Benim gibi yakışıklı ve başarılı bir genç neden evlensin ki? – diye düşünüyordu o. – Ne zaman torun sahibi olacağız? – diye merak ediyordu anne ve babası.

Böyle yakışıklı ve başarılı bir adam neden evlenmeli ki? diye düşünüyor şimdi Emre. Torunlarımızı ne zaman göreceğiz, acaba? diye ise anne ve babası aklından geçiriyor.

Emre, kız arkadaşını evine bıraktıktan sonra kendi dairesine dönüyor.

Şimdi mutfağa geçip pastırmalı yumurta hazırlıyor. Masaya oturup, bütün gece kapalı tuttuğu telefonunu açıyor ve kaçırdığı çağrıları kontrol ediyor.

Annem aramış yine, diye mırıldanıyor Emre. Kesin yine bana sitem edecek, neden böyle başıboşsun diye

Aslında Emrenin başıboş olduğu falan yok. İyi bir işi, iki odalı bir evi ve arabası var. Sadece; yirmi beş yaşında olmasına rağmen henüz evlenmedi.

Böyle yakışıklı ve başarılı bir adam neden evlenmeli ki? derken kendi kendine bir gülümsüyor.

Torunumuz ne zaman olacak? diye düşünmeden geçemiyor anne ve babası.

Telefonu eline alıp annesini arıyor:

Merhaba anne, nasılsın, iyi misin? diye soruyor Emre.

İyiyim oğlum, diyor annesi. Baban da iyi. Bir uğrasan bari, arabayla yarım saatte gelirsin. Biz seni aylarca göremiyoruz. Baban bahçeyi sürmeye başladı, patates zamanı geldi.

Anne, bugün müsait değilim ama önümüzdeki hafta sonu kesin gelirim.

Oğlum, hep gelirim deyip duruyorsun, bir türlü de sevgilini bize getirmedin.

Anne, bak söz, gelecek hafta sonu kız arkadaşımla birlikte geliyorum. Söz veriyorum, laf ağzından bir anda çıkıyor Emrenin.

Nişanlınla mı?

Yok, henüz değil.

Oğlum, çok sevindim! Seni cumartesi bekliyoruz, sana en sevdiğin yemekleri de hazırlarım!

Konuşmadan sonra Emre bir süre düşüncelere dalıyor:

Neden ağzımdan öyle laflar çıkıyor ki! Peki kimi götüreceğim annemlerin yanına? Elifi mi? Olabilir aslında Biraz uyuyup sonra ararım. Zaten annemler kesin beğenmez onu. Elif de köy hayatını sevmez. Ama misafirliğe gitse bir günlüğüne, sorun olmaz. Hadi uyuyayım biraz

Yumurtalı tava masada kalmışken, yatak odasına gidiyor.

Uykudan kalkınca, annesine verdiği söz aklına geliyor ve kız arkadaşını arıyor hemen.

Merhaba güzellik! diye açıyor telefonu.

Merhaba Emre, diyor karşı taraftan soğuk bir ses.

Elif, ne oldu, uykunu mu alamadın? Şimdi geliyorum yanıma.

Emre, bence bizim artık görüşmemiz gerekmiyor. Benim gelecek planlarım değişti.

Nasıl yani, ne planı? sesine sinir hakim oluyor.

Ben evleniyorum.

Şimdi yanınıza geliyorum hem sana hem nişanlına

Telefonda bağlantı birden kesiliyor.

Emre sinirli bir şekilde telefonu kanepeye bırakıyor. Genelde ilişkileri o bitirirdi, bu sefer ise bırakılan kendisi olmuştu.

Banyoya gidiyor, sonra mutfağa. Bir kahve yapıp düşünmeye başlıyor:

Şimdi ben anneme kimi götüreceğim? Eski dostlardan biriyle mi gideyim? Belki ciddi düşündüğümü sanırlar.

Kahve henüz bitmeden birden araba alarmı çalmaya başlıyor. Koşarak odaya geçiyor. Arabasını apartmanın arkasına park ediyor; burası pek kalabalık olmasa da, aracı sonradan hep gözü önünde oluyor. Arabanın yanında 45-50 yaşlarında bir adam dikilmiş, penceresine bakıyor.

Bu da kim? diye şaşırıyor Emre.

Spor ayakkabılarını giyip dışarı çıkıyor. Arabasına yaklaşıyor.

Beyefendi, ne yapıyorsunuz burada? diye soruyor.

