Ah canım, bunun tadına bakmak mümkün değil! Tuzunu kaçırmışsın, hem et de taş gibi olmuş. Yine ellerin titredi mi ocakta, yoksa uğraşacak vakit bulamadın mı kocan için? diye konuştu kayınvalidem, sesi yumuşak gibi dursa da her kelimesindeki zehir içimi daraltıp, yok olup gitmek istettirdi.
Ayşe Hanım, önündeki tabaktaki mercimek çorbasını kendine doğru çekti. Ben üç saat boyunca pişirmiştim bu çorbayı, kasaptan özel dana eti seçmiş, havucu ve soğanı tam eşim İsmailin sevdiği gibi kavurmuştum. Kayınvalidem çantasından bir paket kağıt mendil çıkarıp, dudağının köşesini sildi; oysa dudakları tertemizdi. Sonra gözlüğünün üstünden bana baktı. Bu bakışta her şey vardı: oğlunun seçimine duyduğu hayal kırıklığı, evin düzenine içten gelen bir tiksinti ve kendi haklılığına sarsılmaz bir güven.
Ben, mutfaktaki ocağın başında, havluyu sıkarken öylece durdum. Kırk iki yaşında, büyük bir lojistik firmasında bölüm müdürüydüm, otuz kişilik ekibi yönetiyordum, zorlu sorunları çözüyor, net kapitalle milyonlarca liralık işler yapıyordum ama bu mor ceketli, iri kadın karşısında yine derse gecikmiş bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordum.
İsmail, sen neden susuyorsun? diye devam etti Ayşe Hanım, oğluna dönerek. Bu çorba boğazından geçiyor mu? Senin miden hassas, ne çok söyledim! Mide sağlığın aynasıdır. Eşin seni burada mahvediyor bu yemeklerle!
İsmail ise tabağına bakıyordu. İyi, gözü pek bir adamdı ama annesinin karşısında hiç direnci yoktu. Çocukken annesi otoritesiyle bastırmış, şimdi ise sağlık kaygısı ve suçluluk duygusuyla manipüle ediyordu.
Anne, normal çorba, diye homurdandı, gözlerini kaldırmadan. Güzel. Esra, teşekkür ederim.
Güzel mi?! ellerini açıp haykırdı kayınvalidem. Sen havuçtan başka bir şey tatmamışsın evladım. Hafta sonu bana gelirsiniz, size gerçek etli nohut yemeği yaparım. Bu ise… burun kıvırdı, hayvanlara bile verilmez. İnan, onlara yazık.
Derin bir nefes aldım, içimden ona kadar saydım. Bu ne ilk ne de onuncu kezdi. Ayşe Hanım evimize beklenmedik bir fırtına olarak giriyordu, yıkıcı ve habersiz. İsmail, Gerekirse diye ona anahtar vermişti, o da bunu hakkıyla kullanıyordu. Kimse yokken gelip denetim yapıyordu; bir gün işten erken dönüp onu yatak odasında yakaladım.
Ne yapıyorsunuz? dedim kapı eşliğinde şaşkınlıkla.
Temizlik olmazsa olmaz, dedi sakin bir şekilde dönmeden. Donlar çoraplarla karışık duruyor, hijyenden eser yok! Yatak takımı da yanlış katlanmış, feng shuya uygun değil. Enerji akmıyor, bu yüzden tartışıyorsunuz.
Biz tartışmıyoruz, siz gelince ortalık karışıyor, diyebildim.
Sonrasında kavga çıktı. Ayşe Hanım kalbini tutup damar açıcı içti, İsmaili arayıp Eşi beni öldürmek istiyor! diye bağırdı. İsmail sonra bana Annem iyilik istiyor, biraz anlayışlı ol diye rica etti.
Ama bu yardım gittikçe boğucu oluyordu. Her şeyi eleştiriyordu: perde (çok koyu), halı (toz yuvası), saç modelim (yaşlı gösteriyor), oğlumuzun terbiye ve eğitimine bile karışıyordu. Ama asıl sorunu ev idaresindeydi. Ben, haftada on saat çalışan biri olarak, Ayşe Hanımın yirmi yıldır evdeki steril düzenine yetişemezdim.
O çorba krizinden sonra akşam sessiz geçti. Ayşe Hanım evden çıkınca, taze kokusu ve ağır havası kaldı ardında. Oturup ellerimi yüzüme kapattım.
İsmail, artık dayanamıyorum, dedim su doldurmaya gelen eşime. Beni mahvediyor bu kadın. Gördün neler yaptığını? Kendi evimde beni aşağılıyor.
Esra, yaşlı işte, dedi İsmail, omzuma dokunarak yanında Öğretmen bir disiplin var üzerinde. Al takma kalbine. Bize, bize kendince sevgi gösteriyor.
