Römork: Türk Yollarında Taşımacılığın Vazgeçilmez Parçası

ÇEKİ DEMİRİ
Kaan artık gezmelerden, bir gecelik ilişkilerden, bitmek bilmeyen buluşmalardan o kadar yorulmuştu ki; sıradan, neşeli, bir o kadar da akıllı Selviyle tanışınca derin bir nefes aldı: İşte bu! Cafede oturdular, Kadıköy sokaklarında müzisyenleri dinlediler, onun işteki başarılarından, Selvinin ise modern Türk şiirine olan aşkından konuştular.
İkisi de elmalı Rus salatasını (olivye) tercih edince, göz göze gelip gülümsediler: Bunu ilerletmek lazım.
Selvi, kendi evini davet için seçti.
Akşam yemeğine çağırınca Kaan en iyi gömleğini giydi, sakalını tıraş etti, Selvinin en sevdiği bir şairden anlamadığı mısraları ezberledi, çiçek ve nar gibi bir Şarap aldı.
Kanatlı gibiydi, kendinden emindi.
Kendine güveni İstanbul kedileri gibiydi; mama kabına on beş kez yürüyenlerden.
Her şey akıllıca planlanmıştı, farklı tek bir şey hariç: İyi akşamlar, benim adım Can.
Annem duşta, içeri geçebilirsiniz.
Kaan kaldı yerinde.
Karşısında çocuk gibi ama dev gibi birinin kare yüzüyle yukarıdan bakan biri vardı.
Can, Kaana elini uzatırken Kaanın kafasını avcunun içine sığdırabilirdi.
Başta yanlış dairedeyim sandı Kaan ama Can bir anda annesi gibi burnunu tutup gülerek hapşırınca şüphesi kalmadı: doğru yer.
Kaanın keyfi tepetaklak oldu; şarap soğudu, çiçekler soldu.
Kaan içeri geçti, Canın spor ayakkabılarını görünce neredeyse küçük bir çığlık attı.
Kendi ayakkabısını giyse, Canınkiler hâlâ büyük gelirdi.
Selvi de oğlunun yanında neredeyse kayboluyordu.
Kaan içinden Keşke kadınlar altının değerini böyle arttırsaydı, dedi.
On yıl sonra bir hediyeden alyans elde!
Bu düşüncelerle mutfağa yöneldi; masa kuruluydu, Can ise sandalye kullanmadan perde asıyordu.
Beş dakikaya geliyorum! diye seslendi Selvi duşun ardından.
O beşler tam beş kere geçti, Selvi sonunda nefis bir elbiseyle, makyajlı, ışıl ışıl salona girdi.
Kaanın suratını görünce her şeyin sebebini hemen anladı ve tüm neşesi kaçtı, romantizm pencereden uçtu gitti.
Yemekleri sessizce koydu önlerine, şarabı döktü bardağa.
Kulak asmadı Kaana.
Niye oğlun olduğunu söylemedin? dedi Kaan, içinden kırgınlık geçirerek.
Korktun mu takımdan? dedi Selvi buruk bir tebessümle.
Takım mı, koca tren vagonu resmen!
Büyük, değil mi?
Sırf babasına çekmiş, Tekirdağlı.
Boyu, gücü tam babası gibi.
Ormanda çıplak elle domuz avlardı!
Şimdi nerede peki? dedi Kaan, sesi titrek.
Turnede.
Adı duyulmuş ayı ile beraber.
Bizi ve Canı büyük bir sahne için bıraktı.
Ara sıra mektup yollar.
Yazısı öyle bir şey ki, kesin ayı yazıyor; onun vicdanı daha çok!
Kaç yaşında? Başını duvara çevirdi Kaan.
On dört yeni geçti, geçen hafta kimliğini aldı.
Zorla mı?
Çok komik!
Yine sessizlik çöktü sofraya.
Sohbet tutmuyordu.
Biraz daha et alabilir miyim? diye uzattı Kaan tabağını.
Beğendin mi?
Hayatımda yediğim en güzel et bu, ne eti?
Geyik eti.