Bak evlat! diyor adam ukalaca, Bir daha Elif’in yanında görürsem seni, fena olur!

Git başımdan be!

Bir anda kaslı bir genç ortaya çıkıyor.

Emre bir şeyler söylemek isterken gözleri kararıyor

Emre, Emre!

Başucunda tanıdık ama pek dikkat çekmeyen bir kız duruyor. Bir yerlerden tanıdığını hissediyor.

Duyuyor musun beni? Ambulans çağıralım mı?

Gerek yok, arabada ilk yardım çantam var, gülümsüyor Emre. Yardım edebilir misin?

Tabii, ben hemşireyim zaten.

Emre dikkatlice bakınca, bu kızın apartmanının yan girişinde oturan ve sık sık ona selam veren kız olduğunu anımsıyor. İsmini çıkaramıyor bir türlü. Kız fark edince:

Benim adım Şule. Yan apartmanda oturuyorum.

Buyur Şule, diyerek arka kapıyı açıyor. İlk yardım çantası orada.

Kendisi öne oturuyor. Şule tüm yaralarını temizliyor.

Merak etme, önemli bir şey yok, diyor.

Sağ ol!

Emre aynadan Şulenin gözlerine bakıyor. Şule, sanki Gitmemi mi istersin? diyormuş gibi bakıyor.

Birlikte bir kahve içelim mi? Zaten doğru düzgün kahvaltı edemedim.

Şu halimle mi? diyor kız, spor giysilerine ve tişörtüne bakarak.

Ne var ki? Ben de salaşım.

Bence gerek yok.

O zaman üstümüzü değiştirip buluşalım, diye gülümsüyor Emre.

Yarım saat sonra Şule elbisesiyle, hafif bir makyajla çıkıyor apartmandan. Emre, Aslında arabayla gitmek istemiyorum, yürüyelim, diyor kendi kendine.

Şule, parkta biraz yürüyelim mi?

Olur, ve koluna giriyor hemen.

Yol boyunca Şule anlatıyor da anlatıyor. Bir kafeye giriyorlar, bir masada oturuyorlar. Emre menüyü Şuleye uzatıyor:

İstediğini seç, Şule!

Şule menüyü açıyor ama yemeklerden çok fiyatlara bakıyor. Emre, onun buralarda pek yemek yemediğini hissedince garsona el sallıyor. Garson hemen geliyor.

Kıza ne güzel ve lezzetli bir şey varsa getirin, ayrıca kahve.

Siz?

Bana da kahve.

Çok güzel, hafif bir pasta öneririm.

Tamam, getirin!

Kafeden sonra eve doğru yürüyorlar. Şule apartmanın önünde ayrılıyor.

Bir hafta çabucak geçiyor. Emre cuma akşamı işten eve geliyor.

Anneme hafta sonu söz verdim, kız arkadaşımla gideceğim demiştim. Şimdi ne yapacağım?

Mutfağa gidip kettle’ı açıyor, birkaç tost yapıyor. Akşam yemeğini hazırlarken de hâlâ cumartesi ailesinin yanına gidişi düşünüyor:

Tek başıma gidersem annem yine üzülecek. Bir çözüm lazım

O anda birden aklına bir fikir geliyor.

Ya Şuleyle gitsem nasıl olur? Gerçi geçen pazar buluştuktan sonra bir daha görüşmedik. Çalışıyordum derim

Hemen hazırlanıyor, tıraş oluyor, güzelce giyiniyor ve dışarı çıkıyor.

Apartmandaki dairesini biliyor tabii ama orada on beş daire var, Şuleyle ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Birkaç dakika kapı önünde bekliyor. Kapı açılıyor, tam da tahmin ettiği gibi, o çıkıyor apartmandan üzerindeki salaş tişört ve eşofmanlar hâlâ üzerinde.

Tereddütle duruyor.

Merhaba Şule!

Merhaba Emre! diyor, yüzünde sıcacık bir gülümseme.

Beraber yürüyüşe çıkalım mı dedim.

Yine hazır değilim

Ben seni beklerim, gülümsüyor Emre. Yarım saat yeter mi?

Yeter, ve tekrar içeri koşuyor.

Kızım, ne oldu yine? merakla soruyor annesi.

Anne, dışarı çıkayım diyorum.

Niye bu kadar aceleci davranıyorsun?

Cevap vermeden, bir odadan diğerine koşturuyor. Annesi, pencereye bakınca oğlanı fark ediyor ve hemen yanına geliyor.

Emreyle mi dolaşmaya gidiyorsun?

