar kız sessizdi, sadece parmaklarıyla boynuma yapıştı.

Eve geldim, köy haberi kaptı, kapı anında çalındı. Emine hemen koştu:

Ayşe, nereden buldun bu kızı?

Köprü altında buldum, dedim. Terk edilmiş belli ki.

Vah vah! ellerini sıktı Emine. Ne yapacaksın şimdi?

Yanımda kalacak, ne olacak?

Ayşe, deli misin? bu kez yaşlı Fatma Nine girdi. Sana çocuk kalır mı? Neyle bakacaksın?

Allah ne verirse, ona göre beslerim, dedim kararlı şekilde.

Önce sobayı iyice harladım, suyu ısıttım. Küçücük, morarmış, kaburgaları sayılıyor. Sıcak suyla yıkadım, eski kazağıma sardım, başka çocuk kıyafeti yoktu evde.

Karnın aç mı? dedim.

Utanarak başını salladı.

Dün geceki çorbayı koydum, ekmek kestim. Aç, ama nazikçe yedi, belli ki sokak kızı değil, evde büyümüş.

Adın ne senin?

Cevap yok. Korkudan mı, yoksa konuşamıyor mu?

O gece kendi yatağıma yatırdım, ben sedirde yattım. Gece birkaç kere kalktım, onu kontrol ettim. Uyuyordu, ama uykusunda ağlıyordu, kıvrılıp yatmış.

Sabah erkenden muhtara gittim, durumu bildirdim. Hasan Bey sadece ellerini iki yana açtı:

Kayıp çocukla ilgili bir ihbar yok. Belki kasabadan biri bırakmıştır

Ne yapacağız şimdi?

Kanun gereği yuvaya vermek lazım. Hemen ilçeye haber vereceğim.

İçim sızladı:

Bekle biraz Hasan Bey. Belki ailesi çıkar, bir süre bende kalsın.

Ayşe Hanım, iyi düşün

Düşünecek bir şey yok. Kararımı verdim.

Adını Zeynep koydum annemin adıydı. Belki ailesi çıkar diye bekledim, ama kimse gelmedi; iyi ki de gelmedi, ona bağlandım.

Başta çok zordu hiç konuşmuyordu, bazen gözleriyle bir şeyler arıyor gibiydi. Gece altına sıçrayıp, korkuyla uyanıyordu. Sarılıyordum, başını okşuyordum:

Geçti kızım, geçti. Artık her şey iyi olacak.

Eski elbiselerden ona bir şeyler diktim. Rengârenk boyadım; mavi, yeşil, kırmızı. Basit oldu ama sevindi. Emine görünce ellerini şaklattı:

Ayşe, ellerin altın! Ben seni sadece çapayla bilirdim.

Hayat insana hem terziliği hem anneliği öğretir, dedim; içten içe gururlandım.

Ama köyde herkes böyle değildi. Özellikle Fatma Nine, bizi görünce kollarını açıp dualar okurdu:

Hayra alamet değil Ayşe. Sahipsiz çocuğu eve almak bela getirir. Annesi iyi olsaydı bırakmazdı. Ne ekersen onu biçersin

Sus Fatma! kestim sözünü. Başkasının günahını yargılamak sana düşmez. Kız artık benim, nokta.

Başta köyün başkanı da karşı çıktı:

Ayşe Hanım, belki yurda gitse daha iyi olur. Orada hem doyar, hem güzel giyinir.

Peki ya sevilmek? dedim. Yurtta zaten çok yetim var.

Başkan elini salladı ama sonradan yardım etti süt verdi, pirinç gönderdi.

Zeynep zamanla açıldı. Önce tek tek kelimeler, sonra cümleler İlk kez neşeyle gülünce, ben de perdeleri asıyordum, birden sandalye devrildi. Güldü, neşesi içimi şenlendirdi, acım bile geçti.

Bahçede yardım etmek isterdi. Ufak bir çapa veririm, yanımda gezer, taklit ederdi. Ama çapadan çok, bahçeye ot basardı. Hiç kızmadım; önemli olan hayata dönmesiydi.

Ama sonra hastalık geldi Zeynep ateşlendi, yatakta baygın. Hemen köyün sağlık memuru, Kemal Beye koştum:

Allah aşkına, yardım et!

O ise, çaresizce:

Ayşe Hanım, bende üç tane aspirin var, bütün köye o kadar. Belki haftaya ilaç gelir.

Haftaya mı? bağırdım. Bu geceye kadar yaşasa iyi!

