Evim, Mutfak Savaşım ve Kayınvalidem: “Burası Benim Alanım, Yulia!”

Günlük 13 Mart

Bugün yine kalbimi sıkıştıran o tanıdık havasızlığı hissettim bu evde, “evim” demeye bile dilim varmıyor artık. Aslında başından biliyordum. Her şeyin sahibi olmadığım, sadece misafir gibi dolaştığım bir eve “yuvam” diyemem ben kendime. Hele de mutfağında bir damla bile söz hakkım olmayan mutfağa

Sabah herkesin gözü önünde başladık hazırlığa. Babam, annem akşam bizde yemekli olacak; onlara özel bir sofra kuracaktım, bir minnet borcu gibi hissettim. Saatlerce uğraştım; marketten en taze ördek göğsünü aldım, annemin tarifine sadık kalarak marine ettim; evdeki bamya gibi zorlama kuralların arasında boğulmamak için, en azından sofrada kendimi göstermek istedim.

Ama Esra Hanım evet, kayınvalidem; adı gibi gözleri de soğuk, mesafeli bir Anadolu hanımefendisidir yine her şeyi kendi eline aldı. Sessizce, kararlı bir şekilde, “Benim evim, benim mutfağım!” dedi bana. Kendi hazırladığım yemeği, zahmetle marine ettiğim ördeği mutfak çöplerine göndermiş, bana, “Seninkinden öyle ağır sirke kokusu geliyordu ki, gözüm yaşardı resmen,” dedi, pişmiş pişmiş. O arada, süzüldüğüm masanın kenarında, öylece kala kaldım. İçimden bir şeyler kopuyor gibiydi.

Gözünü kırpmadan kendi bildiği gibi, limonlu, kekikli, yavaş ateşte konfiye döndürmüş yemeği sofraya koydu. Babama, “Babayla annen bayıldı, üstüne bir de ilave istedi,” dedi gururla. “Seninkisi mi? O yol üstü çorbacısına gider anca. Ben bu mutfağı, bu evi, yıllarca alnımın teriyle bu hale getirdim. Buraya öyle kafana göre şeyler koyamazsın,” dedi. Beni azarladı mı, affalladım. “Sana böyle davranmaya hakkınız yok!” desem de sesim titredi, tıpkı çocukken haksızlık yapıldığında içime kapanırken olduğu gibi.

Kapıdan Emre girdi, yüzünde hafifçe şarap pembesi, keyifli bir eda, “Hayatım, ördek enfesti! Vallahi, kendini aştın, nasıl güzel yapmışsın!” dedi. Bir an afalladım. Gücümü toplayıp, “O senin annenin elinden çıktı, benim yaptığım mutfak çöplerinde,” dedim. O an şaşkın gözlerle bana, sonra annesine baktı. Esra Hanım ellerinde bembeyaz havlusu, göz göze geldiğimde bir damla pişmanlık, bir nebze suçluluk yoktu.

Emre koluma dokundu, çekinerek, “Annem profesyonel sonuç görmek istiyor, ondan işin başına geçmiş, seni üzmek istemedi. Hem herkes çok beğendi!” dedi. Ben de, “Bu mesele yemek değil, ben bu evde hiç kimseyim!” dedim. O an ağlamamak için zor tuttum kendimi. Üç gün mutfak planladım, annemle babama unutulmaz bir sofra sunmak istedim; ama beni hep yetersiz, beceriksiz göstermekten kendini alamıyor. Ben, Emre’nin eşi, bu evin hanımı olamadım. Sadece şeklen buradayım.

“Evet, artık yeter,” dedim içimden. Hemen toparlanmaya başladım. Emre, “Ne yapıyorsun?” diye arkamdan baktı. “Eşyalarımı topluyorum. Annemlere gideceğim,” dedim. “Bu kadarcık şey için mi?” dedi. Ama mesele sadece bir yemek mi? Hayır! Benim emeğimi, hayalimi, samimiyetimi hiçe saymak mesele! Burası benim evim değil; burası Esra Hanım’ın hâlâ egemen olduğu, her hareketimin gözetlendiği bir mekân.

Koridorda karşılaştık. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, Gösteri mi bu? dedi. Hayır, final bu; mutfağın, evin, mutfak önlüğün de senin oldu! deyip geçtim yanından. Emre arkamdan, “Yalvarırım Akşam olmuş, dışarı çıkma,” dedi. “Kalsam, yarın sabah kahveye fazla su koydum diye aşağılanacağım yine. Ya yeni bir ev bakarız, ya da… bilmiyorum!” dedim. O, hep o hesapçı bakışı, “Daha kredi için para biriktiriyoruz, biraz daha sabret,” dedi. Ama bu sabırdan geriye ben kalmıyorum artık.

