Eşim bana bir ultimatom verdi, ben ise hiç tereddüt etmeden boşanmayı seçtim

Kocam bana ultimatom verdi, ben ise hiç düşünmeden boşanmayı seçtim

Neden susuyorsun? Sanırım yeterince açık oldum. Ya bu evi birlikte yapıyoruz, ya da yollarımız ayrılıyor. Ben elli beş yaşındayım, erkek adamım, toprak üzerinde yaşamak istiyorum, bu beton kümeste değil! Mehmet, fincanı tabağa öyle bir indirdi ki çay masa örtüsüne sıçradı. Duyuyor musun beni, Zeliha?

Zeliha başını tabaktan yavaşça kaldırdı. Mutfakta köfte kokusu hâkimdi ve nedense daha içmediği melisa çayı gibi hafif bir koku da vardı. Sanırım bu koku, son iki haftadır bitmek bilmeyen tartışmalarından duvarlara sinmişti. Mehmet karşısında oturuyordu; al al olmuş yüzü, kaşının üzerindeki inatçı kırışık, eskiden ona güven veren bir erkeklik işaretiydi, fakat artık Zelihayı sadece huzursuz ediyordu.

Seni duyuyorum, Mehmet, dedi sakin bir sesle, çay lekesini peçeteyle silerken. Ev yapmak istediğini aylar önce anlamıştım. Ama neden bu evin bedeli benim dairemin olması gerektiğini anlamıyorum.

Yine senin dairen! ellerini kaldırdı Mehmet. Daha ne kadar böleceğiz? Biz aile miyiz, değil miyiz? Beş yıldır evliyiz! Her şeyimizin ortak olması lazım. Sen ise o bir odalı daireye yapışıp kalmışsın. Boş duruyor, toz tutuyor. Biz ise çoktan temeli atabilirdik!

O daire boş değil, Mehmet. Orada kiracılar var ve o kira benim maaşıma iyi bir ek oluyor. Senin maaşına da katkısı var, çünkü alışverişleri ortak alıyoruz, Zeliha içindeki titremeyi gizlemeye çalışarak konuştu.

Para mı o? el salladı. O kira dediğin yirmi bin lira nedir ki? İşte ev, gerçek bir varlık! Sermaye! Gelecek nesillere bırakacağımız yer! Yaşlılıkta düşün; apartmanın önünde banka mı oturacaksın, yoksa sabah verandada kahve içip kuşların sesiyle temiz havada mı uyanacaksın?

Zeliha camdan dışarı baktı. Dışarıda akşam İstanbulun gürültüsü ve ışıkları vardı. Bu gürültüyü seviyordu. İki odalı dairelerini seviyordu; metroya beş dakika, hastane karşıda ve kızı Sıla ile torunu Mahir bir üst mahallede oturuyordu. O elli iki yaşındaydı ve bir muhasebe firmasında baş muhasebeciydi, asla bahçede domates yetiştirip, kırda kanalizasyon ve kar temizliğiyle uğraşmayı istemiyordu.

Ama Mehmetin hayali buydu ve son yıl, saplantıya dönmüştü.

Mehmet, senin bir arsan var. Sana babandan kaldı. İstiyorsan, orada inşaata başla; ama kendi paranla, Zeliha, defalarca tekrarladığı argümanını yineledi.

Hangi paramla? öfkeyle sıçradı. İşlerim durgun, biliyorsun. Müşteri yok, sezon değil. Paralar ise betona gömülü! Senin daireyi satarsak hızlı bir başlangıç yaparız. Duvarları dik, iç işleri hallederiz, sonra işlerim açılır, borçlar biter.

Zeliha masayı toplamaya başladı. Bu hikayeyi biliyordu. İşler açılacak cümlesini beş yıldır dinliyordu. Mehmet kapı ve pencere montajı yapıyor ama sürekli sezon dışı bahanesi vardı: Kış aylarında herkes tatilde; yazın herkes yazlıkta. Ailenin gelirini Zeliha sağlıyordu. O bir odalı daire ise, evlenmeden önce anneannesinden kalmıştı ve onun güvencesiydi; kızı Sıla için, ya da ciddi bir hastalık anında kullanılacak bir yedek.

Beni görmezden mi geliyorsun? Mehmet yerinden fırlayıp mutfak lavabosuna giden yolu kesti. Ben ciddiyim. Yorgunum. Kendi evimde gibi hissedemiyorum. Sanki misafir gibiyim. Gerçekten bana güvenmiyorsan, bu daireyi evimiz için feda edemiyorsan, demek ki sevgimizin değeri yok.