Evet, anne.

O kızlar peşinden koşarken senin ne işin var bu Emreyle?

Anne, ben yirmi yaşındayım, utangaç bir gülümsemeyle yanıtlıyor Şule.

Emreye ne kızlar geliyor görmüyor musun hiç?

Anne, lütfen kızma!..

Ama kız, cevap vermeden odasından çıkıyor. Şule biliyor ki, şimdi tüm apartman bu konuyu konuşacak, dedikodu başlar. Herkes Emreyi tanıyor, o ise ne kadar kendi halinde bir kız. Yaşlı kadınlar banklarda melek gibi diye andıkları Şule için şimdi eskiden öyleydi de derler belki, ama bunlar artık umurunda değil.

Apartman kapısından çıkarken, arkasına bakmadan, annesinin pencereden izlediğinden neredeyse emin adımlarla Emrenin koluna giriyor:

Nereye gidiyoruz?

Parkta biraz gezelim, kafede oturalım, ay ışığında dolaşalım

Parkta dolaşıyorlar, kafede oturuyorlar, sabaha kadar ay ışığında kucaklaşıyorlar. Sonra Şuleye annesi telefon açıyor.

Şule, saat bir oldu!

Geliyorum! diyor gözlerini yere indirerek. Emre, gitmem gerek eve.

Hadi ben de seni bırakayım

Apartmanın önünde yine sarılıp ayrılıyorlar. Sonra Emre ani bir kararla, neredeyse itiraz istemez bir tonla söylüyor:

Yarın annemlerin köyüne beraber gidelim.

Sinan! diye bağırıyor eşi, oğlunun arabasını görünce. Emre geliyor!

Bizi hatırladı sonunda!

Kız arkadaşı yanında! diye heyecanla avluya koşuyor annesi.

Gülten, oğluna sarılırken gözlerinin ucuyla hemen yanındaki kıza bakıyor.

Hemen kızın yanına geliyor:

Senin adın ne, kızım?

Şule, diye utangaçça yanıtlıyor Şule.

Ben de Gülten teyzen olurum. Gel bakalım, buyur, buyur!

Teşekkür ederim.

Evin önüne gelen babası da hemen Şulenin yanına geliyor, sevinçle elini sıkıyor:

Sonunda oğlumuzun düzgün bir kız arkadaşı oldu. Adın neydi güzelim?

Şule.

Ben de Sinan amcan oluyorum.

Şule, böylesine samimi bir karşılama hiç beklemiyordu. Kendi ailesinin de fakir, sade insanlar olması nedeniyle, Emre’nin ailesinin burnu büyük olacağını sanıyordu. Ama onların da kendi ailesi gibi samimi olmaları, yüzlerinde gerçek sevinç görmesi hoşuna gidiyor.

İçeri giriyorlar, Şule sofranın adeta bir ziyafete dönüşmüş olduğunu görünce şaşkınlığını gizleyemiyor.

Soru yağmuru başlıyor.

Şule kendi halinde, mütevazı bir ailenin kızı. Nedense Emrenin ailesinin hiç böyle samimi olamayacağını düşünmüştü ama – tam aksine – onlar da gayet mütevazı ve içten insanlar.

Üstelik, kızları gibi sade bir aileden gelmelerini dert bile etmiyorlardı.

Öğle yemeğinden sonra Emre ve babası bahçeyi sürmeye gidiyor. Şule ise annesine yaklaşıyor:

Gülten teyzeciğim, sofrayı birlikte toplayıp bulaşıkları da yıkayayım mı?

Beraber yapalım! diyor Gülten Hanım, yüzünde tatlı bir tebessümle.

Tarlalar sürüldükten sonra patates ekme zamanı geliyor, bütün aile beraber çalışıyor.

Patates işinden sonra Şule üzgün bir şekilde diyor ki:

Benim artık dönmem gerek, annem merak eder.

Şule’m, yanına geliyor Gülten Hanım. Kızım, ne diyorsun, önce yemeğimizi yiyelim, gece bizde kal sonra dönersiniz.

Bilmiyorum ki, kalmak istediği belli ama mahçup.

Anneni ara! diyor kadın.

Şule telefonunu çıkarıp, annesini arıyor.

Anne, bu gece burada kalabilir miyim?

Kızım, ne diyorsun sen? Akşama döneceğim dememiş miydin?

Annenin adı neydi? diye soruyor Gülten Hanım ve kararlı bir şekilde telefonu Şuleden alıyor.