Sevgi mi? gözlerim dolu, bakışımı ona çevirdim. Az önce seni zehirlemek istediğimi söyledi. Bu sevgi mi? Anahtarları ondan al.
İsmail irkildi, sanki yumruk yemiş gibi.
Olamaz, nasıl alayım? Alınır, bir daha eve gelmez. Dayan, haftada bir geliyor işte.
Destek beklememek gerektiğini anlamıştım. İsmailin annesiyle bağı kesilmiyordu; yıllar boyunca bir çelik halata dönüşmüştü. Kendi başıma halletmeliydim.
Bir ay sonra, doğum günüm yaklaşırken, işler iyice köprüye geldi. Kutlama istemiyordum, birkaç dost ve annem babamı çağıracaktım. Elbette Ayşe Hanım da davetliler listesinde idi, çağırmamak kavga sebebi olurdu.
Hazırlıklarımı özenle yaptım. Bir gün izin aldım, meşhur bir pastacıya pasta sipariş ettim, yeni tarifle ördek marineledim, kadehleri parlatıp tabakları dizdim. Bu sefer eksiksiz olsun istiyordum. Ev pırıl pırıl, portakal ve çam kokusu yayılmış her yere.
Misafirler altıda gelecekti. Beşte, üstümde sabahlık, masa kurarken, kapının anahtarı döndü. Ayşe Hanım içeri girdi. Yalnız değildi: yanındaki komşusu, Necla Teyze, laf cambazı, meraklı bir kadın.
Biz erkenden geldik! diye duyurdu Ayşe Hanım, ayakkabılarıyla içeri daldı. Neclam görsün istedim, anlatıp duruyorum, inanmıyor şehir merkezinde böyle evler olduğuna.
Elimde salata kasesiyle donakaldım.
Hoşgeldiniz. Ayşe Hanım, ayakkabılarınızı çıkarırsanız iyi olur, yeni silmiştim.
Bırak canım, elini salladı Kuru ya, bir kere daha parlatırsın. Necla, bak şu avizeyi diyordum. Üstünde yıllık toz var, patates ekmek için yeter.
Necla Teyze kapıyı inceleyip, dillerini şaklattı. İçimden öfke birikti. Salatayı komodinin üstüne bırakıp, sertçe sordum:
Ayşe Hanım, geziye davet etmedik kimseyi. Masa hazırlamadım, ben bile giyinmedim. Neden yabancı biriyle geldiniz?
Yabancı mı? hiddetle dedi Ayşe Hanım Necla bana kardeş gibidir! Ayrıca yardıma geldim. Nasıl yetişeceksin biliyorum, hep eksik kalıyorsun.
Küçük mutfağa geçti, Necla Teyze peşinden. Peşlerini bırakmadım. Karşılaştığım manzara beni dondurdu. Ayşe Hanım fırını açtı, ördek pişerken kapıyı çarptı.
Biliyordum! zaferle bağırdı. Yaktın! Necla, yanık kokusu var, duydun mu? Ürünü mahvettin. Neyse, ben önlem aldım.
Beyaz masa örtüsünün üstüne, çantadan çıkardığı koca bir tencerede buharla pişmiş köfte koydu.
Buyurun! Köfteler. Sağlıklı, ev yapımı. O ördeğini kaldır, rezillik olmasın. Salataların da… mayonezli. Ben size gerçek bir salata getirdim.
Plastik kapları çıkarıp, tabakları iterek masa düzenini bozdu.
Ne yapıyorsunuz? dedim, sesim artık çatırdayıp sertleşmişti. Hemen toplayın. Bu benim doğum günüm, benim masam, benim kurallarım.
Ayşe Hanım bir kavanoz turşu ile dondu. Bana döndü, yüzü öfkeyle büküldü.
Bana nasıl konuşuyorsun? Seni kurtarıyorum! Beceriksizsin! İnsanlar aç kalacak. Şükret, ilgileniyorum. İsmail bana dedi, midesi ağır geldi senin yemeklerinden!
Bardak taştı. İsmail’in adı, sanki şikayet etmiş gibi, sabır kalmadı. İçimdeki korku, suçluluk, iyi olma isteği yandı, saf bir kararlılıkla doldu.
Çıkın. dedim sessizce.
Ne? anlamadı Kayınvalide.
Çıkın evimden. İkiniz de. Hemen.
Sarhoş musun sen? Ayşe Hanım şaşkın komşusuna döndü Necla, duydun mu? Bizi kovuyor!
Sarhoş değilim, mutfağa gidip tencereyi ona uzattım. Sadece yoruldum. Sizin kabalığınızdan, eleştirinizden, karıştırdığınız pislikten yoruldum. Burası benim evim. Biz İsmail’le kredi ödüyoruz. Siz burada ev sahibi değilsiniz, olmayacaksınız da.
