Nerede Yankılanıyor

3 Mart, Pazartesi

Dışarıda ince bir yağmur çiseliyordu. Bugün, her zamanki gibi, Kadıköy Halk Eğitim Merkezine vardığımda paltomu askıya astım, çantamdan nota dosyamı çıkardım. O anda, kapının yanına iliştirilmiş bir A4 kağıdı gözüme çarptı. İlk başta bunu yangın talimatı sandım. Sonra dikkatlice okudum: 1 Marttan itibaren salon kapanıyor. Tadilat. Kira güncellendi. Altında yönetim şirketinin adı ve bir telefon numarası vardı.

İçeride zaten sesler yükselmeye başlamıştı. Birileri diyaframını açıyor, bazıları gözlüğünü arıyor, bazıları ise bize de bir tadilat gerek gibi yarım yamalak bir şaka yapmaya çalışıyordu ama kimse gülmedi. Koro şefimiz Ali Taner Bey, piyanonun yanında durmuş, elindeki kağıda bakıyor, sanki oradan daha uygun bir gerçeklik koparabilirmiş gibi.

Hadi, önce bir ısınalım, dedi; sesi sakin ama ben anladım, kendini zor tutuyordu incinmemek için.

Hep aynı ısınma egzersizleriyle başlardık konsere, bunda bir huzur vardı: Hum-hum-hum, na-na-na, yumuşakça birer basamak yukarı, sonra tekrar aşağı… O sesin önce göğsümde toplandığını, sonra sadece bana değil, hepimize ait olduğunu hissettim bugün de. Emekli olduktan sonra ev biraz fazla sessizleştiğinden beri, koro bana bir görev gibi değil, yok olmak yerine var olabileceğim bir yer gibi gelen omuzlarımda bir el gibiydi.

Isınmadan sonra Ali Taner Bey elini kaldırdı.

Durum şu ki… Bizi…, diye başladı, sonra cümleyi yeniden kurdu: Bizi oldubittiye getiriyorlar. Salon tadilata kapanıyor ve kira artık üç katı. Bu yükü kaldıramayız.

Nasıl ya, biz kim?, dedi hemen Gülseren Hanım, o hep ilk konuşurdu. Biz Kadıköy Halk Eğitimin korosuyuz. Özel değiliz ki?

Artık orası başka bir kurumun bünyesine devredilmiş, dedi Ali Taner Bey. Bugün konuştum. Optimizasyon diyorlar. Bir de…, kağıda bakıp devam etti: Evde otursalar olmaz mı? Gençlere lazım. dediler.

O anda içimde yükselen şey ne alınma, ne üzüntüydü; öfkeden çok kuru, yakıcı bir öfke gibiydi. Hatırladım; sandalyelerin arkalarına atkılarımızı astığımızı, doğum günlerinde pasta getirdiğimizi, Aralıkta pencere önüne minik plastik çam ağacı koyup öyle yüksekten şarkı söylediğimizi ki, güvenlik gelip dinler, sanki kaloriferlere bakıyormuş gibi yapardı.

Biz gerçekten engel miyiz? dedim, kendi sesimin titrememesine şaşırarak.

Bizi gereksiz sayanlara göre öyle, dedi Ali Taner Bey. Sonra gözlerini indirdi: Ama havayla tartışacak halimiz yok. Ne yapacağımıza karar verelim.

Uzun tartışmalardan sonra, kapıyı zorlamaya karar verdik. Aslında hiçbirimiz gerçekten kapı zorlamayı bilmezdik. Ertesi gün Ali Taner Bey, ben, Gülseren Hanım ve bir kişi daha Kadıköy Belediyesine gittik. Yanımızda imzalı dilekçemiz, koro listemiz, festivaldeki teşekkür belgemizin fotokopisi vardı. Ben ciddi uzun eteğimi, gömleğimi giydim, bir iş görüşmesine gider gibi.

Bekleme odası otomattan gelen yanık kahve kokusu ve nemli kağıt havasıyla doluydu. Sekreter hanım tırnakları pırıl pırıl, başını bile kaldırmadı.

Ne için geldiniz?

Menekşe Korosu, dedi Ali Taner Bey. Salonumuz kapatılıyor.

Online platformdan başvurun, dedi sekreter. Ya da e-devletten.