Can pişirdi.
Vay!
Bayağı hünerliymiş.
Babadan miras.
Yanında eski bir yemek kitabı, bir set bıçak, balıkçı kamışı, bir sandal ve birkaç garip eşya da bıraktı.
Sandal mı? Kaanın ağzı sulandı.
Aynen, bodrumda duruyor.
Yani duruyor desem de, bazen kullanıyor.
Balıkçıdır oğlum.
Bu sırada Selvi’nin telefonu titreşti.
Özür dileyip odaya gitti.
Galiba artık eve gitmeliyim, diye içinden geçirdi Kaan.
Buradan bir umut çıkmazdı.
Bak Kaan, aslında şöyle bir şey var Selvi heyecanla döndü mutfağa.
İşyerinde acil bir durum çıktı.
Canla bir-iki saat kalabilir misin?
Ben?
Canla?
Neden?
Reşit değil ya, ne olur ne olmaz.
Evde neler yaşanır kim bilir
Çalınıp gitmesinden mi korkuyorsun?
Bak şimdi, Selvi ses tonunu değiştirdi, Sana bu akşam ve dadılık için ödeme yapacağım; sonra bir daha da aramam, anlaştık?
Ne yapacağım onunla?
Ne bileyim, erkek erkeğe konuşun.
Ben kaçtım!
Kaan cevap veremeden Selvi evi terk etti.
Kaan, mutfakta telefonunun şarjı bitene kadar oturdu, eti ve şarabı bitirdi, Selvi hâlâ dönmemişti.
Canın odasında tanıdık sesler duyunca yaklaştı, Olamaz, diye mırıldandı ve kapıyı tıklattı.
Açık, dendi içerden.
Kaan içeri usulca girdi, gözüne ilk çarpan; koca bir tahta hedef, içine saplanmış bıçaklar ve oklar.
Duvar deliksizdi; isabet her zaman tamdı.
Masada eski bir pikap, hoparlörden hafifçe Iron Maiden çalıyordu, Kaan bayılırdı.
Can köşede oltasını tamir ediyordu.
Odada çeşitli kupalar, tavanda boks torbası, TVnin yanında yepyeni bir oyun konsolu
Annen seni iyi besliyor ha, dedi Kaan imrenerek.
Böyle bir oda her gencin, hatta kendi hayaliydi.
Yazları çalışıyorum, diye karşılık verdi Can, Kaan bir an utandı.
Meğer Selvinin dibine kadar emek harcayan cüzdan hayali boşunaymış, çocuk kendi ayakları üstünde duruyormuş.
Telefonumu şarj edebileceğim bir şey var mı? dedi Kaan.
Tren setinin yanında duruyor, dedi Can başıyla.
T-tren seti mi? Kaan kafasını çevirdi, ve devasa bir model tren maketiyle karşılaşınca adeta büyülendi.
Sen mi yaptın? dedi, büyüyü bozmaktan çekinir gibi.
Aynen.
Her ay parçalar biriktiriyorum; ikinci bir kat ve köprüler yapmak istiyorum.
Yakında yeni raylarım da gelecek.
Kaanın içi sevinçle ve hayretle ısındı.
Bir tur attırabilir miyiz? diye sordu Cana.
Tabii, sen bekle, dedi Can; köşesinden kalktı, adeta odayı tek adımda geçti.
***
Selvi bir saat sonra döndü.
Kaanın kaçtığını sanıyordu, ilk işi Canın odasına bakmak oldu; ikisi diz çöküp treni birleştiriyordu.
Kim daha çocuk bellisizdi.
Kaan, eve gitme vaktin geldi, dedi Selvi yorgun bir sesle.
Off, kaç oldu saat? diye yerinden fırladı Kaan.
On buçuk, diye esnedi Selvi.
Yarın yine işte kriz var, uyumalıyım.
Kaana kapıya kadar eşlik etti, yanaklarından öptü, eline para uzattı.
Kadından para almam ben, dedi Kaan küçümseyerek.
Tamam.
Yine de teşekkürler, benim çekimle ilgilendiğin için.
