Beğenmiyor musunuz? O zaman kapı orada, buyurun çıkın, dedi Gülseren istemeden gelen akrabalarına.
Gülseren, otuz yıl boyunca suskun yaşadı. Kocası bir şey dedi mi o sadece başını salladı. Kayınvalidesi ansızın gelirse hemen çay koydu. Baldızı eşyalarıyla çıkageldiğinde de köşe odayı hazırladı. Birkaç günlüğüne geldim, dedi baldız. Üç ay boyunca gıkını çıkarmadan yaşadı.
Ne yapabilirdi ki? Kavga etse herkes onu kötü gelin bilirdi. Reddetse, kalpsiz derlerdi. Gülseren sabretmeyi öğrendi. Hatta zamanla nasıl olup da kendi hayatının başkalarının isteklerine hizmet etmeye dönüştüğünü fark etmemeye bile alıştı.
Kocası Mustafa Bey sade bir insandı. İnşaat şantiyesinde usta başıydı, dost meclislerinde, akşam sofralarında işten, patrondan söverek içki içerdi. Gülserene hep benim çalışkan hanımım derdi, arada bir gece yarısı neden ağladığını anlamazdı. Yorulduysan dinlen, derdi. Akrabalar gelmişse doyurursun, olur biter. Her şey ona göre basitti.
Mustafa Beyin ölümünden sonra Gülseren büyük bir apartman dairesinde, İstanbulun Üsküdarında yalnız kaldı. Taziye günü, gelenekler neyi gerektiriyorsa masalar kuruldu, dualar okundu, rakılar içildi, iyi adamdı denildi. Akrabalar geldi, ağladı, gitti. Gülseren ise içinden; Şimdi artık biraz nefes alabileceğim, diye geçirdi.
Ama işler pek öyle yürümedi.
Daha bir hafta geçmeden baldızı Sabahat aradı:
Gülseren abla, yarın geçiyorum, alışveriş getireceğim.
Hiçbir ihtiyacım yok Sabahat.
O nasıl laf öyle, ben eli boş gelmem.
Sabahat iki poşet pirinç ve makarna ile geldi ve bir istekte bulundu: Oğlu Emre, İstanbula üniversite için gelmiş, geçici olarak burada kalabilir miydi? Gülseren kibarca itiraz etti:
Oğlunun yurdu olacak.
O işler ne zaman olur! Şimdi nerede kalacak çocuk, otogarda mı?
Gülseren razı geldi. Emre köşe odaya yerleşti. Evi dağınıktı; çoraplar koridorda, tabaklar lavaboda, geceleri şarkılar yüksek sesle Üniversiteyi de kazanamadı ya zaten. Kurye olarak çalışmaya başladı, evi bir tür geçici merkez gibi kullandı.
Emre, istersen başka yerde kal, olur mu? dedi Gülseren bir ay sonra hafifçe.
Gülseren abla, gidecek param mı var benim? Kira pahalı.
İki hafta geçmeden bu sefer Mustafanın önceki eşinden olan kızı Birsen geldi. Yanında otuz yıllık küskünlüğü ve şikayetleriyle:
Babam sana evi bıraktı, bana ne oldu? Ben de kızıyım!
Gülseren afallamıştı. Ev kanunen kocasının üstüneydi, şimdi ona kalmıştı. Ama Birsen sanki hırsızlık yapmış gibi bakıyordu.
Ne kadar zor durumda olduğumu anlamıyor musun? dedi Birsen. Çocuğumla yalnızım, kirada sürünüyorum!
Gülseren anlatmaya çalıştı: Burası benim tek evim, başka param yok, ne yapacağımı bilmiyorum. Ama Birsen dinlemedi bile. O buraya empati görmeye değil, adalet istemeye gelmişti.
Sonra işler iyice karıştı.
Aile üyeleri kapıyı daha çok aşındırmaya başladı. Bazen kayınvalide gelir, Bu evi sat, küçüğünü al derdi. Bazen Sabahat yeni bir akrabayla çıkagelirdi. Bazen Birsen farklı farklı iddialarla gelirdi.
Gülseren her gelişte sofrayı kurdu, çay demlerdi, bütün laflarını dinlerdi.