Sevil Hanımla mı görüşüyorum? Ben Emrenin annesi, Gülten.

Evet, buyurun.

Şule bu gece biz de kalsın, gönlünüz ferah olsun. Ev kocaman, onları ayrı odalara yerleştiririm.

Bilmiyorum ki Ne desem bilemedim

Kızınız çok iyi bir insan Sevil Hanım.

Uzun bir telefon konuşması sonrası Şule annesinin iznini koparıyor.

Ertesi gün akşam üzeri dönmeye hazırlanıyorlar. Gülten Hanım bol bol köy ürünü hazırlamış, daha çok Şuleye uzatıyor:

Bu sepet Emreye, şu iki torba size.

Bu kadar gerek yoktu, Gülten Teyze.

İstanbul’da ne yediğiniz belli değil, onun yüzünden bu kadar zayıfsın!

Gülten Hanım, oğluna yanaşıyor, Emre de tam o sırada babasıyla bir şeyler konuşuyor:

Nikah dairesine başvurdunuz mu, başvurun çocuklar.

Anne, nikah falan yok, daha konuşmadık bile.

O zaman konuşun! diyor. Sonra iyi kızı kaçırırsın, bak benden söylemesi! Başka birilerini sakın getirme bana!

Arabaya binip yola koyulduklarında, Gülten hemen telefonunu çıkarıyor:

Sevil Hanım, onları gönderdik. İyi merak etmeyin. Sana biraz köy ürünü de gönderdim, benden sana.

Aman Gülten, ne gerek vardı?

Her şey yolunda! Allah izin verirse yakında akraba oluruz.

Demek öyle! ama Sevilin sesinde bir memnuniyet var.

Oğlum yirmi beş yaşında oldu. Evi var, arabası var. Fena damat mı? Senin Şule’nin de kafası karışık gerçi

Kafası karışık mı? Sen ne diyorsun, sanki aşkı yüzünden aklı başından gitti.

O zaman bizim onları akıllı hale getirmemiz gerek, belli ki Gülten Hanım oğlunun evlenme işine ciddi şekilde girişmiş.

Senin Emre de pek yakışıklı çocuk

Senin Şule de çok çalışkan, becerikli!

Doğru, yıllardır hem evi toplar hem güzel yemek yapar…

Emre yolda arabayı sürerken hafif bir tebessüm yerleştiriyor yüzüne. Şule dayanamıyor:

Emre, neden gülümsüyorsun?

Annem seni çok beğendi.

O da laf mı, diyor gülerek.

Annem dedi ki, böyle iyi bir kızı kaçırma!

Peki sen?..

Kaçırmam!

Ve birbirlerine, aynı parıltıyla parlayan aşık gözlerle bakıyorlar

Yeni güzel hikayeleri kaçırmamak için takipte kalın! Yorumlarınızı, hislerinizi yazın, beğenmeyi unutmayınEmre arabayı park ederken Şuleye dönüyor, elini nazikçe tutuyor.

Şule, biliyor musun, bazen insan ne aradığını fark etmeden yolculuğa başlarmış ya Sanırım bende de öyle oldu. Seni tanıyınca, aradığımın huzur olduğunu anladım.

Şule gülümsüyor, gözleri buğulu ama mutlu.

Ben de hep kapalı kapıların ardında hayatı bekliyordum. Seninle, o kapı açıldı.

Eve vardıklarında sokak lambaları titrek ışıklarla yollarını aydınlatıyor. Kapının önünde bir süre susuyorlar; söylenecek çok şey var ama bazen sessizlik her şeyden daha çok şey anlatıyor.

Emre hafifçe başını eğip fısıldıyor:

Şule, bir ömrü beraber yürümek ister misin?

Şulenin yüzündeki tereddüt kayboluyor; gözlerinde pırıltılar beliriyor.

Bu defa sözü ben vereyim: Vazgeçmem senden.

El ele girerken, ay ışığı aralarına sızıyor. Gece güzel, umut dolu; sabah yeni bir başlangıç vaat ediyor.

Arkada, annelerin sevinçli kahkahaları birer yankı gibi duyuluyor; ve Emre ile Şule, iki ayrı dünyanın aynı umutla buluştuğu o küçük sokakta, birlikte yepyeni bir hikâyeye ilk adımı atıyor.

Rate article
Lifequest
Benim gibi yakışıklı ve başarılı bir genç neden evlensin ki? – diye düşünüyordu o. – Ne zaman torun sahibi olacağız? – diye merak ediyordu anne ve babası.