Yazılı olarak verdik, dedi Gülseren Hanım, dilekçeyi uzatarak. İmzalı.

Evrak almıyoruz, sistemden başvurmak zorundasınız, dedi kadın yorgun gözlerle. Kötü niyetli değildi ama dert dinlemeye de hiç hevesi yoktu.

Sistem dediğiniz…, dedim ben. Elektronik faturamı kesmeyi öğrenmiştim, ama bu sistem kelimesi kulpsuz kapı gibi hissettirdi. Ya yüz yüze konuşmamız gerekirse?

Randevuyla oluyor ancak, dedi kadın. İki hafta sonrası boş.

İki hafta sonra, konu mülk sahibinin yetkisinde cevabını verdiler. Mülk sahibi yönetim şirketiydi, şirket ticari koşullar dedi. Ali Taner Bey hem dirençli, hem nazik sordu: Hiç değilse tadilat süresince… dedikçe, klişe cümlelerle cevap aldık. Anladım, burada hiçbirimizin sesi koro olmuyordu; her ses tavanda kayboluyordu.

Okul, kütüphane, kültür merkezi derken her kapıyı denedik. Okulda müdür yardımcısı Ders sonrası tüm salonlar dolu, deyince Gülseren Hanım hangi kulüplerle dolu olduğunu sorunca öyle hızlı saydı ki, sanki kalkanını tutuyor. Kütüphanede müdür güler yüzlüydü, ama hemen hatırladı: sessizlik ve okuyuculardan şikayet. Kültür merkezinde bodrum kattaki ping-pong masalarının yanını önerdiler; rutubet kokuyordu. Ali Taner Bey tavana bakıp sessizce de dedi ki:

Orada seslerimize kıyarız.

En çok acıtan, kapılardan çok üzerimize yapışan kelimelerdi: Yaş grubu, uygun görülmüyor, formata uygun değil. Bir kadın kafasını bilgisayardan kaldırmadan,

Siz zaten kendi keyfiniz için yapıyorsunuz, evde çalışın bence, dedi.

Dışarı çıkınca, adımlarımın hızlandığını fark ettim, sanki bir yerden kaçıyordum.

Cuma günü, yine de alışkanlıkla Halk Eğitim önünde toplandık. Kapı kilitli, cama yeni bir kağıt eklenmişti: Yabancılar giremez. Nota dosyamı elimde döndürdüm, elimin nereye koyacağımı bilemedim. Ali Taner Bey, küçük grubumuzu toplu görünce,

Dağılmıyoruz, dedi, Kütüphaneye gidiyoruz. Okuma salonunda bir saatliğine izin aldım; fazla kimse olmayacak, deneriz.

Ya atarlarsa? dedi sessizce Zehra Hanım, tartışmayı sevmeyenlerden.

Olursa bakarız, ama en azından denemiş oluruz, dedi Ali Taner Bey.

Kütüphane on dakikaydı; bir okul gezisindeki gibi peşpeşe, ama öğretmensiz yürüdük. Yol boyunca insanlar bazen merakla, bazen aksi gözlerle bakıyor, sanki fazla yer kaplıyormuşuz gibi bakıyordu.

Bizi ince, ufak tefek bir memur karşıladı.

Sessiz olun, yani şarkı falan, ama… Bizim burası

Dikkatli oluruz, dedim.

Kitap raflarının arasında durduk. Kimimiz kitapların o sert, eski bakışlarından çekindi. Ali Taner Bey piyanoyu aramadı, çünkü yoktu zaten. Kendi sesiyle, hafifçe ton verdi. Kimsede dağılma olmadı, tam tersi: Herkes birbirini çok daha dikkatli dinledi. Yanımdaki nefesi hissetmek, piyanodaki tuştan daha güven vericiydi.

Okuma salonundaki birkaç kişi başını kaldırdı, biri kaşını çattı, bir kadın fısıldadı: Bu da ne? ve kitabını sertçe kapattı. Ama sonra, herkesin bildiği sade bir parça başladı; salonda bir anda özel bir sessizlik oluştu. O bir kütüphane sessizliği değil, adeta dinlenilen bir duyguydu.

Provadan sonra kütüphane görevlisi yanımıza geldi:

Vallahi uzun zamandır burası böyle canlı olmadı. Ama bir dahaki sefere şu köşe daha uygun, az rahatsız edersiniz.