Sevgiyle ilgisi yok, Mehmet, gözüne baktı Zeliha. Bu ekonomik ve mantıklı bir konu. Merkezde, satılabilir bir daireyi satıp, kırda yarım kalan bir yapı için parayı harcamak mantıklı mı? Ya başımıza bir şey gelirse, neyle devam edeceğiz?

Sürekli kötü haber veriyorsun! öfkeyle bağırdı. Açık konuşuyorum: Pazartesiye kadar düşün. Bugün cuma. Pazartesi ya emlakçıyı arayıp daireyi satıyorsun, ya da birlikte nüfus müdürlüğüne gidip boşanma dilekçesi veriyoruz. Güvenmeyen, arkamdan iş çeviren bir kadının yanında yaşamak istemiyorum.

Mehmet paltoyu aldı ve öyle kapıyı çarptı ki vitrindeki bardaklar çıngırdadı.

Zeliha mutfakta tek başına kaldı. Musluktan damlayan su sesi: tık tık tık Musluğu sıkı sıkıya kapattı. Elleri titriyordu. Bir ultimatom; ya malını sat, ya da ben giderim.

Tabureye oturup başını elleriyle kavradı. Beş yıl önce tanıştıklarında Mehmet ona adeta bir mucize gibi gelmişti. Karizmatik, neşeli, elinden her iş gelir. Başka bir adamdan boşanmıştı; o adam alkolikti. Mehmete sığındı, bir valiz ve tamir aletleriyle taşındı. İlk zamanlar her şey güzeldi. Musluklar tamir edildi, laminat döşendi, birlikte tatile gidildi.

Ama şimdi, sessizliğin içinde bir bir hatırladı.

İlk kez yatırım için para isterken, verdiği parayı olta alıp iş sonra olur dediği günü.

Kızına yardım ettiğinde Mehmetin kızının bir kocası var, o niye bakmıyor, bizim daha çok ihtiyacımız var demesini.

Vergi kaydı için dairede oturduğumdan oraya kayıt yaptıramam, sonuçta babadan kalma, kim bilir ne olur bahanesini.

Ve şimdi, Zelihadan evlilik öncesi mirasını satmasını bekliyordu.

Zeliha çay doldurdu ve kızını aradı.

Anne, merhaba! Bu saatte aradın, bir şey mi oldu? Sılanın sesi canlıydı, torunu Mahirin kahkahası duyuluyordu.

Sıla… Mehmet bana ultimatom verdi. Ya anneannemin dairesini onun inşaatı için satıyorum, ya boşanıyoruz.

Cevap gelmedi, sonra Sıla sert, hatta yabancı bir sesle dedi ki:

Sakın!

Bana güvenmediğimi söylüyor, aileyi yıkmakla suçluyor.

Anne, lütfen muhasebeci ol! Ne evinden bahsediyor? Kimin adına olacak? Arsa onun! Ev ortak olsa bile arsa ona ait. Kendi daireni satıp parayı inşaata koyarsan, Allah korusun, bir gün boşanırsan, paranın ortak mal olduğunu kanıtlayabilecek misin? Dava yıllarca sürer! Evden olursun, o ise kendi evinde yaşar!

Haklısın Sıla, her şeyi biliyorum. Ama… beş yıl. Alıştım. Yalnız kalmaktan korkuyorum.

Anne, en korkuncu hem yalnız, hem borçlu kalmak. Mehmet sana tadilat için kredi çektirirse biliyorsun nasıl olur. Onun oğlu Emreye ne demeli?

Emreyle ne ilgisi var?

Mehmet geçen gün eşime aradı, borç istedi. Emrenin arabasını biri çarpmış, acil para lazım, babasında yokmuş. Anne, Mehmetin hep bir sorunu var. Senin üstünden çözmeye çalışıyor. Evi yapıp sonra Emre’ye odada yer yok, gelsin üst katta kalsın der. İki adamı kırda besleyeceksin.

Kızının sözleri Zelihayı kendine getirdi ama burukluk gitmedi.

Cumartesi gergin bekleyişle geçti. Mehmet eve uğramadı. Sadece öğle vakti geldi, sessizce yatak odasına geçip televizyon izledi. Zeliha çorba yapıyordu. İçeri girip konuşmak, belki uzlaşmak istedi. Küçük bir şeyle başlasak; sauna yapsak, arsa alıp zamanla büyütsek? demek geldi içinden.

Ama sonra Mehmetin telefon görüşmesini duyması beklenmedik oldu. Kapı aralıktı.