Bir gün konu artık su yüzüne çıktı:
Gülseren, üç oda zaten sana fazla, dedi Sabahat çayını karıştırarak. Sat şunu da küçük bir ev al, artan parayla çocuklara yardım et.
Hangi çocuklara? Gülseren anlamadı.
Birsene, Emreye. Kolay mı onların hayatı?
Gülseren şöyle bir baktı hepsine. Ve o an anladı: bunlar teselliye gelmemişti. Bölüşmeye gelmişlerdi.
Şikayetiniz varsa, buyurun çıkın, dedi içten bir huzurla.
Bir sessizlik oldu.
Ne dedin sen? diye sordu Sabahat yavaşça.
Çıkın dedim, dedi Gülseren daha yüksek sesle. Burası benim evim.
Hepsi Gülserene sanki başka bir dil konuşuyormuş gibi bakakaldı. Ya da ağzından küfür çıkmış gibi.
Nasıl konuşuyorsun sen öyle? ilk toparlanan Sabahat oldu. Sonuçta aileyiz!
Ne ailesi? dedi Gülseren yavaşça. Sadece yemek ve televizyon için uğradığınız aile mi?
Anne, sen de duydun mu? diyerek kayınvalidesine döndü Sabahat. Hep söylüyordum işte, kendini ne zannediyor!
Kayınvalide suskundu. Zaten nadiren konuşurdu. Yalnızca derin derin bakar, iç çekerek başını sallar, herkes de bilirdi: Hayırsız Gülseren yine yanlış yaptı.
Ayşe Hanım, dedi Gülseren, otuz yıl bana nasıl yaşayacağımı, kocaya nasıl hizmet edeceğimi, sofra nasıl kurulur hep öğrettiniz. Gece uyuyamaz, ağlardım. Ne derdiniz? Sabret. Bütün kadınlar sabreder. Hatırlıyor musunuz?
Kayınvalide dudaklarını sıktı.
İşte ben de sabrettim. Ama artık bitti. Kanisterdeki yağ gibi; vardı, bitti…
Sabahat çantasını kaptı:
Emreye anlatacağım her şeyi! Gerçek yüzünü görsün!
Anlatın, yeter ki onu alın buradan. Yarın. Yoksa eşyasını kapının önüne koyarım.
Hepsi çıktı. Kapı öyle bir çarpıldı ki avizenin camı titredi. Gülseren mutfağın ortasında kaldı. Elleri titriyordu. Kalbi küt küt atıyordu. Musluktan bir bardak su içti.
Düşündü: Allahım, ben ne yaptım?
Sonra: Ne ki yani yaptığım? Kendi evimden misafir kovdum sadece.
O gece gözüne uyku girmedi. Döndü durdu yatakta. Aklı hep aynı düşüncelerle, çamaşır makinesindeki çarşaf gibi dönüp durdu. Ya aslında onlar haklıysa? Bencillik mi etti? Sabretmek gerekmez miydi?
Ama sabahleyin anladı: Sabır, geçiciyse sabırdı. Ama o otuz sene dayanmıştı. O artık sabır değil, pes etmekti.
Emre iki günde toplandı çıktı. Sabahat gelip oğlunu alırken yüzüne bakmadı bile. Emre eşyalarını toplarken söylene söylene yaşlı cadı diye mırıldandı. Gülseren koridorda sustu. Eskiden olsa ağlardı, kendini savunurdu, yalvarırdı. Şimdi sustu.
Bir hafta sonra Birsen aradı:
Biz annemle konuştuk da, diye girdi söze temkinli.
Hangi annenle? diye araya girdi Gülseren. Senin annen 1992de öldü. Ayşe Hanım ise benim eski kayınvalidem.
Telefonun ucunda buz gibi sessizlik. Birsen bu cevabı beklememişti.
Tamam, tamam, diye aceleyle devam etti. Düşman olmayalım diyoruz. Sonuçta babam seni çok severdi.
Severdi, dedi Gülseren. Kendi bildiği gibi. Ama ev bana kaldı, hepsi yasal. Kimseye borcum yok.
Bari hakkaniyet açısından
Hakkaniyet mi? Gülseren acı acı güldü. Birsen, hakkaniyet olsaydı, bir defa doğum günümü kutlardınız. Para istemeden telefon açardınız. Hakkaniyet bundan ibaret olurdu.