Koşa koşa ilçeye gittim, dokuz kilometre çamurdan. Ayakkabım delindi, ayağım su topladı, ama vardım. Hastanede genç bir doktor, Ali Bey, bakınca bana, suskun, çamurlu:

Bekleyin burada.

İlacı getirdi, nasıl vereceğimi anlattı:

Para istemem, dedi. Yeter ki yaşat kızı.

Üç gün gözüm açık yanında bekledim. Bildiğim duaları okudum, pansuman yaptım. Dördüncü günü ateşi düştü, gözlerini açtı, sessizce dedi:

Anneciğim, su isterim.

Anneciğim İlk kez öyle dedi. Gözlerim doldu; mutluluktan, yorgunluktan, her şey birleşti. Elini uzatıp gözyaşımı sildi:

Anne, neden ağlıyorsun? Bir yerin acıyor mu?

Hayır, dedim, acım yok. Sevgiyle ağlıyorum kızım.

O hastalıktan sonra, Zeynep değişti konuşkan, sevecen oldu. Zamanla okula başladı; öğretmeni hep överdi:

Harika bir çocuk bu, anında öğreniyor!

Köylüler de alıştı, arkadan fısıldaşmadılar. Fatma Nine bile yumuşadı; börek yaptı, pay etti. Hele bir gün, Zeynep ona soğukta soba yaktırınca, yaşlı kadın hastaydı, odunu yoktu. Zeynep koştu:

Anne, Fatma Nineye gidelim mi? Evde üşüyor tek başına.

Öyle dost oldular; huysuz nine ve benim kızım. Fatma Nine ona masal anlattı, örgü öğretti; artık ne sahiplenme, ne kan davası.

Yıllar geçti. Zeynep dokuz yaşına geldiğinde, ilk kez köprüyü sordu. Akşam, ben çorap örüyordum, Zeynep bezden yaptığı kendi bebeğini sallıyordu.

Anne, hatırlar mısın, sen beni bulmuştun?

İçim sızladı, ama belli etmedim.

Hatırlıyorum yavrum.

Ben de biraz hatırlıyorum. Soğuktu, korkuyordum. Bir kadın ağlıyordu, sonra gitti.

Şişler elimden düştü. Zeynep sürdürdü:

Yüzünü hatırlamıyorum. Sadece mavi bir başörtüsü, Affet beni, affet diye mırıldanıyordu.

Zeynep

Üzülme anne, ben hiç üzülmüyorum. Bazen hatırlıyorum sadece. Ama biliyor musun? İyi ki sen buldun beni o zaman.

Sıkıca sarıldım, boğazım düğümlendi. Kaç kez düşündüm, o kadın kimdi, mavi başörtülü? Neden böyle bir karar aldı? Belki aç kaldı, belki eşi kötüydü Hayat bu, her şey mümkün. Yargılamak bana düşmez.

O gece kolay uyuyamadım. Hep düşündüm nasıl dönermiş kader. Yalnız yaşadım, hep eksik sandım kendimi, cezalıydım. Meğer hayat beni hazırlamış; terk edilmiş bir çocuğu sahiplenmek için.

O günden sonra Zeynep, sık sık geçmişini sormaya başladı. Hiç saklamadım ama incitmemeye uğraştım:

Biliyor musun kızım, bazen insanlar çaresiz kalır, seçenekleri tükenir. Belki annen çok acı çekti, böyle yaptı.

Sen hiç böyle bir şey yapar mıydın? gözlerime bakardı.

Asla, dedim. Sen benim en büyük mutluluğumsun kızım.

Yıllar geçti. Zeynep okulda birinciydi. Bazen fırtına gibi eve gelir:

Anne, anne! Bugün tahtada şiir okudum, öğretmenim Ayşe Hanım bana Sen yeteneklisin! dedi.

Öğretmeni Ayşe Hanım sık sık konuşurdu benimle:

Ayşe Hanım, bu çocuğun okuması şart. Böyle zeki çocuk az çıkar. Dil yeteneği, edebiyata tutkusu var. Yazılarını okumalısın!

Nasıl okusun? derdim. Paramız az

Ben ücretsiz destek olacağım. Böyle yetenek toprağa gömülmez.

Ayşe Hanım, Zeyneple akşamları ders çalıştı. Ben de çay yapardım, yanında reçel. Onların sohbetini dinlerdim; Orhan Veliyi, Nazım Hikmeti konuşurlardı. İçim sevinçle dolardı; Zeynep her şeyi hızlı kapıyor.

Dokuzuncu sınıfta ilk defa âşık oldu; sınıfa yeni gelen, taşradan gelen bir çocuk. Günlerce şiirler yazdı, yastık altına sakladı defterini. Ben bilmez gibi davrandım ama anladım ilk aşk acısı, zor ve tatlıdır.