Kaan bir tebessümle ayrıldı.
***
Selvi, merhaba Tekrar uğrayabilir miyim? diye aradı Kaan birkaç gün sonra.
Bilsen, işim başımdan aşkın.
Hep meşgulüm, son sefer de
Peki, Canı görebilir miyim?
Canı? dedi Selvi şaşkınca.
Evet Belki biraz oturur, birlikte vakit geçiririz.
“Bilmem ki Ona sormalı.
“Ben sordum bile, olur dedi.
Yeni bir oyun aldım, onun x-boxı için.
Sessizce takılırız, sen de işine bakarsın.
“Pekala, gel bu akşam.
O gece Kaan, tüm havasını bırakarak geldi.
Ne gömlek, ne parfüm, ne şarap, ne o anlamsız bakışlar Siyah bir tişört, üstünde rock grubu logosu; omzunda dolu bir çanta, çerez ve gazozla dolu.
Yüzünde çocukça bir sevinç.
Sessiz olun ha, saat ikiye kadar görüntülü toplantım var, dedi Selvi; üzerinde ev sabahlığı, yüzünde maske, ağzında soğan kokusu.
Kaan başını salladı, Canın yanına geçti.
O akşam Selvi, Kaan ve Canı Balabanov ve Guy Ritchie filmlerini hararetli tartışırken zor ayırdı.
Hatta saatlerce sürecek bir sinema maratonu planlamışlardı ki, Selvi ikiniz de kötü zevk kurbanısınız, diyerek Kaanı kapıya alıp uğurladı.
Cumartesi yem almayı unutma! diye bağırdı odadan Can.
Ne yemi? diye bakış attı Selvi.
Şey Turna balığına gidicez.
İyi bir yem satan bir dükkan biliyorum dedim.
Cidden, asırlardır balık tutmuyordum!
Vay canına, siz baya arkadaş olmuşsunuz.
Benle hiç gezmek istemiyorsun herhalde?
“Sen de gel, sandviçleri yaparsın.
Tabii ya, başka işim kalmadı.
Hadi gidin bakalım, zaten işim gücüm çok.
Hem çocuk da oyalanır.
***
Bir ay böyle geçti.
Selvi kendini tamamen işe verdi, aşka meşka nefes kalmadı.
Ama Kaan ve Can zamanı gayet verimli geçirdi; tren maketini tamamladılar, göle kerevit avlamaya gittiler, Canın baba mirası eski bir reçeteyle evde boza yaptılar.
Can, Kaandan ormanda yol bulmayı ve kızlara nasıl yaklaşılır öğrenirken, Kaan ise Cana ilk kez bir kızı davet etmeye yardım eti.
Hayat tıkırında gibi gidiyordu; ta ki, bir akşam kapı öyle bir çalındı ki spotlar düştü.
Selvi açtığında, keskin bir domuz eti kokusu ve karşısında eski kocası, Canın babası: Cemil.
Her şeyi düşündüm, dedi diz çökerek bile Selviden uzundu, Potinle (ünlü domuzu) yorulduk.
Sakin bir aile istiyoruz.
Para biriktirdim, seni ve Canı memlekete, Edirne köyüne götüreceğim.
Hayatımızı huzura adayacağız.
Sen çalışmazsın, biz oğlumla balık, av
Hah!
On yıl geçti, sen şimdi fark ettim diyorsun.
Domuzun da geri geldi mi ailene?
Yok Aslında o bana haber vermeden bir film şirketiyle anlaşmış, dedi öfkeli.
Demek mesele buymuş. Selvi kollarını göğsünde kavuşturdu.
Seni bırakıp başkasına kaçtı!
Önemli değil.
Esas mesele Şimdi
Bitiremeden Kaan, Selvinin tişörtüyle çıktı holde.
Selvi, senin tişörtü aldım.
Kendi gömleğim boyaya bulanmış; az önce Canla maketi
Allahım, şu evde biri cümlesini sonuna kadar getiremeyecek mi? dedi Selvi, gözleriyle sırayla baktı hepsine.