Negatifleşmişsin, dedi Birsen buz gibi bir sesle. Yalnızlık seni fena değiştirmiş.
Hayır. Yalnızca artık rol yapmıyorum.
Günler sakız gibi uzadı. Gülseren tekrar hastaneye gitmeye başladı. O, Kadıköyde bir devlet hastanesinde temizlik personeliydi. Akşamları eve yalnız döndü, yalnız yemek yedi. Komşusu Makbule Teyze bazen börek, çörekle uğradı:
Gülseren, iyi misin? Canın sıkılmıyor ya?
Sıkılmıyorum.
Akraba uğramaz oldu mu?
Olmadı.
İyi yapmışsın, dedi Makbule Teyze şaşırtan bir sevinçle. Yıllardır onları gözdettim, ne zaman akıllanacak bu kız dedim! Aferin sana…
Gülseren gülümsedi. Uzun süre sonra, ilk defa içten gülümsemişti.
Ama en zor kısmı, onların kırılması değildi. En zoru, evdeki sessizlikti. Akşamları kimse hoş geldin demiyordu. Kimseye çay koymuyordu. Ve o zaman fark etti Gülseren: O, bir ömür başkalarının hayatı için yaşamıştı.
Peki şimdi? Şimdi kendi hayatını öğrenmesi lazımdı. Ve bu, Sabahatın bütün sitemlerinden daha çok korkutuyordu onu.
Bir ay sonra Sabahat yine geldi. Ne aradı ne sordu, Emreyi, kayınvalideyi ve Birseni de toplayıp kapıda bitiverdiler. Sanki bir çıkarma birliği gibi.
Gülseren kapıyı açtı. Karşısında hepsi birden.
Gülseren Hanım, dedi Sabahat, karar verdin mi artık?
Neyle ilgili? şaşırdı Gülseren.
Evi satmaya, deyip Sabahat koltukların birine çöküverdi.
Gülseren yüzlerine tek tek baktı. Ciddiydiler. Bir ay yalnızlık, nasılsa pes eder, bize yine teslim olur, diye düşünmüşlerdi.
Buyurun geçin, dedi Gülseren. Bari geldiniz.
Hepsi mutfağa doluştular. Kayınvalide hemen buzdolabını kurcaladı. Birsen telefonunu karıştırıyor, Sabahat masanın karşı ucunda ellerini üst üste koymuş.
Gülseren, dedi Sabahat, sen bu kadar masraftan, faturadan, tamirden tek başına nasıl baş edeceksin? Hem üç odayı ne yapacaksın?
Seviyorum bu alanı, dedi Gülseren gayet sakin.
Ama yalnızsın! dedi Birsen, telefondan kafasını kaldırarak. Bak ben internetten baktım: Bu evi satıp bir odalı bir yere geçersen taş çatlasa üç milyon lira kalır. Bir milyonu bana ver, çocuğum var. Bir milyonu Emreye ver, üniversiteye gitsin. Sana da bir milyonu kalsın.
Gülseren sustu. Birsenin yüzüne baktı. Bakımlı ellerine, şık çantasına…
Ben yani, dedi yavaşça, taşraya gidip size milyonlar dağıtayım öyle mi?
Hakkaniyetli işte! öfkelendi Birsen. Babam ömrünü bu eve verdi!
Hayır, dedi Gülseren sessizce. Evi devlet verdi. 1984te. Genç mühendisken Tadilatı da ben yaptım. Kendi maaşımla.
Gülseren, inat etme, araya girdi Sabahat. Biz adam gibi konuşmaya geldik. Aileyiz biz sonuçta.
Ve işte o anda Gülserenin içinde bir anahtar çevrildi. Tık ışık söndü.
Aile mi? dedi. Peki nerede o aile? Ben üç sene önce ameliyat olmuştum, aranızdan kim ziyarete geldi? Sabahat, geldin mi?
Sabahat kıpır kıpır oldu koltukta:
Yoğunluğum vardı o zaman.
Ayşe Hanım, siz aradınız mı hiç?
Kayınvalide camdan dışarı bakıyordu.
Sen Birsen? Ameliyatta olduğumu biliyor muydun?
Hiç haber vermediler ki, kekeledi.
