Bir Kız Çocuğu İki Annenin
Handan ve Kemalin arasında aşk göz açıp kapayıncaya kadar başladı, ilk bakışta birbirlerine vuruldular. Yaklaşık bir ay görüşmüşlerdi ki, Kemal bir akşam buluşmasında kalbini açtı:
Handan, hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum, dedi. Handan şaşkınlıkla baktı.
Ne? Hemencecik mi evlilik? Daha bir ay oldu Kemal.
Olsun, bana o bir ay yetti, seni gördüğümde kaderimi bulduğumu anladım. Benden başka kimse yok artık, başka kızlar yok benim için…
Ah Kemal, aslında ben de isterim, dedi gülerek ve boynuna sarıldı.
Kızım, acele ettin mi? annesi bu ani karara şaşkındı. Hamile misin yoksa?
Anne, hayır tabii ki, neden öyle düşünüyorsun? Kemal dedi ki, bensiz yaşayamazmış, ben de onsuz… Bizim aşkımız böyle anne.
Bazı akrabalar ve komşular bu ani evliliğe şaşırmıştı ama kısa sürede herkes Handan ile Kemalin ruhlarının bir olduğunu kabul etti. İlişkileri sağlam, birbirlerine sevgili, saygılı ve özenliydiler. Evleri huzurlu, mutlu bir yuvaya dönüştü.
Ne var ki bir mesele hep içlerini burkuyordu. Çocuk sahibi olmayı çok istiyorlardı ama Handanın hamileliği bir türlü gerçekleşmedi.
Kemal, belki bir sorun vardır, birlikte doktora gidelim, dedi Handan bir gün.
Olur, hem de hemen, dedi eşine.
Nice umutlar, doktor görüşmeleri, dualar sonuçsuz kaldı. Handan hamile olamadı.
Handan, belki bir çocuk yuvasına gidip bir evlat edinebiliriz, kısık bir sesle teklif etti Kemal.
Ben de istiyorum, dedi Handan heyecanla. Uzun zamandır hayal ediyordu ama Kemalin karşı çıkacağından korkmuştu.
O halde yarın gidelim, dedi Kemal. O şehirden dönüşlerinde hep önünden geçtiği müdüre bildiği çocuk yuvasını önerdi.
Handan ve Kemal çocuk yuvasına gittiklerinde, onlarca ürkek ve yorgun çocuğun arasından, üç yaşında sarı saçlı, mavi gözlü bir kız koşarak Handana sarıldı.
Anne! dedi neşeyle ve Handan bacaklarına sarıldı.
Evlerinde artık bir kızları vardı: Melis. Mutlu, cıvıl cıvıl bir çocuktu Melis, kahkahası su gibi akıyordu. Handan nihayet gerçek anne olduğunu hissetti, Melise büyük sevgiyle bağlandı. Kemal ise kızına çok düşkündü.
Yaşadıkları küçük kasabada herkes birbirini tanıyordu. Komşular ve akrabalar Melisin evlatlık olduğunu biliyordu. Melis küçükken kimse sorun etmedi ama zamanı gelince, okula başlamışken biri ona, sen evlatlık kızsın dedi.
O zaman Melis on dört yaşındaydı. Okuldan geldi ve annesine öfkeyle bağırdı:
Anne, neden bana hiç söylemediniz? Benim gerçek annem siz değilmişsiniz! Beni çocuk yuvasından aldığınızı öğrendim…
Kızım, sakin ol, sana bunu söylemek istiyorduk ama büyümeni bekledik, canın yanmasın diye. Ama biri söylerse ne yapabiliriz? Hep bu anı korkuyla bekledik.
Melis ağladı ve bağırdı, içine kapandı, öfkelendi, kapıları çarptı, bazen sert davranmaya başladı. Zaten o yaşlarda çocuklar bocalıyordu.
