Sensiz iki gün geçiremezsin! Hiçbir şey yapamazsın! diye bağırıyordu kocam, gömleklerini büyük bir valize tıkarken.
Ama yaptım. Yıldım mı, yıkıldım mı? Hayır. Belki oturup, iki çocukla nasıl geçineceğim diye düşünmeye, kendimi korkutacak türlü türlü şeyler hayal etmeye vaktim olsaydı, belki de aldatmasını affederdim. Ama öyle bir vaktim yoktu; kızları kreşe yetiştirmem lazımdı, ardından da işe koşacaktım. Kocam ise daha yarım saat önce kapıdan içeri süzülmüştü: yeni sevgilisinden memnun, kendine fazlasıyla güvenli.
Bu yüzden, pardösümü giyerken kısa ve net talimatlar verdim:
Elif, Badeye montunu giydir, kreşte de yemeğini güzelce yesin, öğretmeni şikâyet etti yine semizotu yemeğini yemiyormuş.
Mert, mümkünse bütün eşyalarını topla git, oyalama, bir daha geri dönmeyesin. Ev anahtarını da posta kutusuna at. Güle güle.
Elif, Badeden tam yarım saat önce dünyaya geldiği için hep büyük abla sayılırdı. Şimdi ikisi de dört yaşında. Her biri apayrı kişiliklere sahip. Elif, hiç sevmediği semizotu çorbasını bile neden gerekiyorsa yer, Bade ise inadından vazgeçmez: İçinde topak var, yemem, der.
İyi ki kreş evimizin tam dibinde, olsa olsa on dakika Kızlar çene çalarken insan başına neler geleceğini düşünemiyor bile. İşte de, kişisel meseleleri düşünmeye vaktim olmuyor; aile hekimi olarak randevularım dolu, arada acil çağrılar çıkıyor. Ancak akşam olup vestiyerde asılı kalan, kocama ait boş askıları görünce anladım; işte artık yalnızım. Ama benim hamurumda oturup ağlamak, halime yanıp dövünmek yok. Hayat yolunda her şey eskiden olduğu gibi, hatta daha iyi olmalı. Başımı ellerimin arasına alıp dert yanmak kolay; asıl olan, soğukkanlılıkla düşünüp çıkış yolu bulmak, bir parça umut yakalamaktır. Şimdilik mesela, yemek yapmak lazım.
Bizim kızlarla ne değişti ki? diye düşündüm, dolmalık biber doğrayarak. Kocam gitti, ne katkısı vardı ki? Şimdi hangi yük omuzuma kalacak? Yaparım elbet, hem de layıkıyla. Saatimi biraz düzenlerim, başka bir şeye gerek yok. Her şey yolunda, daha da güzel olacak. Düşünmek istemiyorum artık nerede, kimde, yine sevgilisinde mi Daha zor ama çok daha huzurlu. Yalnız kalmak bazen en büyük nimettir. Akşam kızlara Keloğlanın Maceralarından bir hikâye okuduktan ve öpüp yatırdıktan sonra banyoya gittim; makinenin işi bitmiş, çamaşırları asmam lazım.
Gece bir yandan çay demledim, yarına dair kafamı toparladım. Kızlar tıpkı aynısı; biri, diğerinin fotokopisi gibi ikizler sonuçta. İki çocuk büyütmek birden zormuş, derlerdi, bana hiç öyle gelmedi. Başkalarının bana acımasına da hep şaşırmışımdır:
Bizde her şey iyi, derim hep, parçalanan biri yok evde. İyi idare ediyorum.
Çaydanlık fıslayınca ballı melissa çayımı demledim, loş lambamı yaktım. Dışarıda karla karışık yağmur var, ama evin içinde sıcak ve huzurlu; sadece duvardaki saat tik tak ediyor
Tam o anda kapı çaldı. Açınca karşımda komşum Hacer Hanımı görünce şaşırdım. Bu yaşlı kadından pek hazzetmezdim. Yalnız bir emekli; sabahları sıska köpeği Zarifle çıkardı, bana selamı bile eksik, dudaklarını büzerek geçerdi. O köpeği birkaç defa çöplükte görmüşlüğüm var; zayıf, tüyleri dökülmüş; gözleriyle atılan çöpe bakar. Demek ki Hacer Hanım acıyıp sahiplenmiş. Ne onu ziyarete gelen var, ne de kendisi bir yere gider; kedisinden çok köpeğiyle gezerdi artık.
Rahatsız ettim, kusura bakmayın dedi şalına sarılıp, akşam gördüm eşiniz arabaya eşya yüklüyordu, gitti mi?
Sizin derdiniz değil, dedim sertçe.
Doğru, eşiniz umrumda değil. Sadece şunu söylemek isterim; bir gün yardıma ihtiyacınız olursa, ben buradayım. Kızlarınıza bakabilirim, neye ihtiyacınız olursa.
Buyurun girin, dedim. Adınız neydi? dedim, çay bardağını doldururken. Yanına da tabakta kurabiye koydum: Buyurun, alın.