Mezun olunca, öğretmenlik için başvurdu. Ne birikim varsa verdim ona. Hatta ineğim Alacayı bile sattım içim acıdı ama ne yapayım.

Olmaz anne, dedi Zeynep. İneksiz ne yaparsın?

Bir şey olmaz kuzum. Patates var, tavuklar yumurta yapıyor. Sen okumaya gitmelisin.

Kabul mektubu gelince bütün köy sevinçten havalara uçtu. Başkan bile tebrik etti:

Helal sana Ayşe! Kızı büyüttün, okuttun. Şimdi bizim köyden bir üniversiteli çıktı!

Gidiş günü akıllardan çıkmaz. Otobüs durakta beklerken, sarıldık. Gözlerinden yaş aktı ama gülümsemeye çalıştı.

Anne, sana her hafta yazacağım. Tatilde de geleceğim.

Tabii ki yazacaksın, dedim; ama içimde bir acı var.

Otobüs kaybolunca, hâlâ durdum durakta. Emine geldi, boynuma sarıldı:

Hadi Ayşe, eve gidelim. Yapacak iş çok.

Bilir misin Emine, dedim, ben mutluyum. Kimi kendi doğurur, kimi Allahtan gelir.

Sözünü tuttu sık sık yazdı. Her mektup bayram günüydü. Artık satırlarını ezberlemiştim. Okulunu, arkadaşlarını, şehirdeki hayatını yazdı. Ama yazılı satırların arasında bir özlem vardı, yuvaya hasret.

İkinci yılında Serdar ile tanıştı tarih bölümü öğrencisi. Mektuplarda arada bir bahsi geçiyordu, ben hemen anladım Zeynep âşık olmuştu. Yaz tatilinde onu tanıştırmaya getirdi.

Serdar ciddi, işini bilen biri çıktı. Damı tamir etti, çiti yeniledi. Komşularla çabuk dost oldu. Akşamları sohbet ederken, tarihten konuşurdu; herkesi kendine hayran bırakırdı. Zeynepe olan sevgisi gözlerinden okunuyordu.

Tatil günlerinde köylüler gelip bakardı Ne güzel yetişti bu kız! Fatma Nine artık yaşlı, hep dua ediyordu:

Ya Ayşe, nereden nereye! Ben önceden karşı çıktım diye şimdi utanıyorum. Bak ne güzel oldu!

Şimdi Zeynep şehirde öğretmen. Aynı Ayşe Hanım gibi çocuklara bilgi öğretiyor, örnek oluyor. Serdarla evlendi, mutlu bir yuvası var. Bir kız torunum var; adını benim için Ayşegül koydular.

Ayşegül, tıpkı Zeynepin küçüklüğü ama daha cesur. Geldiklerinde ev yıkılır gibi olur her yere dokunur, her yere çıkar. Ben de mutluyum; çocuk sesi olmazsa ev mezara döner.

Şimdi yine defterime yazıyorum; dışarıda kar var, yer yine gıcırdıyor, kavak yine cama vuruyor. Ama bu sessizlik artık üzüntü değil. Huzur ve şükür dolu Zeynepin her gülüşüne, hayatın bana sunduklarına.

Masanın üzerinde bir fotoğraf var Zeynep, Serdar ve minik Ayşegül. Yanında eskimiş bir mavi başörtü duruyor; o gün sardığım başörtü. Saklıyorum, arada çıkarıp okşuyorum; geçmişin sıcaklığı geri geliyor.

Dün bir mektup geldi Zeynep yazıyor, tekrar hamile. Bu kez oğlan olacakmış. Serdar ismini şimdiden seçti Mehmet olacak, rahmetli eşimin hatırası. Demek ki soy devam edecek, anılar unutulmayacak.

O eski köprüyü çoktan yıktılar, yerine yenisi yapıldı; beton, dayanıklı. Artık pek yolum düşmez ama geçerken dururum, düşünürüm bir gün, bir an, bir çocuğun ağlaması nasıl kaderi değiştirir

Derler ki, hayat insanı yalnızlıkla sınar ki yakınlarını anlasın. Bence ise, aslında bizi hazırlar bir gün en çok ihtiyacı olana ulaşmak için. Kan bağı değil mesele; kalbin ne hissettiği önemli. Benim kalbim, o eski köprünün altında, doğruyu seçmişti.

Rate article
Lifequest
— Sen kimsin, küçük? ..— Gel seni eve götüreyim de ısın. Kucağıma aldım, eve getirdim, köyün haberi …