O sırada beklenmedik bir olay oldu. Kemal bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Handan uzun süre kendine gelemedi; Kemal görev dönüşü İstanbuldan dönerken kar fırtınasında araba kaza yapmıştı. Yılbaşı öncesiydi.
Kemalin göreve gittiği haftalar olurdu, uzakta kalınca kartpostal yollar, o zamanlar henüz telefon yoktu. Handan, kırk altı yaşındaydı. Melis ise annesine destek olması gerekirken her şeyden uzaklaştı, sık sık evden kaçıp kayboldu, söz dinlemedi, sertleşti.
Handan, tüm çabasıyla Melisle ortak bir dil kurmaya çalıştı, ağladı, yalvardı ama asla kızına sesini yükseltmedi. Böyle geçip gitti yıllar. Melis hızla büyüdü. Bir gün lise mezuniyetinden sonra Handana çıktı:
Ben şehre taşınıyorum, dedi kararlı bir sesle.
Handan, elindeki havluyu sıkıp yorgun gözlerle Melise baktı.
Üniversiteye mi başlayacaksın kızım?
Hayır, gerçek annemi bulmaya gidiyorum…
Handanın içi buz gibi oldu, korkuyla sordu:
Neden Melis? Ben senin annen değil miyim?
Melis pencereye döndü, sessizce kaldı.
Onu bulmam gerekiyor. Neden beni bıraktığını, neden terk ettiğini öğrenmeliyim. Bunun hakkı bende…
Doğru kızım, hakkın var, dedi Handan, Melisin hiçbir sözle durdurulmayacağını biliyordu.
Neredeyse on dokuz yaşındaydı Melis. Hızla birkaç parça eşyasını küçük bir çantaya koydu, Handanı yanaklarından öpüp Yine gelirim, dedi ve evden çıktı. Handan özlemle arkasından baktı. Artık yalnızdı.
Uzun zaman geçti. Günler yavaş aktı. Handan emekli olalı çok olmuştu, uzun kış gecelerinde Kemalin az sayıdaki kartpostallarını eski kutusunda saklardı. Sonuncusunda çam dalları olan bir kartpostal, arkasında şu satır: Handancığım, üç gün geç geleceğim, özledim, öpüyorum, Kemalin.
Handan kartı titreyen parmaklarla okşadı, göğsüne bastırdı. Yıllar geçmiş, hayatı çok değişmişti. Kemalin gidişinin üzerinden yirmi beş yıl geçti.
Handan pencere önünde oturup eski günleri hatırladı. Eskiden mahallede bankta komşu kadınlarla sohbet ederdi, şimdi nadiren dışarı çıkar, sadece markete giderdi.
Evde sessizlik hâkim, posta kutusu boş, camlar perdelenmiş. Evi ancak Melis, çocuklarıyla gelirse neşelenirdi, o da nadir gelirdi. Komodin üzerinde Kemalin Melisi kucağında taşıdığı bir fotoğraf var, ikisi de gülümsüyor.
Ah Kemal, çok erken gittin, beni yalnız bıraktın, diye seslenirdi Handan. Ben artık tamamen yalnızım…
Evin sessizliğini ara sıra kedisi Pamuk bozar, pencere kenarında zıplar, mırlayarak yanına gelir. Handan Pamuku doyurdu, bir bardak çay içti, bugün markete gitmeye karar verdi. Odada fotoğrafa bakarken birisi kapıyı çaldı.
O an Melisin şehirde gerçek annesini bulmaya gittiği günü hatırladı. Tekrar ve tekrar o günü yaşadı. O sabah kasvetli ve sessizdi. Handan mutfakta çay demlerken kapı çalındı.
Şalını omzuna aldı, ayakkabısını giyip kapıya çıktı. Kapıda Handandan genç bir kadın vardı, gözleri hüzünlüydü.
Merhaba… Siz Handan mısınız? sesi titriyordu.
Evet, siz kimsiniz?