Evet, Emre, sıkma canını. Halledeceğim. Zeliha çıtayı yüksek tutuyor ama çaresiz kalacak. Pantolonumu tutuyor, ben gidince ne yapacak? Yaşlı, başka kim ister ki? Pazartesiye kadar sıkıştırırım. Daireyi satacağız, sana yüz bin gönderirim, borcunu kapat. Kalanı inşaata. Ne var ki, arsa benim, ev de sonunda benim olacak. O da çiçek böcek bakar artık.

Zeliha, kepçeyle elinde şaşkın kaldı. Yüzü soğudu.

Yaşlı, kim ister ki?

Pantolonumu tutuyor.

Sıkıştırırım.

İçindeki acı, korku ve kendini kandırmanın ipi bir anda kopmuştu.

Kepçeyi bıraktı. Ocaktan çorbayı aldı. Az pişmişti, ama artık önemli değildi.

Zeliha antredeki bavulu çıkardı; o bavul, üç yıl önce birlikte Antalyaya gittikleri modeldi. Onu açtı, yatak odasına götürdü.

Mehmet telefonda, Zelihayı bavulla görünce sırıttı.

Vay, gidip eşyaları mı topluyorsun? Kiracıları çıkarmaya mı gidiyorsun? Doğru karar. Artık ne yapacağımı anlatmama gerek yok.

Zeliha sessizce gardırobu açtı, Mehmetin gömlekleri, pantolonları, kazaklarını aldı.

Ne yapıyorsun? Mehmet yatakta kalkıp şaşkınlıkla baktı. Neden benim eşyalarımı topluyorsun?

Topluyorum, dedi Zeliha, iç çamaşırlarını bavula atarken. Pazartesiye kadar karar verecektik demedin mi? Beklemenin anlamı yok. Ben kararımı verdim.

Sen beni evden mi atıyorsun? vücut dili değişti, şaşkın kaldı. Zeliha, delirdin mi? Şaka yaptım! Korkutmak için söyledim, uyan diye!

Ben şaka yapmıyorum, Mehmet. Kalk, çorabını, iç çamaşırını, dolaptaki aletlerini topla. Taksi çağırıyorum, istersen annene de gidebilirsin.

Cesaret edemezsin! sinirlenip ayağa kalktı, yüzü kızardı. Burası benim de evim! Beş yıldır burada yaşadım! Duvarları ben boyadım! Süpürgeliği ben çaktım!

Süpürgelik mi? Zeliha hafifçe güldü. Tamam, süpürgeliğin parasını vereceğim. Duvar boyasını da. Yıllarca elektriği, suyu, mutfak alışverişini ve senin benzinini ben ödedim, onları hesaba katmayacağım. Bunu da erkek ilgisine say.

Zeliha, abartma! Mehmet yanaşıp alışık olduğu şirinliğini göstermeye çalıştı. Niye böyle yapıyorsun? Anladım, satmayacaksın. O zaman kredi çekelim, ben adımı koyarım, sen de kefil olursun

Zeliha ondan uzaklaştı; artık ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Beş yıldır kiminle yaşadığını hiç fark etmemişti ya da fark etmek istememişti.

Senin Emre ile konuşmanı duydum, Mehmet. Bana yaşlı, pantolonunu tutuyor, sıkıştırırım dedin.

Mehmetin yüzü bembeyaz oldu. Şoka girdiğini anlamıştı. Geri dönüş yoktu.

Dinledin mi?

Ben kendi evimde, mutfağımda oturuyordum. Kapı açıktı. Toplan. Sana bir saat veriyorum. Sonra kilitleri değiştiririm.

Sonraki saat sis gibi geçti. Mehmet dehşet içinde bazen bağırıyor, bazen yalvarıyor, akıllı olmayan bir erkek, affet diyor. Biraz köpek, biraz haydut gibi davranıyordu. Zeliha koltukta kuru gözlerle seyrediyordu. Üzgün değildi. Sadece kendi haline utanıyordu; yıllardır böyle bir insana nasıl müsaade ettiğine.

Zeliha kanunları biliyordu. Evlenmeden önce aldığı daire kendisindi. Diğer daire mirastı. Otomobil kredisi kendi üstündeydi. Mehmetin tek malı, kırda bir arsa ve eski bir Tofaştı, onun kürkünün fiyatı bile ondan fazlaydı. Bölüşecekleri şey kaşık ve çataldan ibaretti.

Mehmet gidince Zeliha ağlamadı. Kapıyı iki kilitle kapadı ve zinciri çekti. Mutfakta kocasının sevdiği fakat pişmeyen çorbayı döktü ve pencereleri açtı; oda hem köfte, hem Mehmetin kolonyası ve melisa kokusundan temizlendi.