Tabii, haber veren olmaz. Çünkü umrunda değildi. Şimdi de değil. Siz buraya bana değil, evime geldiniz.
Niye bu kadar sinirlisin? dedi Sabahat.
Sinirli değilim, dedi Gülseren. Sadece sabrım tükendi. O kadar. Bitti.
Kalktı. Kapıya yürüdü, kapıyı açtı:
Çıkın. Şimdi. Bir daha da gelmeyin.
İyice haddini aştın! diye bağırdı Birsen. Sen kim oluyorsun ki? Bizim aileye yabancısın zaten!
Evet, başıyla onayladı Gülseren. Allah razı olsun.
Sabahat fırladı:
Mustafa bilseydi bunu!
Bilse beni yine sustururdu, dedi Gülseren. Ama artık o yok. Ben karar veriyorum.
Pişman olacaksın! hırladı Birsen. Yaşlandığında kapımızı çalacaksın!
Gülseren burukça gülümsedi.
Birsen, ben elli sekiz yaşındayım. Otuz yıl hep iyi olursam beni severler sandım. Herkese boyun eğdim, değerli olurum sandım. Yanılmışım. Ne kadar boyun eğsem daha fazlasını istediniz. Şimdi? Asla kimseye muhtaç olmam.
Hepsi sessizce çıktı. Sabahatın yüzü kıpkırmızıydı. Kayınvalide dudak büktü. Birsen kapıyı hızla çekip gitti.
Gülseren koridorda kalakaldı. Elleri titriyordu. Mutfağa geçti, sandalyeye oturdu; gözlerinden akan yaşlar içerlediğinden değil, hafiflikten döküldü.
Bir hafta sonra Makbule Teyze aradı:
Gülseren kızım, herkesle kavga etmişsin, duydum?
Kavga değil. Gerçekleri söyledim.
Aferin sana vallahi. Bak, benim torun kızım var, Elif. Otuz yaşında, kocasından yeni ayrıldı, pek içine kapanık oldu. Bir tanışsanız? İyi çocuktur, çalışkandır.
Tanıştırdılar. Elif utangaç ve sessizdi. Muhasebeciydi, bir yurtta oda kiralıyordu. Sık sık gelmeye, Gülserenle çay eşliğinde uzun uzun sohbet etmeye başladı.
Eve taşınmak ister misin? dedi bir gün Gülseren. Oda boş, sadece faturaları bölüşürüz.
Elif bir ay sonra yerleşti. Yabancı biriyle yaşamak meğerse ne kadar kolaymış; hele saygılıysa, eleştirmezse, hiçbir şeye karışmazsa…
Gülseren çocukluğunda çalıştığı, mahalle kütüphanesine tekrar gitmeye başladı şimdi bir okur olarak. Okumaya fırsat bulamadığı kitapları aldı.
Bazen akraba aklına geldi. Acaba ne yapıyorlardı? Sabahat, Emre, Birsen, kayınvalide?
Ama aramak istemedi. Hiç.
Altı ay sonra Makbule Teyze yine geldi:
Duymuşsundur, senin Sabahat oğlunun yanına taşınmış. Öğrenci yurdunda yaşıyormuş. Köyde yalnız oturmak içimi sıktı, diyormuş.
İyi yapmış, dedi Gülseren.
Birsen de evlenmiş. Bir iş adamıymış kocası. Şimdi keyfi yerindeymiş.
Sevindim onun adına.
Makbule Teyze merakla baktı:
Hiç alınmıyor musun?
Niye alınıyım?
Onlar sensiz idare etti sonuçta.
Gülseren gülümsedi:
Makbule Teyze, onlar hep sensiz idare etti. Ben sadece yıllarca fark etmedim.
O akşam Gülseren cam kenarında oturdu. Dışarıda akşam, caddede insanlar koşturuyor. Elif mutfakta akşam yemeği hazırlıyor, hafifçe bir şeyler mırıldanıyor.
Gülseren düşündü: İşte asıl huzur buymuş. Akrabaların onayı değil; hayır diyebilmek ve vicdan azabı çekmemek.
Siz hiç akrabalarınızın taleplerine karşı koymak zorunda kaldınız mı?
Sevgili dostlar, yeni hikayeleri kaçırmamak için abone olmayı unutmayın!




