İkisi birlikte hastaneden çıktılar. Ne onları karşılayan vardı, ne kamera çeken, ne de çiçek getiren Zaten adama çiçek vermek de biraz tuhaf olurdu. Yoksa anne sağdı, durumu da gayet iyiydi. Sadece, çocuk ona hiç ama hiç lazım değildi. Bunu da kocasına en baştan açık açık söylemişti, hiçbir şeyi gizlememişti. Ama adam ısrar etmiş, yalvarıp yakarmış, küçük tehditlere bile başvurmuştu.
Sonuçta neredeyse kırk yaşına gelmiş, hâlâ bir çocuğu olmamıştı. Ya bu onun hayatta kendi soyunu sürdürmek için tek şansıysa? Anlaşmaya vardılar Eşi çocuğu doğurdu, hemen ardından boşandılar ve kadın, hiçbir tereddüt göstermeden nafaka ödemeyi kabul etti.
Mehmet ilk başta buna karşı çıktı, gururu incindi. Ama eski eşi dedi ki:
Hayat uzun, ne olacağı belli olmaz. Sen artık delikanlı değilsin, ben senden bayağı genç sayılırım. Gerçi çocuğu istemiyorum ama sonuçta o benim de evladım, biraz da olsun güvence kalsın sizin için. Şimdilik…
Endişeli günler başladı ama Mehmet yılmadı. Baksana, etrafta ne kadar yalnız anne var! O neden kötü olsun? Ayrıca evlatlık çocuk dolu etrafta Sanki bir erkek evladı oldu diye mahvolacak? Hayır işte, küçük Emre Mehmetoğlu günden güne büyüyüp, kilo alıp, mutlu bir çocuk olarak yetişti.
Ama Emre biraz daha büyüyünce annesiyle ilgili sorular sormaya başladı. Ama bir çocuk nasıl anlatılır ki, annesinin onu hiç istemediğini? Mehmet ancak bir hikâyeyle kurtarabildi kendini:
Seni apartmanın bodrumunda buldum.
Hangi bodrumda?
Şu yan binanın altındaki, bak orada…
O andan sonra bodrum, Emrenin aklını başından aldı. Gezintiye çıktıklarında, babasının dalgın anını denk getirip apartmanın havalandırma pencerelerine gizlice bakıyor, annesini fısıltıyla çağırıyordu. Ama cevap hep sessizlik oluyordu
Ta ki bir gün Bir gün Emre gerçekten bir ses duydu! Küçük yüreği duracak gibi oldu, sonrasında öyle bir çarptı ki başka hiçbir şey duyamadı göğsündeki o heyecandan başka.
Apartman kapısı yarı aralıktı, Emre bodruma koştu. İlk başta içerisi oldukça karanlıktı ama gözleri hemen alıştı. Emre daha derinlere ilerledi, bağırmaya çalıştı fakat boğazı düğümlendi, ancak gözyaşlarıyla karışık bir fısıltı çıkabildi:
Anne, anneciğim, burada mısın? Ben geldim, Emre Seni bulmaya geldim!
Ama annesi cevap vermiyordu. Emre durup, yine hıçkırdı ve sessizliği dinledi. Bir köşeden hafif bir hışırtı geldi, Emre gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve sese doğru yürüdü.
Belki annesi hasta, çok kötü durumda Yoksa şimdiye kadar çoktan çıkar, onu bulurdu. Ama olsun, şimdi kendi bulacak annesini ve o kadar çok sevinecek, o kadar mutlu olacak ki!
Emre ileri yürüyordu; ağlıyor ama aynı zamanda gülümsüyordu. Tanıdığı bütün çocukların anneleri vardı, sonunda onun da olacaktı! Ama köşede, birkaç bez parçasının üstünde, yalnızca bir kedi bekliyordu Emreyi. Kedinin bakışları ürkekti ve altındaki minicik yavruyu korumaya çalışıyordu.
Anne?