Ali Taner Bey sahne verilmiş gibi başını salladı.

Ama bir dahaki sefer olmadı. Üçüncü gelişimizde müdür Şikayet oldu, burası kulüp değil, kütüphane, diye araya girdi. O anda kendi ellerime uzun uzun baktım. Biz kulüp değil, koroyuz, demek istedim, diyemedim.

Ali Taner Bey hepimizi çıkardı. Rezillik oldu, dedi Zehra Hanım. O kelime, Evde otursanız olmaz mı?dan daha fazla içimi acıttı. Çünkü içimizden biriydi.

Rezillik falan yok, dedi hışımla Gülseren Hanım. Biz sadece şarkı söylüyoruz.

Şarkı söylüyoruz ama millet şikayetçi. Demek ki rahatsız ediyoruz, dedi Zehra Hanım.

Yanında yürüyordum, içimde çok narin bir şey sallanıyordu. Zehra Hanımı anlıyordum. Ben de o eski salonu, her şeyin yerli yerinde olduğu zamanı istiyordum. Artık salonumuz yoktu, kendi hayatımda bir oda kaybetmiş gibiydim.

Ali Taner Bey yer altı geçidinin başında durdu.

Burada deneyelim, dedi birden.

Burada mı? dedi Gülseren Hanım şaşkın. İnsanlar gelip geçiyor, biri gitarıyla köşede çalıyordu.

Akustik güzel, üstelik kimseye borcumuz yok, dedi Ali Taner Bey.

Avuçlarım soğudu; o eski okul gösterisi utancını hissettim. Ama Ali Taner Bey duvara geçti, elini kaldırdı.

Bir parça, dedi. Bakıp görelim.

Başladık. Geçit sesi tutuyordu; seslerimiz birleşip güçlendi. Herkes önce görmezden geldi, biri utanarak başını eğdi. Sonra küçük bir kız, Anne, bak, teyzeler şarkı söylüyor! diye çekti annesini. Kadıncağız önce gitmek ister gibi oldu, sonra kendisi de durdu. Yüzünde bir rahatlama gördüm.

Ama tabii ki herkes öyle değildi. Orta yaşlı, poşetli bir adam bağırarak,

Yahu burası ne, konser mi? Geçit bu! dedi.

Geçiş yolunu kapamıyoruz, dedi Ali Taner Bey.

Bana ne, dedi adam, el salladı. Evde söyleyin.

Çenem titriyordu. Sesim inceldi ama durmadım. Kaldırım taşlarına baktım; Şimdi sustum mu, bir daha başlayamam, dedim içimden. Toplu sese tutundum, tıpkı tramvaydaki bir tutamaç gibi.

Bitince birileri alkışladı. Bu, bir sahne alkışı gibi göstermelik değildi; köşedeki telaş arasında bir anlık minnettarlık gibiydi.

Gördün mü? dedi Gülseren Hanım.

Gördüm, dedi Zehra Hanım, ama gülmedi.

Bir hafta sonra, hangi saatte, nerede durmamız gerektiğini öğrenmiştik. Sabahları çocuklu annelerin, yaşlıların yürüdüğü parkı ve sağlık ocağı koridorundaki kısa bekleme aralarını denedik. Orada en zoru oldu: Herkes gergin, herkes sıra kavgasında. Ama bir gün, küçük bir şarkıdan sonra, kolunda sargı olan bir kadın, Teşekkürler, dedi, kafam analizden biraz uzaklaştı. O küçük cümle bana büyük bir ödül gibi geldi.

Ali Taner Bey buna Nerede bulursan orada söyle diyordu. Slogan gibi değil, hakikaten açıklama gibi. Biz sadece kendimiz için yapmıyoruz, dedi bir gün parkta. Bankta oturuyorduk, ben su şişesinin kapağını açamıyordum, Ali Taner Bey yardım etti. O an öyle dokunaklıydı ki, ağlamak istedim.

Kimin için peki? dedi Zehra Hanım.

Bu şehirde bir ses olduğunu hatırlamak için, dedi Ali Taner Bey. Hem de kendimize hatırlatmak için.

Cümle sade ama çok dokundu bana. Eşim öldükten sonra telefonda konuşmak bile istemediğimi anımsadım; o sesin gereksiz hissini. Şimdi ise, kendi sesim ihtiyacım olan bir şeydi.

