Ah, kızım, boş yere gönül veriyorsun ona, evlenmez seninle. Varya’nın annesi öldüğünde yaş yalnızca…

Ah kızım, boşuna gönül veriyorsun, o evlenmez seninle.

Vildanın altı üstü on altısında annesi vefat etti. Babası yıllar önce İstanbula çalışmaya gitmişti, bir daha da ne ses çıktı, ne para geldi. Sanki buhar olup uçmuş.

Köydekilerin neredeyse hepsi cenazeye katıldı, imkanınca yardım etti. Vildanın vaftiz teyzesi Fatma abla hep uğrardı; şunu şöyle yap, bunu böyle yap, diye nasihat verirdi. Ortaokulu bitirince, komşu köydeki PTTye iş buldular ona.

Vildan boylu poslu, tam Anadolu kızı; yanakları elma gibi kırmızı, yüzü yuvarlak, burnu hafif patates soslu ama gözleri gri, ışıl ışıl. Kalın kumral saç örgüsü beline kadar uzanıyor.

Köyün en yakışıklı genci de Mustafaydı. İki sene önce askerlikten döneli beri kızlar peşini bırakmıyor; hele yazın şehirden gelen kızlar Mustafayı fark etmeden geçemiyor.

Mustafanın aslında şoförlükle ne işi var, adam Hollywood yolunu tutsa başrol oynar. Adam eğlenmekten evlenmeye vakit bulamıyor, gelin seçmeye niyeti yok.

Derken bir gün Fatma abla Mustafa’ya uğrayıp, Vildanın bahçe çiti devriliyor, yardım et, dedi. Köyde erkek gücü olmadan hayat zor. Vildan bahçeyi hallediyor ama ev işlerine tek başına yetişemiyor.

Mustafa Tamam, dedi, fazla uzatmadan geldi. Çiti inceledi, hemen komut vermeye başladı: Onu getir, bunu götür, şunu ver. Vildan da bir dediğini iki etmeden yardım ediyor.

Yanaklar kıpkırmızı olmuş, örgüsü arkasında bir sağa bir sola savruluyor. Mustafa yorulunca, Vildan ona bol etli bir mercimek çorbası, iki bardak demli çay hazırlıyor. Sonra oturup, o beyaz dişlerle kara ekmek yediğini izliyor.

Üç gün boyunca Mustafa çiti onardı, dördüncü gün öylesine uğradı eve. Akşam yemeği yediler, laf lafı açtı, geceyi Vildanda geçirdi. Sonra da alışkanlık yaptı; gün ağarmadan kimse görmeden çıkıp gidiyor. Tabii köyde sır mı kalır?

Ah kızım, boşuna umutlanıyorsun; o seninle evlenmez. Evlenirse de başın derde girer. Yaz gelir, şehirli kızlar gelir, sen ne yapacaksın? Kıskançlıktan yanarsın. Sana başka biri gerek, dedi Fatma abla.

Ama aşık genç kulağı hayat tecrübesine ne kadar açık ki?

Sonra Vildan anlamış ki hamile. İlk başta grip sandı, zehirlenmiştim diye düşündü. Halsizlik, bulantı üstüne üstlük Sonra kafasına dank etti, bebeği olacak, hem de Mustafadan.

Bir an günah diye korktu, daha yaşım küçük. Sonra En azından yalnız kalmam, diye düşündü. Annesi onu büyüttü, kendi de başarır. Babasından da zaten hayır yoktu; çoğu zaman sarhoş, ortalarda yok. Köylü dedikodu yapar, sonra susar.

İlkbaharda ceketini çıkarınca köyün kadınları Vildanın karnı ortaya çıkınca başlar ağıt gibi fısıldamaya: Yazık oldu kıza Mustafa tabii ki, Ne yapacaksın? diye sormaya geldi.

Doğuracağım. Sen dert etme, bebeği tek başıma büyütürüm. Sen kendi hayatına bak, dedi, ocağın başında uğraşıp dururken. Yalnızca ateşin kızıllığı yanaklarında, gözlerinde parladı.

Mustafa hayranlıkla baksa da gitti. Kız kendi kararını vermiş; o sudan çıkmış balık gibi. Yaz geldi, şehirli kızlar köye üşüştü. Mustafa artık Vildanı aramaz oldu.

Vildan tarlada çalışıyor, Fatma abla arada gelip yardım ediyor. Koca göbeğiyle eğilmek zor. Kuyudan yarım bidon su taşıyor. Kadınlar Tam bir pehlivan doğuracaksın, diye takılıyor.

Kısmet, diye şaka yapıyor Vildan.

Eylül ortasında, bir sabah karnı ikiye ayrılmış gibi acıyla uyandı. Sonra geçti, derken tekrar başladı. Fatma ablaya koştu. Fatma ablanın gözleri, korkudan her şeyi anladı.

Hadi, otur, şimdi dönerim! deyip hızla çıktı evden.

Mustafanın evine koştu. Evde kamyonet duruyor. Yazlıkçılar arabalarına atlayıp dönmüş zaten. Mustafa ise önceki akşam rakıyı fazla kaçırmış, sızmış.

Fatma abla zor uyandırdı. Mustafa şaşkın şaşkın bakıyor, ne oldu, nereye gidiyoruz diye. Anlayınca da feryat etti:

Hastane buradan on kilometre! Hekimi ara, ambulans bekle, o çocuk evde doğar. Atla, doğrudan götürelim! Hazırlayın Vildanı.

Kamyonetle mi? Kızı yolda harap edersin, bebek kucağa düşer daha hastaneye varmadan! diye bağırdı Fatma abla.