Benim adım Hacer. Sizin de adınız Zeynep, biliyorum. Bak Zeynep Kızım, diyerek bir kurabiye kırdı, sana yük olmam. Bil isterim, ihtiyacın olursa seve seve yardımcı olurum, hem de para için değil, sırf gönül rızasıyla. İnan, bana mutluluk verecektir. Hacer Hanım bir yudum içti, başını salladı:
Ne güzel, ne hoş kokuyor Bu melissa mı? Benim de yazlıkta bolca çeşit otum vardır, melissa da ekerim. Yazın gel, dinlen, bolca yerimiz var. Orada bir elma ağacım var, dalları meyveyle dolar
Ben Hacer Hanımı derin derin seyrettim; neden bu kadın bana uzak gelmişti ki? Belki yüzüme yağ çekip sorular sormadığı için, kızlarımla ilgileniyormuş gibi yapmadığı için Diğerleri gibi ruhuma girmeye çalışmaz, susup geçip giderdi yanımdan. Ben de ona burnu havada, kibirli demiştim. Halbuki şimdi sorup sormadan yardım öneriyor, eşim hakkında tek laf etmiyor, zaten canımı yakacak tuz basmıyor.
Şimdi ona yeni gözle bakıyorum: Tertemiz, ayakkabıları yepyeni, saçları sıkı topuz, elbisesi dantelli yakalı. Üstelik leziz bir koku yayılıyor, belki hafif kolonyası.
Hacer Hanım’ın yazlıktaki elmalarını, küçük ama sıcacık banyosunu, yaz boyunca gölde yaşayan ördeklerini anlattıkça içim hafifledi, kuşkularım dağıldı, ruhum ısındı
O günü hâlâ çok iyi hatırlıyorum, aradan beş yıl geçse de. Kocam yüzüme bağırırken, Boyun eğeceksin, yapamazsın! derken
Ama geçti gitti.
Artık Hacer Hanım usta elleriyle elmaları dilimleyip, tart hamurunun üstüne güzelce diziyor ve tepsiyi fırına sürüyor. Salatalar zaten hazırlanmış, fırında dana güveç pişiyor. Bugün en sevdiğim komşumun doğum günü. Ağustos ayı. Yazlığın kapı penceresi ardına kadar açık. Etrafa mis gibi elmalı kek kokusu yayılıyor.
Beni ne çok kurtardı bu kadın diyorum, fırından pembeleşmiş yanaklarıyla bana bakan Hacer Hanıma sevecen gözlerle bakarken.
Onsuz ne yapardım? Kızlar şimdi okul çağında, dokuz yaşında. Her yazımızı burada, bu sıcacık yazlıkta geçiriyoruz; göl, arkadaşlar ve sevdikleri Hacer Nine var burada. Gönülden, içten, candan bir aile
Ben gidip biraz daha elma toplayayım, komposto kaynatırız, dedim, sepetime sarılıp bahçeye çıktım.
Elma ağacının gölgesinde, serinliğin altında Zarif yatıyor. Kim derdi ki, çöplükte kemikleri sayılan o zavallı köpek böylesine güzel bir labradora dönüşecek?
Her şeyi değiştirense sevgi. Yalnızca sevgi hepimizi hayatta tutan şey, diye düşünerek Zarifin önüne bisküvi bıraktımDallar arasından sızan güneş, saçlarımı okşarken kollarımı usulca uzatıp bir elma aldım; hafif ısırınca ağızda dağılan o tat, çocukluğumdan kalan bir huzur gibiydi. Bahçede Elifle Bade kahkahalar atıyor, Zarifin kuyruğu havada koşturuyordu. Çok geçmeden Hacer Hanım pencereyi aralayıp seslendi:
Zeynep kızım, çay demlendi, kek de hazır, hadi gelin!
Sanki hayat, fırtınalardan geçmiş, şimdi kollarını açıp, en güzel günlerini sunuyordu bana. Geriye dönüp düşününce, o yağmurlu akşamı, boş askıları, kapıdan çıkan kocamı… Hepsi bir yolun başlangıcıymış meğer; korkmadığım, kaçmadığım, üstüne yürüdüğüm hayatımın en güzel yanı artık yanımda. Hiç ummadığım bir dostluk, yeni kökler, bambaşka bir aile…
Elmayı sepete koyup kollarıma kızlarımı aldım. Onların minik elleri ellerime sıkıca tutundu. Hacer Hanım kapıda gülümsüyor, Zarif yanımızda mutlu mutlu havlıyor, içimde kocaman, tarifsiz bir huzur dalgası yükseliyordu.
İçeri dönerken, yüreğimde tek bir cümle yankılandı: Yeniden başlamaktan, iyiliğe güvenmekten ve sevmekten asla korkma. Çünkü bazen, gerçek aileyi kan bağı değil, kalbin seçimleri kurar. Ve öyle bir aileyle, dünya en zor anlarında bile bir parça elma kadar tatlı, bir tabak kek kadar sıcak olur.