Hiç beklemediğimiz anda, alışveriş merkezindeki küçük bir kafede kriz çıktı. Ali Taner Bey hafta içi birkaç saat için rica etmişti; kafe sahibi, kırklı yaşlarda bir adam, Buyurun, söyleyin, müşteriler de dinler, dedi. Masaları birleştirdik, sandalyeleri yarım ay yaptık. Notalar dizimdeydi.

İlk iki parça güzel geçti, bir iki kişi cep telefonuna çekti, birileri gülümsedi. Tam o sırada, güvenlik görevlisi geldi:

Burada kimden izin aldınız? dedi.

Kafe sahibinden, dedi Ali Taner Bey.

Yönetimden onay olmadan etkinlik yasak, şikayet var, gürültü diye, dedi güvenlik.

Çok sessiziz halbuki, dedi Gülseren Hanım.

Fark etmez, bana dendi ki bitirin, dedi güvenlik.

Zehra Hanım kağıtlarını toplamaya başladı, bembeyaz olmuştu.

Dedim ya, rezil olduk, diye tekrar etti.

Hayır, dedim ben kısık sesle, ilk defa Zehra Hanıma bu kadar sakin. Kötü bir şey yapmadık.

Ama rahatsız olduklarını söylüyorlar. Bize yerimiz öğretiliyor, ben öyle hissetmek istemiyorum, dedi.

Ali Taner Bey aramızda hem aracı, hem kalkan oldu.

Yalnızca bir şarkı daha söyleyelim, dedi. Bitiririz sonra.

Olmaz, şimdi bırakın, dedi güvenlik. Kafe sahibi geldi, mahcuptu.

Bakın, bana da sıkıntı olur, dedi.

Yine içime o kuru öfke çöktü, bir de tarifsiz bir yorgunluk. Nefes almaya, ses olmaya hakkım varı tekrar tekrar kanıtlamaya uğraşmaktan yorulmuştum.

Toplandık, ses vermeden çıktık. Kapıda, Yazık oldu, güzeldi, diyen biri oldu. O yazık lafı nedense biraz içimi ısıttı.

Dışarıda, Zehra Hanım Artık bırakıyorum, özür dilerim, dedi. Gülseren Hanım hemen alevlendi:

Hemen bırakılır mı, sıkıntıda?

Neyse Gülseren Hanım, dedi Ali Taner Bey. Şimdi tartışmayalım.

Zehra Hanım tramvay durağına doğru yürürken, ben peşinden gitmek istedim ama gitmedim. Herkesin bir eşiği vardı.

Akşam mutfakta uzun süre oturdum. Çay soğudu, fark etmedim. Kafamda hep şu: Yerimiz neresi? Sanırım biz asıl salonu değil, eski o güvende hissetme halini arıyorduk. Bazen de asıl gereken şey sabit bir yer değil, birlikte kalabilme yolunu bulmaktı.

Ertesi sabah Ali Taner Bey aradı.

Vera Hanım, siz gelebilir misiniz? Bu sefer çocuk kütüphanesine, eski alıştığımız yere değil. Müdüreyle konuştum; sizi dinlemesini, kimseyi rahatsız etmeyeceğimizi anlatmamız lazım, dedi.

Gittim. Çocuk kütüphanesi aydınlıktı, duvarlarda renkli resimler vardı. Köşede biraz eski ama bakımlı bir piyano duruyordu. Müdüre hanım dinledi.

Akşamları burada sakin olur, dedi. Çocuklar çıkar, kurs yok. Sadece ricam; sesi fazla açmayın, ayda bir de açık saat yapın; isteyen herkes gelsin dinlesin.

Bizim için uygundur, dedim. İçimde hafifçe bir rahatlama hissettim.

Bir de annem var, sizin yaşınızda, dedi. O da hep gidecek yerim yok der.

Çıktım, adımlarım yavaş, kaçma hissi yoktu.

Ali Taner Bey herkesi parka çağırıp haber verdi. Neredeyse herkes geldi, Zehra Hanım hariç. Gülseren Hanım endişeliydi, sanki iyi habere sevinmekten çekiniyordu.

