Demek ki evlilik cüzdanı, birlikte yaşamaktan daha mı sağlammış?
diye dalga geçerdi Nadireyle apartmandaki adamlar.
Ben o mezuniyetimizin otuzuncu yılı buluşmasına gitmeyeceğim.
Sonra fena karamsarlık çöker üstüme.
Her sene gidenler varsın gitsinler, onlar zaten nasıl değiştiklerini fark etmiyor, diye bağırdı Nadire, tek arkadaşı Arzunun telefonuna.
Ee, ne varmış şimdi görünüşünde, ne korkuyorsun?
diye şaşırdı Arzu.
Beş sene önce buluşmuştuk sanki.
Gayet iyiydin o zaman, kilo mu aldın yoksa?
Ne kilosu Arzu, istemiyorum işte, beni ikna etmeye çalışma!
Nadire tam telefonu kapatacaktı ki, Arzu bu sefer bırakmadı yakasını.
Nadire bak, zaten buluşmaya gelecekler azaldı.
Kim öldü yoksa?
Nadire irkildi birden.
Kendini yaşlı hissetmese de, yaşıtlarından birinin öte tarafa göçmesi fikri tuhaf geldi.
Yok yok, öyle bir şey yok.
Bazıları memleket dışına gitti.
Merhum diyeceksem, Fikret vardı bizim dönemden Yirmi beş sene oldu vefat edeli, gençti daha, sana anlatmıştım.
Hadi takılma işte, dört sınıf toplanıyoruz ama toplam otuz kişi anca olur.
Senin oğlan evlendi değil mi artık?
Şöyle kafamızı dağıtalım biraz
Arzu daha bir şeyler anlatıyordu ama Nadirenin aklı yine Fikrete kaydı.
Onun hep gözlerinin altında mor halkalar olurdu, bakışı ağırdı; çocuklar da onu tutuk biri sanardı.
Sonradan anlaşıldı ki, Fikretin kalbi gerçekten sorunluydu.
Çok iyi okurdu, hayali kendi kasabasına güzel bir köprü inşa etmekti, ama ömrü yetmedi.
E peki, Nadire hayatta ne başardı?
İlk aşkı Engindi.
O da inşaat işçisiydi, kendisi gibi.
Üniversiteden sonra Nadire de aynı şirketin yollarında çalışmaya başladı.
Engin hep vardiya usulü çalışır, işi bitince memleketine giderdi.
Uzun süre görüşüp durdular.
Engin, onu herkesin önünde karısı diye tanıtırdı.
Derdi ki, resmiyette değil gönülde evlilik esas, aşk için yaşanır bu hayat!
Ama Nadire bir sabah fark etti ki hamile.
Tesadüf bu ya, Engin o vardiyasında bir daha geri dönmedi.
Meğer onun üç çocuğu varmış, hanımı da hastalanmış.
Engin işi de bırakmış, Nadireye bir şey demeden yitip gitmiş.
Nadire ise, üç çocuklu, hasta eşli bir adamdan bir şey bekleyemezdi.
İşi de bıraktı, kimse bir şey anlamadan çekildi.
Son günde erkekler, yine o meşhur laflarından birini patlattı:
Bak gördün mü, nikah cüzdanı birlikte yaşamaktan daha sağlammış!
Nadirenin umurunda bile değildi artık.
Tanıdık biri, apartmandan Gülser hanım, markette iş ayarladı.
Anlaştılar, Nadire anne olunca bile haftada iki gün çalışabilecekti.
Annesi, Nadireyi, Beceriksiz kızım, ne güzel iş kaybettin! diye dırdır ederek torun Dirana bakmaya razı oldu.
Sen yetiştirdin beni böyle!
diye sonunda patladı Nadire, annesi iyice sinir edince.
E ben de sandım ki sen adam gibi, düzgün birisi olursun!
Okulunu, gündüzlü diye kendi alın terimle okuttum, ama yok Nadire, başaramadın!
diye bağırdı annesi.
Ne ekersen onu biçersin işte, ne bekliyordun ki?
dedi Nadire, ama hemen pişman oldu.
Sonra yine sarılıp birlikte ağlaştılar, ama ne değişti?
O yüzden mezuniyetin beşinci yılı buluşmasına Arzu arayınca, Nadire gitmedi.
Herkes işten, aileden, başarıdan konuşacak, fotoğraflar gösterecek.
E Nadire ise üç ayrı yerde yerleri siliyor; biri apartmanın merdivenleri, biri okul, biri de anaokulu.
Ne konuşacak onlarla?
Ya da, onlar onunla neyi konuşacaklar?
Bir tek Diran için her şeye katlanıyordu; ona sığınacağı başka hiçbir nedeni yoktu.
Sonra annesi, Diran kreşe başlar başlamaz Ben görevimi yaptım! diye dayısının köyüne gitti, Şehir bana yaramıyor, hava lazım! bahanesiyle.
Birkaç yıl sonra ise Nadirenin yolu açıldı, bölümünden yarı zamanlı bir iş buldu şans eseri.
Diran okula başlayınca, her şey daha kolay oldu.
Öğleden sonra oğlunu alırdı, herkes Dirana imrenirdi.
Bir ara iş yerinden bir adam Nadireye yanaşmaya çalıştı, Nadire hemen mesafe koydu.
Oğlumun yabancı bir adamı evde istemez.
Babanın yerini kimse tutmaz, uğraşamam sorunla. dedi.