Hayal kırıklığı Emreyi neredeyse ortadan ikiye böldü, ayakları güçsüzleşip yere oturdu. Sonra başını kaldırdı ve tekrar kediye baktı
Beş yaşındaki bir çocuk bambaşka bir mantık yürütür. Bu yaştaki aklın bambaşka bir doğruluğu vardır, yetişkinlerden çok daha sahici ve anlaşılır bazen.
Emre bir süre kediye bakıp düşündü Kreşteki Meryemi hatırladı. O, upuzun saçlarıyla övünüyor, babam devmiş diyordu. Arda ise babasının uzaylı olduğuna yemin edip herkesi inandırmıştı. Peki, onun annesi neden bir kedi olmasındı ki?
Kedi de hissetmişti, bu çocuk ona ya da yavrusuna zarar vermez. Usulca yaklaşıp küçük eline kafasını yasladı.
Sen gerçekten benim annem misin?
Emre öyle içten sormuştu ki bunu, öyle inanmak istemişti ki, sonunda kendisi de inandı. Şimdi birisi ona aksini iddia etse kavga çıkarırdı. Çabucak kediyi kucağına alıp sımsıkı sarıldı, kedi de ona kucak açtı.
Mehmet, oğlunun yokluğunu hemen fark etmedi ama fark edince hemen seslendi. Emre meydanda görünmedi. Mehmet, parkta dört dönmeye başladı, çalıların altına baktı.
Emreee! Oğlum, çık hadi! Emrecik, neredesin?
Mehmetin saçına birkaç yeni beyaz tel ekleyen uzun, sancılı dakikaların ardından, bodrumdan Emre çıktı. Elinde kedi ve yavrusu, ağır adımlarla babasına doğru yürüdü. Ona şöyle dedi:
Annemi buldum. Bu da galiba benim kardeşim İkisi de o bahsettiğin bodrumdaydı.
Mehmet donakaldı, ne diyeceğini bilemedi. Her şeyi bir anda dökmek mi gerek oğluna? Ama nasıl? Öylece, oğlunun dediğini kabul etti.
Peki, bunun gerçekten senin annen olduğunu nereden anladın?
Emre omuz silkti:
Biliyorum işte O bana öyle bir baktı ki! Baba, hadi eve gidelim. Sanırım annem çok yoruldu.
Emre mutluluktan havalara uçuyordu. Annesi bulunmuştu! Hem de kardeşi erkek çıkmıştı bu daha da iyi, birlikte daha güzel oyunlar oynayacaklardı. Gece olunca da anneleri kendilerine masal anlatıp mırlar
Kreşte de arkadaşları yüz vermedi. Ne var bunda canım, annesi kediymiş! dediler. Bak Kaanın babası uçak, fotoğrafını bile göstermişti.
Mehmet uzun süre kafasını kurcaladı, oğluna ne zaman ne söylemeli, nasıl anlatmalı Sonra Emrenin neşesine bakıp boşverdi. Zamanla her şey yerine oturur
Eve döndüklerinden beri evde full bir curcuna. Emre kedilerle birlikte zıpladı, koşturdu üçü birden evi altüst ettiler. Daha genç ve yaramaz bir kedi bu hızdan hiç şikâyetçi değildi zaten.
Yeter çocuklar, delirteceksiniz beni! diye söylendi Mehmet, dağılmış eşyaları toplarken.
Elinde ayakkabı ipiyle duran Emre, yavru ve anne kedi durup Mehmete baktı. Sonra birbirlerine bakıp omuz silktiler ve babalarını delirtmeye devam ettiler. Çünkü neden mi? Çünkü anneleri izin vermişti!
O günlerden öğrendiğim ise şu: Bazen hayatı çocukların gözleriyle görmek insanın gönül bahçesine umut ekecek bir güce sahipmiş. Bir çocuğun inancını kırmaya gerek yok; zaman, her şeyin cevabını kendi getiriyor.