Burası eski salon gibi değil, dedi Ali Taner Bey. Ama artık bir yerimiz var. Ayda bir açık saatimiz olacak. Diğer zamanlar prova.

Yine atarlarsa? dedi biri.

O zaman yeni yer bakarız. Ama artık başardığımızı biliyoruz, dedi.

Elimi kaldırdım,

Zehra Hanım? dedim.

Siz arayın, Vera Hanım. Daha iyi olur, dedi.

Aradım. Uzun süre sessizlik oldu. Sonra, İstemiyorum bana… dedi.

Canlı gibi mi bakmalarını istemiyorsunuz? dedim, hafifçe. Baksınlar. Biz bir şey dilenmiyoruz. Şarkı söylüyoruz.

Telefonun ucunda uzun bir nefes vardı.

Düşüneceğim, dedi.

Çocuk kütüphanesindeki ilk provamızda herkes tedirgindi. Piyano az biraz bozuktu ama Daha iyi, daha özenli dinleriz, dedi Ali Taner Bey. Pencere kenarına oturdum; içeride bir yaşlı kadın kapıdan bakıp girmeye cesaret edemedi. Gözlerimle cesaret verdim, kadın nihayet gelip köşeye ilişti.

Açık saat ilanı fazla yayılmadı, girişte bir not: 55+ korosu, dinlemek isteyen buyursun. Şaşkındım, sanki gelen olmazsa daha da utanç duyacakmışım gibi. Fakat Cumartesi günü, koridor beklediğimden kalabalıktı. Eski tanıdıklar, çocuklar, bir başka kütüphane görevlisi, hatta geçitte gitar çalan genç bile geldi, kapıda gülümsüyordu.

Konser gibi değil, Ali Taner Bey, Sadece elimizde olanları söyleyeceğiz, isteyen katılsın, dedi.

Zehra Hanım duvarda, paltosunu çıkarmadan durmuştu, gitmeye hazır gibi. Yanına gittim.

Paltosu çıkarın, burası sıcak, dedim.

Sadece dinleyeceğim, dedi.

İçeriden dinleyin. Buyurun, notalarınız, diye eline tutuşturdum.

O kağıda korkarak, köprüye bakar gibi baktı. Sonra usulca paltoyu çıkarıp yanıma oturdu.

Söylemeye başladık. Salon, küçük olsa da, bizim oldu. Çünkü bize müsaade edildiği için değil, birbirimizin nefesini getirdiğimiz için. Dinleyiciler, konser mesafesiyle değil, farkında olarak dinliyordu. Bazıları sözleri fısıldadı, bazıları gözlerini kapattı. Bir yerde şarkı biraz dağıldı, piyano tınıyı yakalayamadı, Ali Taner Bey gülümsedi, hiç takılmadan devam etti.

Son parça bitince bravo yerine birkaç kişi teşekkürler dedi. On yaşlarında bir çocuk, Ben de katılabilir miyim? dedi.

Gülseren Hanım gülerek, Daha küçüksün, ama dinlemeye gelirsin, dedi.

Kütüphane müdüresi Ali Taner Beye yaklaştı.

Çarşamba, cuma; altıdan sonra salon sizindir. Ayrıca, Mayısta bir bahar etkinliği var, bahçede, sahnesiz, isterseniz katılın, dedi.

Ali Taner Bey başını salladı, dudakları titredi bir an. Notalarını düzeltirmiş gibi arkasını döndü.

Salon boşalınca sandalyeleri topladık. Ben dosyamı kontrol ettim, sayfalar tam mı diye baktım. Zehra Hanım yaklaştı.

Ben… dedi, duraksadı.

Geldiniz ya, o yeter, dedim.

Geldim işte, dedi, sonra gülümsedi çok yeni bir şey deniyormuş gibi, temkinli, hafifçe. Ve biliyor musunuz, hiç utanmadım.

Kafamla onayladım. Sokağa çıktığımda, Kadıköy yine aynı: insanlar, arabalar, tabela kalabalığı, acele. Ama içimde başka bir şey çalıyordu artık: Sessiz ama güvenli; eğer sesin varsa, yanındakiyle aynı nefesi alıyorsan, bir yer vardır. Her defasında sıfırdan bile olsa, havadan da yapacağımız bir yerimiz olur.

Rate article
Lifequest
Nerede Yankılanıyor