Şimdi İsmail’i arayacağım! diye bağırdı Kayınvalide Sana gösterecek!
Buyurun, arayın, dedim sakince. Ama kapıdan çıkarken arayın.
İki kadını mutfaktan antreye doğru ittirdim. Ayşe Hanım direnip nankörlük, bu eve lanet ederim diye bağırıyordu, ama kararlıydım. Kapıyı açıp, apartman boşluğuna gösterdim.
Anahtarı da verin, elimi uzattım.
Vermem! cüzdanını göğsüne bastırdı Burası oğlumun evi!
Bugün kilidi değiştiririm. Davetsiz gelirseniz, polisi çağırırım. Şaka yapmıyorum Ayşe Hanım. Yeter.
Kapı suratlarına çarpıldı. Sırtımı kapıya yasladım, yere oturdum. Kalbim boğazımda atıyordu, ellerim titriyordu. Yıllardır hayalini kurduğum şeyi yapmıştım ama sonuç korkusu buz gibi tenime yapıştı.
İsmail yarım saat sonra geldi; beyaz, kaygılı yüzle.
Ne yaptın? Annem aradı, tansiyonu fırlamış! Ambulans çağırmışlar! Neredeyse merdivenden attın, köfteyi fırlattın diyor! Esra, iyi misin sen?!
Salonda, su içerken, makyajımı tazeleyip güzel elbise giymiştim.
Annen abartıyor, dedim sakinlikle. İtmadım. Sadece gitmesini istedim. Köfteleri de eline verdim.
İstedin gitmesini? Doğum gününde? Annemi?! Neden?!
Beni beceriksizlikle suçladı, yabancı biri önünde aşağılayıp, masamı bozdu. Sen şikayet ettin mi gerçekten? Mideden yakındın mı?
İsmail durdu, bakışını kaçırdı.
Yani… Bir kere hazımsızlık dedim ama senin yüzünden demedim! Kendi kafasında büyütmüş. Esra, yaşlı işte! Bunu es geçebilirdin, şimdi tansiyon, ya beyin kanaması olsa? Affedebilir misin?
Ya ben stroke geçirirsem affedebilecek misin? dedim sessizce. On yıldır stres altında yaşıyorum. Annen evime gelip, özsaygımı kemiriyor. Sen izliyorsun. Bugün kendimi ve ailemi seçtim. O olmazsa boşanırdım. Bugün.
İsmail kanepede başını ellerine aldı.
Peki şimdi ne yapacağız? Bizi lanetledi. Bir daha adımını atmayacak.
Harika, başımı salladım. Hep istediğim buydu.
Gitmezsem, ona bakmazsam?
Git, istersen git. Ama döndüğünde suçlamaya kalkarsan ya da yine anahtarı vermeye çalışırsan, ayrılırız. Ciddiyim İsmail. Seni seviyorum ama kendimi de seviyorum.
İsmail gitti. Kısa, sade bir doğum günü kutlaması oldu. Dostlar, ailem geldi, ama olanı kimseye anlatmadım. Herkes çok huzurlu göründüğümü fark etti. Ördek, kayınvalidemin felaket tahminine rağmen, harika olmuştu.
İsmail gece geç geldi, yorgun ve damar açıcı kokuyordu.
Durum nasıl? dedim yatakta.
Tansiyonu düştü, homurdandı. Doktorlar hafif stres, büyütmeyin dedi. Her zamanki numarası…
Kaşımı kaldırdım.
Ne dedin?
İsmail iç çekip yatağa ilişti.
Oradayken üç saat beni huzursuz etti; seninle ilgili değil, benimle ilgili. Gömleğim yanlış, kilo aldım, nefesim bile gürültülüymüş. Gece avizeyi dokuzda silmemi istedi, örümcek varmış. Az daha düşüyordum. Dedim ki… gerçek bir zor insan aslında. Alışıp hiç bakmamışım. Bugün dışarıdan görüp, senin yıllardır neler çektiğini anladım.
Yanıma uzanıp omzuma başını koydu.
Özür dilerim Esra. Korkaklık ettim. Bütün hayatımda anneme laf etmemiştim, kutsaldır diye. O ise kullandı bunu.
Başını okşadım. Buz çözülmeye başlamıştı.
Sonraki altı ay hayatımız en sakin dönemiydi. Kayınvalidem sözünü tuttu, gerçekten gelmedi. Bize küstü. Sadece İsmaile kısa kısa telefon açtı (ilaç al, faturayı yatır) ve kapattı. Esra huzur buldu. Eşyalar yerinde kalıyordu. Kazanı kimse denetlemiyordu, dolaplara kimse parmak sürmüyordu.
