Başını alıp giden bir keşif
Yirmi yedi yaşına kadar Mert, bahar deresi gibi yaşadı gürültülü, coşkulu, düşünmeden. Neşeliydi, atak ve çevik, çevresindeki herkes onu tanırdı. Hasattan sonra gecenin bir vakti delikanlılarla üç köy ötesine, oltayla balığa gitmek onun işiydi; şafakta döndüğünde komşunun eski ahırını onarmaya da ilk koşan yine oydu.
Aman Allahım, bu Mert ne rahat adam, hiç tasası yok, derdi köyün yaşlıları.
Hiç aklı yok, yalnızca tasasız işte, diye iç geçirirdi annesi.
Ne olmuş canım, hepimiz gibi yaşıyor işte, derdi çoktan evlenip ev bark edinmiş yaşıtları.
Sonra bir gün, yirmi yedi yaşına geldi. Öyle gökten inen bir yıldırımla değil, sanki elma ağacından düşen ilk soluk yaprak gibi usulca. Bir sabah horozun ötüşüyle uyandı, bu ses artık eğlenceye çağrı değil, sanki bir hatırlatma olmuştu. Eskiden fark etmediği bir boşluk kulaklarında uğuldamaya başladı.
Etrafa baktı: Anne-babasının evi eskisi gibi sağlam ama yaşlanıyor; sürekli bakım isteyen cinsten. Babası, ev işleriyle iyice bükülmüş, sohbetleri artık hep biçilecek otlardan ve yem fiyatlarından.
Kırılma noktası bir akraba düğününde oldu. Yine neşe kaynağıydı, dans etti, güldü, sohbet etti. Sonra bir köşede babasını gördü, yaşlanmış komşusuyla sessizce konuşuyordu. İkisi de Mertin neşesini yargılamıyordu; gözlerinde sadece yorgun bir hüzün vardı.
O an Mert kendine acı bir açıklıkla baktı: Artık çocuk değil, başkalarının müziğine dans eden yetişkin bir adam… Hayat sessizce akıp gidiyordu, amacı olmayan, köksüz. Ona bir gariplik çöktü.
Ertesi sabah başka biri gibi uyandı. O tasasız hafiflik yok olmuş, yerini bir ağırlık, sakinlik, olgunluk almıştı. Artık sebepsizce komşuya gitmeyi, köy kahvehanelerinde boş boş oturmayı bıraktı. Dededen kalma köyün kenarındaki, ormana komşu eski arsayı aldı. Çimleri biçti, kurumuş iki ağacı kesti.
Başta köylüler alay etti:
Mert evi mi yapacak ki? Çivi bile adam akıllı çakamaz!
Mert yılmadı. Elinden geldiğince öğrendi, defalarca çekici parmaklarına vurdu. Ormandan izinle odun kesti, kök söktü. Eskiden boşa harcadığı paraları artık çiviye, şeffere, cama biriktiriyordu. Şafaktan akşama kadar çalıştı; susup direndi. Akşamları yorgun düştüğünde ilk kez gününün boşa gitmediğini hissediyordu.
İki yıl geçti. Arsada gösterişsiz ama sağlam, reçine kokan bir ev yükseldi. Yanında kendi elleriyle yaptığı bir banyo. Bahçede ilk sebzeler filizleniyordu. Mert inceldi, karardı, gözlerinde eski telaş yerini sakinliğe ve ağırlığa bıraktı.
Babası gelirdi yardım teklif etmeye, Mert ise kendi başına yapmak isterdi. Babası evi dolaşır, köşeleri yoklar, çatının altına bakar, sonra gururla:
Sağlam olmuş
Sağ ol baba, derdi Mert kısaca.
Artık gelin bulmak lazım, yuvaya hanım gerek, derdi baba.
Mert gülümser, eserine, hemen ardındaki koyu ormana bakardı.
Bulurum baba, her şeyin bir zamanı var.
Baltasını omzuna atıp odunluğa doğru yürüdü. Adımları ağır ve kararlıydı. Eski tasasız hayatından eser kalmamıştı. Onun yerine endişeli, sorumlu, emek dolu bir hayat başlamıştı. Fakat yirmi dokuzunda ilk kez sadece anne-baba evinde değil, kendi yaptığı evde, gerçek bir yuvada olduğunu hissetti. Boş gençliği geride bırakmıştı.
O keşif, bir yaz sabahında, Mert ormana odun getirmeye çıkmaya hazırlanırken oldu. Eski Şahin arabasının kontak anahtarını çeviriyordu ki, çapraz komşunun kapısından o çıktı. Yalnızca gerçek Türk bir kız adı: Elif! Çocukken onu sürekli sokakta erkeklerle top peşinde, dizleri kabuk bağlamış, örülü saçlarıyla hatırlıyordu. En son gördüğünde, beceriksiz bir genç olarak eğitim fakültesine gitmek için ayrılmıştı.
Kapıdan çıkan artık bir çocuk değildi. Güneşte sarının en güzel tonunda saçları dalgalar halinde omuzlarına dökülüyordu. Duru, zarif adımlarla yürüyordu. Sade, koyu renkli elbisesi vücuduna oturmuş, her zaman gülümsemesiyle ışıldayan gözlerinde artık başka bir dinginlik vardı. Düşünceliydi, omzundaki çantasını düzeltti, Merti fark etmemişti.