Kadın tereddüt etti, ayaklarını yere vurdu.
Ben Melisin annesiyim… yani ikinci annesi… daha doğrusu biyolojik annesi… adım Sevinç… Yani siz anladınız…
Handanın içi buz gibi oldu. Melis daha yeni gitmişti, şimdi gerçek annesi gelmişti, nasıl bulmuştu?
Bir şey mi oldu Melise, siz buradasınız? Demek ki kızım sizi buldu…
Sevinç hızlı ve dağınık konuştu:
Melis şu an hastanede… Şehirde, mideyle ilgili bir sıkıntısı var… Parkta yürürken karnını tutup bir bankta oturdu, soldu, hemen ambulans çağırdım.
İkisi de sessizce birbirine baktı.
Melis beni çoktan buldu, ama size söylemeye çekiniyordu, Sevinç gözyaşı döktü.
Aman, kapıda ne bekliyoruz, buyurun içeri, dedi Handan, gelin birlikte oturalım.
Handan Sevinçe sıcak çay koydu, Sevinç oturunca anlatmaya başladı:
Çok gençtim Melisi doğurduğumda. Ailem çok sertti, kızımı bırakmamı istediler. Nişanlım hamile olduğumu öğrenince ortadan kayboldu, ailem çocuğu alırsan seni kapı dışarı ederiz dedi. Hastanede çocuk için feragat ettim… Yıllarca bu acıyla yaşadım… Şimdi bunları anlatmak istemiyorum… Melis çok istedi, sizin hastaneye gelmenizi…
Handan hızla ayağa kalktı.
Neden bana kendisi ulaşmadı?
Telefonunu çaldırdı, çantası parkta kaldı, ambulans gelene kadar çanta orada, sonra kaybolmuş…
Allahım, kızım ne zor durumda, dedi Handan.
Kendi elleriyle adresinizi verdi bana, Annemi bul, dedi.
İki kadın sessizce birbirine bakmıştı, gözlerinde düşmanlık değil, sadece endişe ve yorgunluk vardı.
Gidelim, dedi Handan, kapıyı kilitleyip dışarı çıktı, çabuk olalım.
Eski otobüs yavaş ilerledi. Başta ikisi de sessizce oturdu, sonra konuşmaya başladılar.
Ben de yalnızım, dedi Sevinç, eşim üç yıl önce ciddi hastalıktan öldü, bir daha çocuğum olmadı. Allah beni kızımı terk ettiğim için cezalandırdı, bu benim cezam…
Melisten başka kimsemiz yok yani, dedi Handan.
Doğru, kızımız bir tane, ikimize ait… dedi Sevinç hüzünle.
Hastane girişinde sordular:
Kime geldiniz?
Kızımız Melis Aksoya geldik, diye ikisi birden cevapladı.
Siz nesiniz ona?
Annesi, diye aynı anda söylediler, göz göze gülüştüler.
İki anne? Peki, geçin.
Melis zayıf ve solgun bir şekilde serum altında yatıyordu. İkisini görünce sevgiyle gülümsedi.
Anne… ve anne… fısıldadı.
Handan ilk öptü.
Sakin ol kızım, yanındayım, dedi. Sevinç ise yanına oturdu.
Artık her şey iyi olacak, kızım, yalnız değilsin, dedi Sevinç battaniyeyi düzeltti.
Uzun uzun Melisle sohbet ettiler. O günden sonra Melisin iki annesi oldu. Sonra bir eşi ve iki oğlu. Handan ile Sevinçin bir ortak kızı. Hepsi ara sıra bir araya geldi.
Hayat bana şunu öğretti: Sevgi bazen kan bağı değil, kalp bağıdır. Bir insanın kalbiyle sahiplenmesiyle, bir annenin duası hiç eksilmez. Yalnızlığımda, iki annenin arasında büyüyen bir kız çocuğu bana gerçek annelik dersi verdi.