Bu kim? dedi Cemil, yumruğunu Kaana doğrultarak.
Bu bu dedi Selvi afallayarak.
Tam o an Can fırladı.
Bir hareketle babasının kolunu büktü ve duvara yapıştırdı.
Bu da mı çekici? dedi dişlerinin arasından.
Can!
Oğlum!
Benim, baban!
Ne çekici?
Sade yük, çekici; bize kalan her şeyi götürmemize yardım eden biri.
Ama ben size hiç bir şey
O an Cemil de kendi lafının nereye vardığını anladı.
Kaan ve Selvi, köşede birbirine sokulmuş, devlerin mücadelesini izliyordu.
Tamam, tamam!
Bırak! dedi Cemil, Can nihayet kolunu bıraktı.
Aferin!
Tıpkı bana çekmişsin.
Yarın domuz avı yapabiliriz, beraber vakit geçiririz.
Belki tekrar bir aile oluruz.
Sonuçta babanım ben, yabancı değil, diye Selviye bakıyordu.
Selvi kararsızdı.
Bir Kaana, bir eski eşine baktı.
Evet, anlıyorum, dedi Kaan ve çıkmaya kalktı.
Üzgünüm
***
Ertesi gün baba-oğul erken çıktı, Can akşam tek başına döndü.
Baban nerede? dedi Selvi telaşla.
Gitti, dedi, ayakkabılarını çıkararak.
Nasıl gitti?
Kalktı, gitti?
Tam öyle değil, başını salladı Can.
Domuzla gitti.
Çekiye koydu, götürdü.
Yeni partneri oldu sanırım.
Beni şehirde indirdi, gitti.
Allahım ne ahmağım ben, alnına vurdu Selvi.
Kaanı aramalıyım.
Gerek yok, biraz önce vedalaştım.
Beni eve getirdi.
Yarın uğrayacak.
Telefonu evde bırakmıştın, nereden bildi seni nerde bırakacağını?
Dedi ki, takip ettim sizi, emin olmak istedim: sen ve annen iyisiniz diye.
Bunu mu söyledi?
Evet.
Bir de, artık size öyle bir çekildim ki kolay kolay kopamam dediSelvi bir süre sustu; mutfaktaki çaydanlığın cızırtısı gibi, evin içinde kalakaldı bu sessizlik.
Sonra usulca oğluna baktı: Mutlu musun? dedi, akşam gölgesinde bir sır verecekmiş gibi.
Can başını salladı; gözlerinde huzurlu bir parıltı vardı: Çok, dedi.
Artık kendime ait bir ailem varmış gibi.
Belki biraz garip, ama…
güzel garip.
Tam o sırada kapı çaldı.
Kapının önünde Kaan vardı, elinde yine bir çanta.
Balık yemleri, diye gülümsedi, ama biraz da kek getirdim.
Çünkü aile çay saatleri öyle olurmuş.
Selvi bakakaldı; her şeye rağmen, hayatın sürprizleriyle, eksikleriyle tamamlanan bir bütün olduğunu o anda fark etti.
Kaan, Canın yanına geçti; beraber mutfağa girdiler.
Can, Kaan’a döndü: Hadi trene bakalım mı?
Artık tam bir çekiciyle çekeceğiz yükü…
hem üçümüz, dedi.
Selvi bir an onları izledi, gözleri doldu.
Geçmişin gölgesi, geleceğin belirsizliği, bugünün minik mucizesi mutfağı dolduruyordu.
Kaan, Selviye baktı ve hafifçe gülümsedi: Hayatın treninde vagonlar, yükler değişir.
Çekici aynı kalsa yeter, değil mi?
Selvi bir an sustu; sonra kahkahasıyla tüm odayı aydınlattı.
Çaydanlık ötüyor, tren maketi dönerken içeride minik bir aile, nihayet rayına oturuyordu.
Dışarıda akşam kararıyordu; içeride ise her zamankinden sıcak bir hayat akıyordu.

Rate article
Lifequest
Römork: Türk Yollarında Taşımacılığın Vazgeçilmez Parçası