O gece annemlerde kaldım. Annem bana gözleme yaptı, sıcak tereyağında. Sade, ama çok lezzetli. Baba televizyonun karşısında gülerek, “İyi ki geldin kızım,” dedi. Emre her gün aradı: bir gün sitemkâr, bir gün yalvaran. Beşinci gün “Annem çok hasta,” diyerek geldi. Yüzü solgun, gözleri çukur. Esra Hanım üç gündür yemiyor, içmiyor, hiçbir şeyin tadını almıyor. Bunu duyunca öfkem çatladı. Çünkü onun yaşamı yemek, lezzet ekmek, mis gibi kokularla uyanmak demekti. Ona göre artık dünyanın rengi yoktu.

“Ne yapsın istiyorsun benden?” dedim Emre’ye. “Annen beni mutfağa bile yaklaştırmazdı.” “O senden başkasına güvenemiyor, bunu asla söylemez, ama gözleriyle dondurucuya göz gezdirirken ben gördüm,” dedi.

Ertesi sabah valizimi alıp geri döndüm. Kapıyı açınca evin havasındaki umutsuzluğu yokladım; mis gibi kurabiye veya kavrulmuş biber kokusu yerine, sessizlik ve soluk halı kokusu karşıladı. Mutfakta Esra Hanım elinde çay, başı eğik, gölgesiyle baş başa oturuyordu.

Selamlar, Esra Hanım, dedim. Göz göze geldik. “Hadi, buyur! Kendi ördeğini yap, şu saatten sonra onunla benimki aynı şey,” dedi, ama sesi dipteydi.

Montumu çıkarıp karşısına oturdum. Ben yemek yapmaya geldim. Siz tarif edeceksiniz, ben uygulayacağım. Damak sizin, eller benim, dedim. Bir an gözlerindeki uzak zamanı gördüm; hırçınlığı gitti, yorulmuş, garip bir acıdan çizilmiş. Sonra dedi ki: “Peki bakalım, ama dikkat et kendini kesme,” dedi. Yanında kal, yanlış yaparsam uyar!

Başladık: kuzu eti doğranacak, üç santimlik küpler hâlinde. Soğan doğra, ateşte çevireceğim. “Bileğini şöyle kullan,” dedi. Parmağın bıçağın sırtında olsun. Hep tarif etti, ben yaptım. Sonra şarap, sonra kekik, sonra hardal… Her notayı bana anlattı; ben kokladım, tattım ve söyledim; o ise geçmişteki mutfağını sesiyle yaşattı bana. Gece boyu ilk defa birlikte çalıştık. Emre kapıdan içeri girdiğinde, nihayet, “Anne, mis gibi kokuyor, iyileştin mi?” dedi. Esra Hanım yorgun, huzurlu gülümsedi. “Hayır oğlum, yemek Yelda’nındı. Sadece yardım ettim,” dedi. Emre şaşkın, sanki ilk kez beni fark etti.

Ve sonra, o, hiç beklemediğim bir anda bana döndü, “Neden senin ördeğini atmıştım biliyor musun?” dedi. “Yemeğin gayet güzeldi. Ama korktum. Eğer mükemmel olsaydı, bana ihtiyaç kalmazdı. Ben kimim ki mutfakta değilsem? Oğlum büyüdü, gelini var. Ben neyle varım? Yalnızca karışabildiğim mutfakta, ben hayattayım! Benim yerim eksikse, ben yokum sandım dedi.

O anda hayatımda ilk defa kayınvalidemi kadın olarak, karanlığıyla, kırılganlığıyla gördüm. Bütün sertliğin ardında, aslında vazgeçilmez olma arzusuyla büyümüş, yaşlanmaktan, unutulmaktan, hayatın bir köşesinde görünmeden kalmaktan ürken bir kadın vardı karşımda.

Ona yaklaşıp, Hiçbir zaman ihtiyaçsız olmayacaksınız, Esra Hanım. Bana hâlâ çok şey öğreteceksiniz. Bıçağı bile doğru tutamıyormuşum, yeni anladım. Daha sizin tarhananızı, revaniyi, sarmayı da bilmiyorum. Bir ömür birlikte öğrenelim, dedim.

Hafif gülümsedi, Haklısın, hâlâ fena değilsin. Yarın sütlaç yapmanı isteyeceğim, dedi ve ilk defa elimi tuttu.

Gece yattığımda başucumda yeni bir döngü başladı gibi hissettim. Bu ev belki hiçbir zaman tam olarak “benim” olmayacak. Ama bu mutfak belki de artık biraz daha bana da ait. Ve yolumun, varlığımın kıymetini az da olsa gösterebildim diye başımı yastığa koydum. Şimdi huzurluyum. Ama biliyorum ki, her kadının kendi mutfağında hata yapma hakkı olmalı; ben de yavaş yavaş o cesareti kazanıyorum.

Rate article
Lifequest
Evim, Mutfak Savaşım ve Kayınvalidem: “Burası Benim Alanım, Yulia!”