İşinde kendini gösterdi, oğlan büyüyünce kadrolu mühendis oldu ve parası da yetmeye başladı.
Ama hep, içten içe eksik hissediyordu.
Giyimi sade, saçını hiç boyamazdı; kırklarından sonra saçına aklar düştü.
Bir adamı elinden almış gibi, mutlu olmaya hakkım yok, diye düşünürdü.
Dikkat çekmekten korkardı; güzel giyinmek, makyaj yapmak, sanki yasaktı ona.
Başkasının dikkatini çekerse, başı derde girer sanırdı.
Artık mutlu bir ilişkiye inancı kalmamıştı.
Her yerde boşanan var zaten; kendini en fazla onlar kadar kabul ediyordu.
Diran ise, inatla, sevgiyle büyüdü; Nadirenin çabası onda iz bırakmadı.
Yazları, Diran mutlaka annesinin dayısına köye giderdi, babaanne Zühre ve yengesiyle tarlada çalışırdı.
Patates, havuç, pancar eker, yabani otları temizler, fasulye sular, odun kırar, kışlık konserveleri bile beraber kavanoza kapatırlardı.
Annesi sonra Nadireye Sen çok şanslısın, böyle bir oğlun var, benim de tek torunum, canım ciğerim derdi.
Ee, şimdi Nadire hangi yüzle mezuniyet yemeğine gidip birlikte kahve içsin yaşıtlarıyla diye düşünüp iç geçirirdi.
Bütün bunlar bir anda aklında dönüp durdu.
Sonra Arzu, yine heyecanla sordu:
Not ettin mi?
Öğrenci yurdunun karşısındaki kafede, gelecek cuma saat üçte.
Gel, bari biriyle bol bol sohbet ederim.
Başka da dostum yok, gelirsin değil mi?
Arzu’nun sesi bir an titredi, ve Nadire, nasıl olduysa kabul etti:
Tamam, geleceğim…
Telefonu kapattıktan sonra pişman oldu.
Aynanın karşısına geçti, yine telefonu eline aldı; Arzu’yu arayıp Yanlışlıkla evet dedim diyecekti…
Ama Arzu sürekli meşguldü, Nadire tuhaf bir huzursuzluk hissetti.
Gece dolabını açıp, oğlunun düğününde aldığı o mavi elbiseyi çıkardı.
Diran ve gelini Elif, onu ikna etmek için neler çekmişti, Elif onu alışverişe götürüp saatlerce elbise denetmişti.
Sonunda, o mavi elbiseyi herkes beğenmişti, hatta Nadire bile.
Oradan topuklu ayakkabıyı da aldılar.
Elif, kuaföre götürüp saçını da boyattı, güzel bir topuz yaptı.
Ondan beri bir yıldır Diran ile Elif ayrı eve çıktılar, çok mutlular.
Ve siyahlar akmış tekrar saçlarına, kime ne süslenecek, utanıyor da zaten kendini öyle görünce.
Nadire yine de saçını topladı, elbiseyi giydi, ruj sürdü ama sonunda sildi fazlaca iddialı buldu.
Kafede tıklım tıklım insandı, Nadire vaktinde geldi.
Arzu hemen fark etti:
Ay Nadire, çok güzelsin, görmek ne güzel!
Arzu biraz kilo almış ama sanki gençleşmiş daha da.
Muhabbet ettiler masada.
Sonra Arzuyu biri çağırdı, Nadire meyve suyunu yudumlayıp etrafı izledi, fondaki müzikleri dinledi.
Sanki özel seçilmişti, gençliklerinde dans ettikleri parçalar çalıyordu.
O zamanlar daha yeni yeni hayal kuruyorlardı.
Birden müziğin arasından bir ses duyuldu:
Sizinle dans edebilir miyim?
Başını kaldırdı, hemen tanıdı.
Paralel sınıftan Levent Çetindi bu adam.
Üçüncü sınıfta evlenmiş, Nadire de o zaman ona az hayran değildi.
Nadire, ne kadar güzelleşmişsin!
İlk kez böyle bir buluşmaya geldim, kimseyi tanıyamadım, seni hemen gördüm!
Elini uzattı, Nadire de kabul etti.
Leventle peş peşe birkaç dans ettiler, suskundu ikisi de.
Sonra Levent sordu:
Nadire, seni eve bırakabilir miyim?
Açıktan söyleyeyim, boşandım uzun zaman önce.
Bekleyen biri varsa sadece uğurlarım; geç oldu
Levent, Nadireyi evine bıraktı.
Ertesi gün de buluştular, bir daha hiç ayrılmadılar.
Nadire’nin nikah için elbise ve ayakkabısında gelini Elif yardım etti.
Karnı hafifçe çıkmıştı, Nadire yakında babaanne olacaktı diye utanıyordu, ben gelin miyim şimdi? diye.
Ama Elif kulağına fısıldadı:
Nadire Hanımcığım, siz ne güzelsiniz!
Hem Diran da çok sevindi, yaş fark etmez; mutlu olmak serbest!
Gerçekten, nikah sofrasında kocasına bakarken düşündü:
Artık benim de hakkım var mutlu olmaya.
Kendini affetti, Nadire sonunda kendine mutluluğu layık gördü.
Sen olsan bu hikaye hakkında ne düşünürdün?
Bir beğeni gönder, yorumunu da yaz.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