Mert donakaldı; motoru, ormanı unuttu. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.
Ne zaman büyüdün böyle… Allahım, kaçırmışım! Birkaç yıl evvel çocuktu!
Elif onun şaşkın bakışını yakaladı. Durdu, gülümsedi ve bu gülümseme eskisi gibi komşunun kızı gülüşü değil, daha nazik, mahcup bir ifadeydi.
Merhaba Mert. Neden durdun, araba çalışmıyor mu? dedi kadife sesiyle. Eskiden ona küçük derkenki tiz halinden eser yoktu.
E-Elif Okula mı?
Evet, derslerim başlıyor, gecikmemeliyim.
Ve tozlu köy yolunda zarif adımlarla ilerledi. Mert arkasından bakarken, kafasında genellikle binaların hesapları dönerken, birden parlak bir düşünce çaktı:
İşte o! Evleneceğim kişi bu olmalı…
Bilmezdi ki, komşunun o kızı Elif için de bu sabah tüm yılların en mutlu sabahı olmuştu. O tasasız, hep fark etmeyen Mert sonunda ona bakmıştı. Gerçekten görmüştü.
Demek ki beklemişim Küçük yaşlardan beri ona hayrandım, ama onun için hep çocuk oldum. Askerliğe giderken ağlamıştım; büyük kızlar peşindeydi, ama bana çok dokunmuştu. Onun için okulu bitirdikten sonra geri döndüm, köyde öğretmenlik yapmaya başladım.
Yıllarca içinde gizli saklı yanıp tutuşan sevgisi, bir umut bulmuştu. Sırtında onun sıcak, ürkek bakışını hissederek gülümsemesini tutmakta zorlanıyordu.
O gün Mert ormana gitmedi. Evin etrafında dolaştı, hırsla odun kesti; aklında bir soru dönüp duruyordu:
Nasıl görememişim. O hep buradaydı, büyüdü Ben ise hep başkasının peşindeydim…
Akşam köy çeşmesinde onu tekrar gördü. Elif, yorulmuş, çantasını taşıyordu.
Elif? cesaretine şaşarak çağırdı. İşler nasıl? Çocuklar yaramazdır şimdi…
Elif durdu, çite yaslandı. Yorgun ama içi güzel gözleriyle gülümsedi.
İş, işte. Çocuklar kıpır kıpır; gürültü çok ama onların arasında kalbim sevinç doluyor. Çocuklarla uğraşmayı seviyorum. Hayal güçleri bambaşka… Evin de çok güzel, sağlam oldu.
Daha tam bitmedi, mırıldandı Mert.
Olsun, her şeyin tamamlanması zaman alır, dedi Elif, kendi bilge sözünden mahcup, elini salladı. Neyse, görüşürüz.
Her şey tamamlanır, diye tekrarladı Mert içinden, sadece ev değil
O günden sonra hayatının yeni bir amacı oldu. Artık sadece kendine bir ev yapmıyor, içine kiminle yaşamak istediğini biliyordu.
Sevgili bir kadının varlığıyla Cam kenarında çivi dolu kavanozlar yerine sardunya saksıları, verandada tek başına değil, onunla beraber oturduğu bir hayat…
Acelem yoktu, düşümü ürkütmek istemedi. Mert tesadüfen onun yoluna çıkmaya başladı. Önce sessizce selamlaştı. Sonra okulunu, çocukları sordu.
Nasıl gidiyor öğrencilerin? Okulun önünden geçerken görüyorum; ders çıkışında çocuklar etrafında kuşlar gibi cıvıldıyor, Elif öğretmen! diye…
Bir gün ona koca bir sepet orman fındığı getirdi. Elif, Mertin çekingen ilgisini sıcak ve anlayışlı bir gülümsemeyle karşıladı. Onun nasıl değiştiğini, tasasız delikanlıdan güvenilir, kararlı bir adama dönüştüğünü görüyordu. Yüreğinde yıllarca sakladığı duygusu artık iyice alevlenmişti.
Köyün üzerinde ağır sonbahar bulutları asılıydı.
Bir gün, neredeyse tamamlanmış evinin kapısında, Mert Elifi bekliyordu. Elinde ormanın kenarından topladığı, sezonun son kırmızı alıç dalları
Elif, heyecanla dedi. Evi bitirdim sayılır Ama bir tuhaf, eksik sanki. Çok boş. Bir gün gelip görmek ister misin? Aslında sana elimi ve gönlümü sunuyorum Ne zamandır senin ne kadar değerli olduğunu anladım.
Mert, ciddi, biraz korkulu gözlerle bakınca, Elif beklediği her şeyi onun gözlerinde gördü. Yavaşça, nasırlı avucundaki alıç dalını aldı, kırmızı meyveler avuçlarında parladı.
Mert, usulca konuştu, ben bu evi ilk keresteden beri izledim. İçinde nasıl biri olacağını hep düşündüm. Ne zaman davet edeceksin diye hayal kurdum. Kabul ediyorum…
Ve o utangaç güzelliğin ardından, gözlerinde yıllar önceki o muzur, çocuksu pırıltı yeniden parladı. O pırıltıyı Mert bir zamanlar görmemişti; ama meğer hep oradaymış, zamanı gelince parlamasını bekliyormuş.
Okuduğunuz, destek verdiğiniz için teşekkürler. Herkese mutluluklar, iyilikler!