Sen de gel, ne olur ne olmaz! dedi Mustafa, kesin bir tavırla.

İki kilometre bozuk köy yolunda dikkatle sürdü. Bir tümseği aşınca, hemen başka bir çukura girdi. Fatma abla arka kasada bir bohçada oturuyor. Asfalta ulaşınca hızlandı.

Vildan yan koltukta sancıdan kıvranıyor, dudaklarını ısırıyor, elleriyle karnını tutuyor. Mustafa ayıldı o an; arada göz ucuyla kıza bakıyor, kendi kemikleri de küt küt direksiyonda.

Yetiştirdiler. Hastaneye Vildanı bırakıp geri döndüler. Fatma abla yol boyunca Mustafayı tersledi:

Kızın gençliğini mahvettin! Anne yok, baba yok, o daha çocuk, sen üstüne dert koydun. O bu bebekle nasıl baş edecek?

Daha köye varmadan Vildan sağlıklı bir oğlan doğurdu, ertesi sabah kucağına verdiler. Nasıl tutacağını, memeye nasıl götüreceğini bile bilmiyor.

Küçük, kıpkırmızı surata bakıyor, yine dudaklarını ısırmış, denileni yapıyor.

Ama kalbi mutluluktan titriyor. Kafasını okşuyor, minik tüyleri üflüyor, acemi acemi seviniyor.

Seni almaya gelip var mı? diye sordu yaşlı ciddi doktor, taburcu ederken.

Vildan omuz silkti, başını salladı:

Sanmam.

Doktor iç çekip gitti. Hemşire bebeği hastanenin battaniyesine sardı, Eve kadar böyle götür, dedi, geri getireceksin ama.

Fikret seni hastane arabasıyla bırakacak köye. O bebekle otobüs mü bineceksin! diye surat astı.

Vildan teşekkür etti. Hastane koridorunda, başı önde, utancından kıpkırmızı yürüdü.
Arabada, bebeği göğsüne yaslamış, ben şimdi ne yapacağım, diye düşünüyor.

Doğum parası az, kedinin ağladığı kadar. Kendine acıyor, masum oğluna acıyor. O minik buruşuk yüzüne bakınca, kalbi sevgiyle doluyor, içi ferahlıyor.

Birden araç durdu. Vildan endişeyle Fikrete, ellili yaşlarda kısa boylu adama baktı.

Ne oldu?

İki gündür yağmur yağıyor. Bak, gölete dönmüş yollar; ne gidersin, ne geçersin. Burada kamyon veya traktör lazım.

Kusura bakma. Az kaldı, iki kilometre filan yürürsün. dedi, ileride, başı sonu olmayan göleti göstererek.

Çocuk kucağında uyuyor. Otururken bile yoruldu. Bir pehlivan bir bebek! Böyle yürüyecek mi?

Vildan arabadan dikkatlice indi, bebeği daha sağlam tutup, dev göletin kenarından yürümeye başladı. Ayakları çamura bata çıka, neredeyse kayıp düşecek. Eski ayakkabılar su içinde şıpır şıpır. Şimdi bilse, lastik çizmeyle giderdi hastaneye. Bir ayakkabısı iyice çamura gömüldü. Düşünüp bekledi, bebekle çekilemiyor. O kadar çamurda tek ayakkabıyla yürümeye devam etti.

Köye vardığında hava kararmıştı, ayakları buz gibi olmuştu, artık yorgunluktan şaşırmaya mecali kalmadı. Evde ışık yanıyor, şaşıracak hal de yok.

Kuru basamaklara çıktı; ayakları donmuş, alnı terden sırılsıklam. Kapıyı açıp içeri girince kala kaldı.

Duvarda bir bebek yatağı, bir bebek arabası, içinde minik kıyafetler. Masada Mustafa kafasını kolunun üstüne koymuş, dalmış uyuyor.

Bir his mi, göz mü, neyse; başını kaldırdı. Vildan kıpkırmızı, saç baş dağılmış, bebeğiyle kapıda zor duruyor. Elbisesi sırılsıklam, dizlerine kadar çamur içinde.

Mustafa ayakkabısının tek olduğunu görünce fırladı, bebeği aldı, yatağa yatırdı. Hemen ocağa koşup sıcak su çıkardı.

Kızı oturttu, yardım edip ayaklarını yıkadı. Vildan sobanın arkasında üstünü değişirken masada haşlanmış patates, bir güğüm süt hazırdı.

O anda bebek ağladı. Vildan hemen kucağına aldı, masanın yanına oturup hiç çekinmeden emzirdi.

Adını ne koydun? dedi Mustafa boğuk bir sesle.

Baran. İster misin? Gri gözlerini kaldırıp baktı.

O gözlerde öyle bir hüzün ve sevgi vardı ki, Mustafanın yüreği burkuldu.

Güzel isim. Yarın nüfusa yazdırırız paçayı, ardından nikahı da kıyarız.

Gerek yok deyiverdi Vildan, Baranı emzirirken.

Oğlumun bir babası olacak. Yeter gezdim tozdum. Koca olur muyum bilmiyorum ama oğlumu ortada bırakmam.

Vildan başını eğdi, sessizce onayladı.

İki sene sonra bir de kızları oldu. Vildanın annesinin adına, Şirin koydular.

Hayatta başta ne hata yaparsan yap, yeter ki sonunda doğru yolu bulabilirsin

İşte böyle bir hikaye yaşandı. Yorumlarda siz neler düşündünüz? Bir beğeni bırakırsanız mutlu oluruz!

Rate article
Lifequest
Ah, kızım, boş yere gönül veriyorsun ona, evlenmez seninle. Varya’nın annesi öldüğünde yaş yalnızca…