Hatırlıyorum, bundan uzun yıllar önce, ben on yaşındaydım ve ağabeyim on iki yaşındaydı. O, çoğunlukla dışarıda arkadaşlarıyla oynar, evde fazla kalmazdı. Aramızda pek sohbet etmezdik, ben ise anneme ev işlerinde yardım ederdim. Babam İzmitteki büyük bir fabrikada çalışırdı, akşamları genelde geç saatlerde eve dönerdi. Hepimiz akşam yemeğinde salondaki masanın etrafında toplanırdık; ardından babam parlak deri ayakkabılarını giyer, bir süre aynanın karşısında durur ve hiçbir şey söylemeden dışarıya çıkıp giderdi. Annem onun arkasından kapıya bakar, ben ise neden bu kadar sessizce gittiğini ve nereye gittiğini merak ederdim.
Bir gün, merakım ağır basınca babamın akşamki yürüyüşüne gizlice katılmaya karar verdim. Babam doğruca Kocaeli Kültür Merkezine yöneldi ve içeri girdi. Ben de çekinerek peşinden girdim. İçeride, güzelliğiyle dikkat çeken bir kadınla karşılaştım; hemen tanıdım, o İstanbul Devlet Opera ve Balesinden ünlü bir soprano idi. Bana gülümseyip yanına çağırdı ve birlikte hınca hınç dolu salona geçtik.
O anda, babamın sahnede olduğunu gördüğümde şaşkınlıkla kaldım. Meğer babam gizli bir operacıymış! Hiç belli etmediği bu yeteneğiyle sahnede büyük bir tutkuyla şarkı söylüyordu, benim orada olduğumdan habersizdi. Gözlerim yaşlarla doldu, kalbim sevinçten çarptı. Dinleyiciler coşkulu alkışlarla onu uzun süre sahnede tuttular, konser bitince babam çiçek yağmuruna tutuldu. O akşam, babamla birlikte parkta yürüyüş yaptık, ikimiz de mutluyduk.
Eve döndüğümüzde, anneme babamın başka bir kadını olmadığını fısıldadım. O da sessizce, Biliyorum, dedi. O an fark ettim ki, annem babamın bu gizli yeteneğini ve akşam yürüyüşlerinin gerçek sebebini bilirmiş.
O günden sonra babamın olağanüstü yeteneğiyle gurur duymaya başladım. Bizim küçük sırrımızı muhafaza ederken, babamın sanat yoluyla hayatımıza taşıdığı o mutluluğa minnettar oldum.