Yaz yaklaşırken Ayşe Hanım yazlıktaki merdivende ayağını kırdı. Komşusu aradı, haber verdi. İsmail tabii gitti; ben evde hastane için eşyalarını topladım.
Ayşe Hanım taburcu olunca, bakacak kim olacaktı? Alçıda tamamen yardıma muhtaç.
Bizim eve almam, hemen kestim. Üzerine bile konuşma. Bakıcı tutarım, yemek yapar gönderirim. Ama burada kalamaz.
İsmail tartışmadı, çünkü uyarımı hatırlıyordu.
Gerçekten güvenilir bir bakıcı buldum, adı Gül. Kendim diyet çorbalar, sulu köfte (kaderin ironisi!), börek yapıp İsmaille veya kuryeyle yolladım. Kendim gitmedim.
İki hafta sonra İsmail eve geldi, gözleri kocaman.
Tahmin et ne dedi…
Yemeklere zehir kattım diye mi? gülümseyerek sordum.
Yok, o değil. Senin peynirli böreklerini Esranın böreği Gülünkinden iyi, Gül hep fazla kızartıyor. Esranın peynirleri taze dedi.
Güldüm. Bu bir zafer sayılırdı. Tam teslimiyet değil ama bir kabul.
Alçı çıkınca Ayşe Hanım ilk kez aradı. Telefonumda Ayşe Hanım yazısı ilk kez yarım yıl sonra belirdi.
Bir an duraklayıp açtım.
Alo?
Esra, merhaba, sesi alışılmadık şekilde sakindi. Şey… Bir teşekkür etmek istedim. Bakıcı için. Yemekler için. İsmail diyor, sen kendin yapıyormuşsun.
Rica ederim, Ayşe Hanım. İyileşmeniz lazım.
Evet… uzun durdu Bazen, galiba, abarttım. Yaşlandım, karakter bozuldu. Yalnızlık işte, karışmaya çalışıyorum.
Suskun kaldım. Kimse yetmişinde mucizevi dönüşüm yaşamaz. Ama kayınvalidem ilk kez hatasını kabul ediyordu, bu bir ilerlemedir.
Cumartesi çaya gelin, dedi. Ben bir börek yapacağım. Eleştirmeyeceğim, söz. Neclayı da çağırmayacağım.
İsmailin umutla bakışını gördüm.
Olabilir Ayşe Hanım. Ama şartım var.
Neymiş? tedirgin sordu Ayşe Hanım.
Ev işiyle ilgili tavsiye yok. Anahtar yok. Sadece sizin evde veya nötr yerde buluşuruz. Bizim eve sadece davetle.
Telefon uzun süre sessiz kaldı. Kayınvalidem oyun kurallarını sindirmeye çalışıyordu. Eskiden telefonu suratımıza kapatırdı; ama yalnızlık ve yardıma muhtaç olmak eğitmişti.
Tamam, dedi. Anlaştık. Ama lahana böreğim senden iyi olacak.
Anlaştık, dedim gülerek. Sizin lahana böreğiniz yarışmaz zaten.
Cumartesi gittik. Dikkatli, mayın tarlası gibi konuşuyorduk. Kayınvalidem birkaç kez kıyafetime laf etmek istedi ama göz göze gelince vazgeçti. Börek gerçekten güzeldi.
Dönüşte akşam parkında el ele yürüyorduk.
Biliyor musun, dedi İsmail, elimi sıkarak Seninle gurur duyuyorum. Senin yapamadığımı başardın. Anneni eğittin.
Sınır koydum sadece İsmail. Adı özsaygı. Sanırım o da bana saygı duymaya başladı. Zorbalar güce saygı gösterir.
Belki. Ama savaş bitti diyebilirim.
Burası barış değil canım, dedim gülerek. Silahlı tarafsızlık. Ama bana bu yeterli.
Artık iki haftada bir görüşüyorduk. Ayşe Hanım evimizin düzenine karışmıyor, yalnızca salon misafiri olarak geliyordu ve sadece bayramlarda, pastayla, bir misafir gibi. Anahtar vermedik. Ben hâlâ onun gözünde kötü ev kadınıyımçorap ütülemem, günde iki kere yer silmem ama artık mutluyum, eve severek geliyorum, cellat gibi değil.
Bir gün eski eşyaları ayırırken, doğum gününde kayınvalideye iade ettiğim o köfteli kutuyu buldum. Yine eve gelmiş, İsmail belki annesinden getirmişti. Kutuyu tutup, hiç düşünmeden çöp kutusuna attım. Geçmiş geçmişte kalmalı. Önümde, mercimek çorbasını kendi evimde nasıl istersem öyle yapacağım bir hayat vardı.