Pazartesi günü boşanma dilekçesini verdi. Nüfus müdürlüğünde bir ay “barışma süresi” verdiler. Zeliha “barışma mümkün değil” diye dilekçe yazdı.

Mehmet uzun süre vazgeçmedi. İş yerinde çiçeklerle karşılamaya geldi, pişman rolü yaptı. Sonra kızgın mesajlarla “harcadığı yılların bedelini” istedi. Oğlu Emre tehdit etti, “babam evin yarısını alacak” dedi.

Zeliha telefon numarasını değiştirdi. İyi bir avukat tuttu, mal paylaşımı tehdidine karşı önlem aldı. Sıla’nın dediği gibi, hiçbir şey bölüşülmezdi tadilat için özel bir katkı yoktu, Mehmetin fişi yoktu, malzeme ve masrafları Zeliha almıştı.

Altı ay geçti.

Zeliha kendi dairesinin balkonunda, sıcak bir yaz akşamı çay içiyordu. Aşağıda çocuklar oynuyordu. Ev sessiz ve rahattı. Kimse yemek istemiyor, kimse dizisini futbol için değiştirmiyor, kimse paranın çarçur edildiğini söylemiyordu.

Anneannesinden kalan daireyi satmadı. Aksine ufak bir tadilat yaptırdı (ustaya para verdi, elinden her iş gelir diyen adama güvenmedi) ve daha yüksek fiyata kiraya verdi. O parayı şimdilik birikime ayırıyor. Hep görmek istediği Doğu Anadolu turuna çıkmayı planlıyor; Mehmet ise hep neyimize Doğu, gel bahçeye bir çit dikelim derdi.

Artık çit yok, ama bir Doğu macerası olacak.

Kapı çaldı. Kızı Sıla ve torunu Mahir geldi.

Merhaba babaanne! üç yaşındaki Mahir koşup bacaklarına sarıldı. Pastamız da var!

Anne, nasılsın? Sıla dikkatlice bakınca gülümsedi. İyi görünüyorsun. Yeni elbise mi?

Evet, yeni dedi Zeliha gülerek. Saçlarımı da değiştirdim. Biliyor musun Sıla, iyi ki Mehmet o ultimatomu verdi. O olmasa, belki beş yıl daha sürdürülebilir, hayatımı parça parça verirdim. Ama yara patladı. Ağrıdı, ama çabuk geçti.

Çay içtikleri mutfakta artık vanilya ve taze kek kokusu vardı.

Bu arada, dedi Sıla pastadan bir ısırık alırken, geçenlerde Mehmeti gördüm. AVMde. Pek iyi görünmüyordu. İçi geçmiş gibiydi. Yanında bir kadın vardı; kadın ona bağırıyordu “niye yanlış yere götürüyorsun arabayı” diye.

Zeliha omuz silkti.

Umarım o kadın, kendi dairesini satmasını istemez.

Anne, hiç pişman mısın? Tek başına olmak zor mu?

Tek başıma mı? Zeliha mutfağı, kızını, tabakta kremle oynayan torununu süzdü. Yalnız değilim Sıla. Kendimle ve sizlerle birlikteyim. Yalnız olmak, birinin kendi istedikleri için kullandığı bir mal olmak yerine; insanın kendisine sahip olması demek. Ben belki yaşlıyım, ama aptal değilim.

Çocuklar gidince Zeliha bilgisayar başında iş evraklarını kontrol etti. Sonra tur şirketinin sitesine girdi. Doğu turu biletleri çoktan alınmıştı. Şeffaf su, dağlar ve sonsuz gökyüzü fotoğraflarına baktı.

Hayat elli iki yaşında bitmemişti, yeni başlıyordu. Bu hayat içinde ultimatomlara, manipülasyona veya açgözlü akrabalara yer yoktu. Sadece kendi seçimini yapma ve kendine saygı vardı.

Mehmetin bavulla dışarı çıkarken yüzünü hatırladı. O şaşkınlık: nasıl yani, ayrılmaya cesaret etti? Birçok kadın; sırf evli kadın statüsünü kaybetmekten, toplumun baskısından ve evdeki boşluktan korktuğu için katlanıyor. Zeliha da korkmuştu. Ama kendini kaybetme korkusu daha ağır bastı.

Bilgisayarı kapatıp uyumaya gitti. Yarına yepyeni bir gün başlıyordu.

Hayatın dersini şöyle yazabilirim: Bir insan için kendi mutluluğu, başkasının isteklerinden daha değerlidir. Kendi iyiliğim için, korkmadan karar vermek gerektiğini öğrendim.

Rate article
Lifequest
Eşim bana bir ultimatom verdi, ben ise hiç tereddüt etmeden boşanmayı seçtim